Sokak Boyasının Mekanik Mabede Sızması: Pop-Art’ın Miti ve Franck Muller “Pjipje”

Cenevre gölünün kıyısındaki mutlak sessizlikten Amsterdam’ın akrilik kokusuna.

Hasan Bekmezci · · 8 min read
Franck Muller Vanguard Lady Loes van Delft

Franck Muller Vanguard Lady Loes van Delft

translate Also available in English → · Français →
format_quote

"Cenevre’nin Genthod kasabasında, göl kıyısındaki o sessiz şatoda saat ustaları mikroskop altında cımbızla çark montajı yaparken; Amsterdam’daki bir stüdyoda sprey boya kutularının çalkalanma sesi yankılanıyordu. Franck Muller Vanguard x Loes van Delft, iki ayrı evrenin çarpışması değil; zamanın aşırı ciddiyetine fırlatılmış neon pembe bir taş parçasıdır."

Hasan Bekmezci

Cenevre’nin Mermer Mabedi ve Amsterdam’ın Akrilik Kokusu

Bir an için zamanı geriye saralım ve aynı dakikalarda iki farklı mekâna göz atalım.

İsviçre’de Watchland olarak bilinen o efsanevi saat mabedi, Cenevre gölünün kuzey kıyısındaki Genthod’da, on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir malikânenin içindedir. Kalibre atölyesi, kasa atölyesi, kadran atölyesi ve kayış atölyesi aynı parkın içindeki farklı binalarda durur. Beyaz önlüklü ustalar mutlak bir sessizlik içinde çalışır; bir toz tanesinin bile mekanizmayı mahvedebileceği steril, neredeyse kutsal bir atmosfer...

Aynı anlarda Amsterdam’ın nemli, boya kokulu bir endüstriyel atölyesinde genç bir kadın; elindeki sprey kutusunu tuvale hırsla sıkıyor. Üzeri boya lekeleriyle dolu tulumunun içinde, gözleri tutkuyla parlayan bu isim Loes van Delft.

Bu iki mekânı ayıran şey ciddiyet ile şakacılık değil; hatanın maliyeti. Genthod’da bir ustanın eli yüzde bir milimetre kayarsa parça çöpe gider. Amsterdam’da bir sprey fazladan sıkılırsa tuval yeni bir yön kazanır. Biri hatayı yok etmek, öteki hatayı kullanmak için kurulmuş bir düzendir. Franck Muller gibi geleneksel saatçiliğin zirvesindeki bir markanın yolunun bu çılgın ressamla kesişmesi bir tesadüf değil, zamana karşı planlanmış ritmik bir isyandır.

Franck Muller Vanguard Color Dreams Loes van Delft
Vanguard Color Dreams Loes van Delft. Kırk üç milimetrelik siyah PVD kaplı titanyum tonneau kasa; kadranın merkezinde karakter, altıda ise model adının durması gereken yerde sanatçının imzası. Photo: Franck Muller

Tasarımcının Beynine Yolculuk: “Pjipje” Neden Var?

Loes van Delft’in zihnine girdiğinizde, yetişkinlerin o soğuk, rasyonel ve kasvetli dünyasına sürekli başkaldıran bir çocukla karşılaşırsınız. Sanatçı, henüz gencecik bir kızken defter kenarlarına rastgele karalamalar yapmaya başladı. İnsanların yüzündeki o yapay maskelerden, toplumun üzerine yıktığı “olgun olma” zorunluluğundan kaçmak istiyordu.

İşte bu varoluşsal sancıdan “Pjipje” doğdu. Adı böyle yazılır; İngilizce konuşan koleksiyonerler yıllardır bunu kolaylarına gelen bir söyleyişle “Peejay” diye yazar. Sanatçının kendi anlatımına göre Pjipje kimseden öğrenilmiş bir karakter değil, kendi kendine büyümüş bir figür. Yıllar içinde defter kenarından tuvale, tuvalden dev heykellere, oradan da bir İsviçre kadranına taşındı.

Pjipje; şaşkın dev gözü, muzipçe fırlayan yuvarlak kulakları ve elinde tuttuğu sprey kutusuyla yarı fare, yarı hayali bir yaratık. Hollanda basınında ondan “fare gibi figür” diye söz edilir ve bu benzerlik bilinçli bir alıntıdır: yuvarlak kulaklar, beyaz eldivenler, iri tek göz. Yani Pjipje, çizgi film tarihinin en çok çoğaltılmış silüetine yapılmış kasıtlı bir gönderme.

Ama daha da önemlisi, Pjipje sanatçının içsel savunma mekanizması. Dünyanın karmaşasına, savaşlarına ve yetişkinlerin o sıkıcı kurallarına karşı onu bir zırh olarak kullanıyor. Karakterin gözünün üstündeki kalın siyah bant da bu yüzden orada: bakan kişi görür ama görülen kişi kendini gizler.

