Sarı Nehir'in yukarı kollarında, gün ağarmadan önce sis suyun üstünde asılı kalır. Akıntı burada serttir; yüzyıllar boyunca kayayı oymuş, sabırsız ve yorulmak bilmez. Rivayet odur ki her ilkbaharda sazanlar bu akıntıya karşı yüzer, pullarını gümüş bir orduya çevirerek yukarı, hep yukarı doğru. Çoğu geri düşer. Ama nehrin en yükseğinde, suyun bir duvar gibi diklendiği yerde bir eşik vardır: Ejderha Kapısı.
Ulysse Nardin'in Blast Tourbillon Dragon'una ilk bakışta insanın aklına bu eski eşik gelir. Çünkü bu saat bir sazanın hikayesini değil, o sazanın kanatlanma anını anlatır: kadranın üstünde, altın ve ateşten bir ejderha, camın ardında donmuş bir efsane gibi kıvrılır.
Ejderha Kapısı
Doğu'nun en eski hikayelerinden biri şöyle anlatır: Ejderha Kapısı'nı aşmayı başaran o tek sazan, artık bir balık değildir. Suyun ağırlığını arkasında bırakır, gökyüzüne yükselir ve bir ejderhaya dönüşür. Bu yüzden Uzakdoğu resminde ejderha ne bir canavardır ne de hazine bekçisi. O; yağmurun ve nehrin, mevsimlerin dönüşünün, direnip de biçim değiştirmenin simgesidir. Olmak isteyen bir şeyin, olması gerekene doğru verdiği o uzun mücadelenin resmidir.
Ve ejderha, kanatlandığı andan itibaren bir şeyin peşindedir: alevden bir inci. Resimlerde onu hep pençesinin ucunda, ağzının hizasında, asla tam kavranamamış bir küre olarak görürsünüz. İncinin ne olduğu üstüne yüzyıllardır konuşulur; kimi bilgeliğin, kimi ayın, kimi gök gürültüsünün karşılığı der. Ama ortak olan şudur: ejderha onu kovalar, çünkü kovalamanın kendisi bir anlam taşır.
Blast Tourbillon Dragon'un kadranında bu kovalayış hareketsiz kılınmıştır. Pembe altından ejderha, gövdesini bir X'in çevresine dolar ve bir pençesini aşağıya, saat 6 yönüne uzatır. Orada, dönen bir kafesin tam ortasında, gerçek bir inci durur. Ejderha ona uzanır; inci döner, döner, hep bir parmak ucu ötede kalır. İnsan sormadan edemiyor: yakalanamayanın peşinden gitmek boşuna mıdır, yoksa yolculuğun kendisi mi maksuttur?
Kalpteki İnci: Uçan Tourbillon
O dönen kafesin adı tourbillon. İki yüzyıldan uzun bir süre önce, 1801'de Abraham-Louis Breguet bir soruna çözüm ararken doğdu. Cep saatleri günün büyük bölümünü dik konumda, cepte geçirir; yerçekimi ise saatin en hassas organı olan gönye ve denge sistemini hep aynı yönden çeker. Bu sürekli çekiş, saatin bir konumda ileri, başka konumda geri gitmesine yol açar.
Breguet'nin çözümü zarifti: madem yerçekimini yenemiyoruz, hatayı ortalamaya alalım. Kaçış sistemini küçük bir kafese koyup bu kafesi dakikada bir tam tur döndürelim. Böylece yerçekimi bir an bir yönden, bir an öbür yönden çeker ve hatalar birbirini götürür. Tıpkı ateşin üstünde döndürülen bir şişin, etin hiçbir yanını yakmadan her yanını eşit pişirmesi gibi.
Buradaki tourbillon 'uçan' cinsten. Sıradan bir tourbillon kafesi altından ve üstünden iki köprüyle tutulur. Uçan tourbillonda üstteki köprü yoktur; kafes yalnızca alttan, görünmez biçimde taşınır ve boşlukta asılıymış gibi durur. İşte bu yüzden incinin döndüğü o kafes, sanki hiçbir şeye tutunmadan havada süzülür.
Bu kalbin çarpması da alışılmışın dışında. Ulysse Nardin, kaçış sisteminin en kritik parçalarını, yani kaçış çarkını ve çapayı silisyumdan üretir. Silisyum, kumun ana maddesidir; ama burada mikron mikron işlenmiş, tüy kadar hafif ve neredeyse sürtünmesiz bir parçaya dönüşmüştür. Üstünlükleri saymakla bitmez: manyetik alanlardan etkilenmez, sıcakla neredeyse hiç genleşmez ve en önemlisi yağ istemez. Geleneksel bir mekanizmada çelik parçalar, zamanla kuruyan minik yağ damlalarına muhtaçtır; silisyumdan bir kalp ise ömrü boyunca yağlanmadan atar.
Bu kalp yavaş ve sakin bir ritimle, saatte 18.000 vuruşla (2,5 Hz) çalışır. Gücünü ise tek değil çift zemberekten alır. İki namlu, iki yay: biri boşalırken öbürü desteğe hazırdır, böylece mekanizmaya akan güç 72 saat boyunca dengeli kalır. İki kaynaktan beslenen bir derenin, tek kaynaktan beslenene göre daha uzun ve daha düzenli akması gibi.