Kısa künyesi de ciddidir: 1 Nisan 1991’de Hollanda’nın Drunen kasabasında doğdu, SintLucas’ta okudu, 2012’de Amsterdam International Art Fair’de “Best Global Artist” ödülünü aldı ve 2021’in başında Nanjing’deki Deji Art Museum o güne kadarki bütün orijinal işlerini topluca satın aldı. Yani Franck Muller kapısını çaldığında karşısında bir sosyal medya fenomeni değil, müzeye girmiş bir imza vardı.

Loes van Delft
Kadranın kaynağı olan kompozisyon. Kırmızı yuvarlağın içindeki FM harfleri, roket, sprey kutusu ve karakterin gövdesine gömülmüş renkli rakamlar aynı yüzeyde duruyor. Photo: Loes van Delft

Flâneur Bakış Açısı ve Varoluşsal Kırılma

Ancak kent sokaklarında adımlayan bir Flâneur bakış açısı bu tabloyu şöyle yorumlar:

İnsanlar bileklerine her baktıklarında neden sadece ömürlerinin eksildiğini, yaşlandıklarını ve zamana yenildiklerini söyleyen o soğuk rakamlarla karşılaşmak zorunda olsun ki?

Zaman, Cenevre saatçilerinin iddia ettiği gibi sadece geriye doğru sayan mekanik ve rasyonel bir çizgi değildir. Neden o safir camın arkasında, insanı yetişkinliğin yapay protokollerinden ve hayatın gri rutininden söküp alan; kuralları tiye alan çılgın bir dost durmasın?

Bunun saatçilikte teknik bir karşılığı da var: klasik yüksek saatçilikte kadranın merkezine bir tourbillon kafesi ya da bir ay safhası penceresi konur, çünkü merkez mekanizmanın en pahalı parçasına ayrılmış bir sahnedir. Burada o sahnede bir komplikasyon değil bir karakter duruyor; saatin en değerli gayrimenkulü, ölçmeyen bir şeye verilmiş.

İşte Franck Muller Vanguard x Loes van Delft “Pjipje”, tam da bu varoluşsal kırılma noktasında duruyor. Bu saat, yalnızca İsviçre yüksek saatçiliği ile Hollanda renk paletinin birleşimi değil; Pop-Art akımının yarım asırlık tarihsel serüvenini bileğe takılabilir bir tablosuna dönüştüren radikal bir manifestodur.

Sokaktan Müzeye, Müzeden Bileğe: Pop-Art’ın Tarihsel Köprüsü

Pop-Art’ın doğuşundaki o büyük patlamayı hatırlayalım. Gerçek başlangıç, sanılanın aksine 1960’ların New York’u değil, savaş sonrası Londra’sıdır: 1947’de Eduardo Paolozzi, Amerikan dergilerinden kestiği reklam parçalarıyla bir kolaj yaptı ve kolajdaki tabancanın namlusundan çıkan duman bulutunun içine tek bir kelime düştü: POP. 1956’da Richard Hamilton, Whitechapel Gallery’deki sergi için yaptığı küçük kolajda bir oturma odasını baştan sona tüketim nesnelerinden kurdu; bu iş bugün ilk Pop-Art eseri sayılır.

Sonra iş Atlantik’i geçti. 1962 Temmuz’unda Andy Warhol, Los Angeles’taki Ferus Gallery’de duvara otuz iki tuval dizdi; otuz iki, Campbell’s markasının o tarihte sattığı çorba çeşidi sayısıydı. Roy Lichtenstein ucuz gazete baskısının mekanik nokta dokusunu tuvale taşıdı, Keith Haring ise 1980 ile 1985 arasında New York metrosunda süresi bitmiş reklam panolarına beyaz tebeşirle yüzlerce çizim yaptı ve bu yüzden defalarca gözaltına alındı. Ana gayeleri, sanatı burjuvazinin elit galerilerinden söküp sokaktaki insanın gündelik nesnelerine enjekte etmekti.

Bugünün yeni nesli bu mirası devralıp döngüyü tamamladı. KAWS, yani Brian Donnelly, 1990’larda otobüs duraklarındaki reklam panolarının üzerine boyayarak başladı ve 1999’da yarattığı Companion figürü doğrudan bir çizgi film faresinin yeniden çizilmiş hâlidir. Takashi Murakami 2000’de Superflat kavramını ortaya attı; 1993’te çizdiği Mr. DOB da yine yuvarlak kulaklı bir fare türevidir. Loes van Delft ise Pjipje ile bu halkanın en taze temsilcilerinden biri.

Eski kuşak gündelik nesneleri ve sokak kültürünü alıp müzelere taşıdı; yeni kuşak, müzede olgunlaşan o dili alıp saatler ve giyilebilir objeler aracılığıyla yeniden bileğin merkezine yerleştirdi. Warhol bir çorba kutusunu “sanat eseri” ilan etmişti; Loes van Delft lüks bir İsviçre saatini “canlı bir Pop-Art tuvaline” dönüştürdü. Daire tamamlandı.

Bir ayrıntı daha: Lichtenstein’ın kariyerini değiştiren iş 1961’de bir çizgi film faresini konuşturduğu tuvaldi, Warhol 1981’de aynı fareyi Amerikan mitleri dizisine koydu, Murakami ve KAWS de aynı kulak geometrisini yeniden çizdi. Pop-Art çoğaltmanın sanatıdır; o yüzden en doğal deney nesnesi, tarihte en çok çoğaltılmış çizimdir. Her kuşak aynı fareyi yeniden çiziyor.

Kadrandaki Büyü: Doksan Santimden Otuz Milimetreye

Franck Muller’in o hırçın, kavisli fıçı formundaki Vanguard tonneau kasası, Loes van Delft’in elinde kırk üç milimetrelik dinamik bir sahneye dönüşüyor. Ancak bu sahnenin kurulması işbirliğinin en zor teknik problemiydi ve problem estetik değil geometrikti.

Koleksiyonere verilen orijinal baskı doksana doksan santim ölçüsündedir; kadranın resme ayrılan yüzeyi ise kabaca üç santime dört santim. Yani görüntü her iki yönde otuz kat, alan olarak yaklaşık dokuz yüz kat küçülüyor. Bir duvar resmini bir posta pulunun üzerine kopyalayacaksınız, ama pulun üzerinde de her fırça darbesi ayrı seçilebilsin.

Asıl darboğaz renk. Doksan santimlik tuvalde yan yana duran iki ton göz tarafından iki ayrı renk olarak okunur; üç santime indiğinde göz onları ayırmaz ve optik olarak karışıp üçüncü, çamurlu bir renk üretir. Bu yüzden kadrandaki yirmi altı rengin her biri, küçük ölçekte de ayrışacak şekilde yeniden seçilmek zorundaydı; ustaların ifadesiyle işbirliğinde en çok vakit alan yer tam olarak burasıydı.

Bu modelde antika bir emaye (Grand Feu) aranmamalıdır ve bu bir eksiklik değil, doğru araç seçimidir; yirmi altı tonu üst üste tutturmak bir fırın problemi değil, bir baskı problemidir. Kadran, çok katmanlı yüksek hassasiyetli tampon baskı ve serigrafi teknikleriyle basılmış, ardından elle uygulanan parlak lakla korumaya alınmıştır. Tampon baskıda her renk için ayrı bir oyma plaka, ayrı bir silikon yastık ve ayrı bir geçiş gerekir: yirmi altı renk demek, yirmi altı ayrı plaka demektir ve geçişlerden biri yüzde birkaç milimetre kayarsa kontur ile renk üst üste oturmaz. Silikon yastık bastırıldığında şeklini değiştirdiği için kavisli yüzeye de mürekkep bırakabiliyor; ama esneyen yastık görüntüyü de esnettiğinden, basılacak dosya önceden ters yönde çarpıtılıyor, tıpkı dünya haritasının küreye oturması için düzlemde gerilmesi gibi.

Son bir incelik: kadrandaki renkli rakamlar Franck Muller’in kendi klasik imzası olan Color Dreams rakamlarıdır ve burada kadranın üzerine oturtulmuş bir mobilya gibi durmuyorlar; resmin içine gömülmüşler. On karakterin kulağının içinde, sekiz gövdesinde, dört ise kırmızı FM yuvarlağının yanında. Dakika ölçeği de merkezi boşaltmak için iç halkaya sürülmüş. İçeride ise MVT FM 2536-SC kalibresi çalışıyor: otomatik, yüz doksan bir parça, yirmi beş taş, saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz salınım ve kırk iki saat rezerv. Sadece saat, dakika ve merkezden saniye; çünkü her komplikasyon kadranda yer ister ve istediği yer tam olarak gözün ilk gittiği yerdir.

Franck Muller Vanguard Color Dreams Loes van Delft
Parçalarına ayrılmış hâli. Soldaki çift eksenli kavisli safir cam, ortadaki akrepler ve altta sanatçının imza figürü. Kavisli camın arkasına düz bir resim basmak, kadran tasarımının en zor kısmıydı. Photo: Franck Muller

Üç Perde: 50, 75 ve 5

Bu işbirliği tek bir saatle bitmedi. İlk perde 2023 sonunda Amsterdam’da açıldı: Vanguard Color Dreams Loes van Delft, elli adet. Her biri, sanatçının imzaladığı doksana doksan santimlik bir baskıyla birlikte veriliyor ve baskının numarası saatin numarasıyla eşleşiyor. Yani yirmi yedi numaralı saatin sahibi, yirmi yedi numaralı resmin de sahibi.