X: Uzayda Bir Mimari
Blast koleksiyonunun imzası, kadranın ortasından geçen o pembe altın X'tir. Ama bu yalnızca bir süs değil; mekanizmanın taşıyıcı iskeletidir. Ulysse Nardin, UN-172'yi baştan sona iskeletledi: taşıyıcı olmayan her metal parçayı, her dolu köprüyü, her gereksiz plakayı çıkardı. Geriye yalnızca gücü ileten çarklar, onları tutan ince kollar ve o X kaldı. Bir katedralin yalnızca taşıyıcı kaburgalarına indirgenmesi gibi; boşluk, artık yapının kendisinin bir parçasıdır.
Bu iskeletleme sadece hafiflik ve şeffaflık için değil. Mekanizma böyle boşluklu olduğu için ejderha üç boyutta yaşayabiliyor: çarkların üstünde yükseliyor, X'in kollarının arasından geçiyor, akrep ile yelkovanın altına dalıp yeniden çıkıyor. 137 parçalık bir mekanizmanın üstünde, kendine ait bir gökyüzü buluyor.
(Sanatçının Atölyesinde)
Şimdi bir parantez açalım ve camın ardındaki o ejderhanın nasıl var olduğuna bakalım. Çünkü onu bir kalıptan dökmediler.
Önce iki yıl süren bir tasarım geldi. Ejderhanın öyle bir biçimi olmalıydı ki hem canlı görünsün, hem de dönen çarklara, titreyen tourbillona, gidip gelen akreple yelkovana bir kez bile değmesin. Milimetrenin altındaki boşluklarda dolaşan üç boyutlu bir heykel; hem sanat eseri hem saat parçası.
Tasarım bittiğinde sıra ustanın ellerine geldi. Elinde bir parça 18 ayar pembe altın ve gravür kalemleri vardı. Üç gün boyunca, mercekler altına eğilerek her pulu tek tek oydu: sırttaki testere dişlerini, bıyıkları, pençelerdeki tırnakları, gözlerin çukurunu. Bu, mermerden bir figürü özgür bırakan heykeltıraşın yaptığının aynısıdır; yalnızca ölçek bir buğday tanesi kadar küçülmüş, hata payı ise neredeyse sıfırdır.
Gravür bittiğinde ejderha henüz yaşamıyordu. Ona ateşi veren, dördüncü gün oldu. Usta bu kez fırçayı aldı ve pembe altının üstüne, katman katman, kırmızının, turuncunun ve sarının tonlarını sürdü. Renkler öyle geçişli konmalıydı ki ejderha dışarıdan boyanmış gibi değil, içeriden tutuşmuş gibi görünsün: kuyruğun ucunda soğuk bir kızıl, sırtın ortasında akkor bir turuncu, boynun kıvrımında neredeyse beyaza yakın bir sarı.
Bir buğday tanesinin üstüne gün batımı çizmek gibidir bu. Ve tüm bu incelik tek bir gerçeğin gölgesinde yapılır: fırçanın tek bir kaçamağı, üç günlük gravürü bir anda çöpe götürebilir. Dört günün sonunda ortaya bir tek ejderha çıkar; ve her Blast Dragon'un ejderhası, bu dört günü en baştan, bir kez daha yaşar.
Son aşama, belki de en çok nefes tutturanı. Bitmiş ejderha, çalışan mekanizmanın üstündeki yerine oturtulur; ama öyle bir dikkatle ki ne bir çark durur, ne de tourbillonun dönüşü aksar. Eldivenli eller, cımbızın ucu ve o gerçek inci, tam kafesin ortasına konur. Bir cerrahın, atan bir kalbin üstünde çalışırken gösterdiği sükunet neyse, burada da odur.
Titanyum, Pembe Altın ve Seramik
Tüm bu evren, 45 milimetrelik bir gövdenin içinde durur. Ulysse Nardin, hafiflik için gövde ortasını titanyumdan; ihtişam için çerçeveyi, tırnakları ve kurma kolunu 18 ayar pembe altından yaptı, ikisinin arasına da siyah seramikten bir halka koydu. Kurma kolunun üstünde markanın çıpası kabartılıdır; denizcilik kronometreleriyle ün salmış bir evin imzası. Saat 50 metreye kadar suya dayanıklıdır ve siyah timsah derisi bir kayışla bileğe iner.
Böyle bir saatin neden bir servet değerinde olduğu sorusunun cevabı da burada gizlidir: onu bileğinize taktığınızda, aslında iki yıllık bir tasarımı, dört günlük bir el emeğini, silisyumdan bir kalbi ve iki yüzyıllık bir mühendislik geleneğini takarsınız.
Uzanmak
Ve dönüp yeniden o inciye bakıyoruz. Bir istiridye düşünün: içine bir kum tanesi kaçmış, onu incitmiştir. İstiridye bu kum tanesinin etrafını yıllarca sedefle, katman katman sarar; acıya güzellikle cevap verir ve sonunda bir küre doğar. O inci şimdi bir tourbillonun kalbinde dönüyor, ve altından bir ejderha ona uzanıyor, uzanıyor.
İnsan bu kadranın karşısında birkaç soruyu sormadan edemiyor. İstiridyeye, yarasını inciye çevirmeyi kim öğretti? Kumun ana maddesine, yorulmadan çarpan bir kalp olmayı kim buyurdu? Ve günlerimizi, biz istemeden, saat 6 yönünde sessizce ölçüp duran o ölçüyü ilk kim kurdu?
Belki de ejderhanın bilgeliği, inciyi kavramakta değil, ona doğru uzanmayı hiç bırakmamaktadır. Blast Tourbillon Dragon bileğinizde, bu uzanışı her saniye yineler: yakalanamayanın peşinde, ama her an ona biraz daha yakın.