İkinci perde 30 Ekim 2024’te açıldı ve tonu değişti: Vanguard Loes van Delft Skull, yetmiş beş adet. Bu kez kadranda alevlerin içinden bakan bir kafatası var; kırmızı gözlerinin üzerinde aynı kalın siyah bant duruyor. Sanatçı kafatasını ölüm değil, değişim ve yenilenme imgesi olarak kullanıyor. Lansman masasında saatin yanında duran krom mavisi kafatası heykelinin tepesinde o iki yuvarlak kulak vardı: yani kafatası soyut bir sembol değil, karakterin kendi iskeleti.

Franck Muller Vanguard Loes van Delft Skull
Vanguard Loes van Delft Skull, yetmiş beş adetlik seri. Gece mavisi zemin, turuncudan sarıya geçen alevler ve gözlerin üzerindeki aynı siyah bant. Photo: Franck Muller

Üçüncü perde bu yılın Nisan ayında Cenevre’de, Franck Muller’in kendi düzenlediği WPHH salonunda açıldı ve asıl haber renkte değil, sayıda. Bu saatin kapak arkasında sanatçının kazınmış imzasının altında iki satır duruyor: LIMITED EDITION N° 4/5 ve referans olarak V 32 QZ D 1R AC RS. Yani elli değil, yetmiş beş değil; yalnızca beş adet, ve elimizdeki parça o beşin dördüncüsü. İlk modelden on kat, Skull’dan on beş kat daha az.

Referans da bir künye gibi okunuyor: V 32, Vanguard hattının otuz iki milimetrelik kadın kasası; QZ kuvars, AC çelik, RS pembe. Kasa elde parlatılmış çelikten, otuz iki milimetreye kırk iki virgül üç ve dokuz virgül dokuz milimetre kalınlığında; safir cam, otuz metre. İçeride MVT FM 1518-QZ kuvars kalibresi var: kırk parça, beş taş, pili yaklaşık beş yıl.

Kadranda da anlamlı bir değişiklik var. Kırk üç milimetrede Color Dreams rakamları resmin içine gömülmüştü; otuz iki milimetrede o yer yok. Bir insan yüzünü otuz iki milimetreye sığdırdığınızda geriye rakam gömecek yer kalmıyor. Bu yüzden saat işaretleri resmin dışına, iç halkaya çıkarılmış ve düz çubuklara indirgenmiş. Resim küçüldükçe saat kendini geri çekmiş.

Franck Muller Vanguard Lady Loes van Delft
Vanguard Lady Loes van Delft, referans V 32 QZ D 1R AC RS. Otuz iki milimetrelik elde parlatılmış çelik kasa; kadranın merkezinde karakter, altta sanatçının imzası, iç halkada mor. Photo: Franck Muller
Franck Muller Vanguard Lady Loes van Delft
Kapak arkası. Sanatçının kazınmış imzasının altında seri numarası ve referans: beş adetlik serinin dördüncü parçası. Photo: Franck Muller

Seri adetlerine üst üste bakın: elli, yetmiş beş ve beş. Sayı önce büyümüş, sonra bir anda ondan da aşağı inmiş. Sonsuz çoğaltılabilirliğin simgesi olan bir silüet, önce elli, sonra yetmiş beş, en sonunda yalnızca beş nesnenin üzerine konmuş. Warhol çorba kutusunu çoğaltarak sanata sokmuştu; bu üç perde boyunca aynı imge tersine doğru yürüdü ve sonunda neredeyse teke indi.

Loes van Delft ve Franck Muller, bu kısıtlı edisyonlarla zamanın katı krallığına pembe bir kahkaha atıyor. Bileğinizdeki o muzip karakter, akrep ve yelkovanın amansız koşusuna bakıp gülümserken size tek bir şeyi hatırlatıyor: Zaman akıp gidiyor olabilir, ama ruhunu sokaktaki bir çocuk gibi özgür tuttuğun sürece o soğuk rakamlar sana asla hükmedemez.

format_quote

"Bir kadranın merkezi, saatçilikte en pahalı gayrimenkuldur. Orayı ölçmeyen bir şeye vermek, cesaretin kendisidir."

Hasan Bekmezci
Category Başyapıtlar
Author Hasan Bekmezci
Published Ağustos 14, 2026
Read Time 8 min read
edit_note

Write to the Editor

Your email will not be published.

mail

The Journal Digest

Join our inner circle for weekly dispatches on the world's most significant watches.