Christopher Ward, kendi ustasını anlatırken onunla biraz dalga geçer. Johannes Jahnke dikkat çekmeye çalışan biri değildir, der marka; gösterişli bir araba kullanmaz ve hobileri arasında eski çamaşır makinelerini tamir etmek vardır. Dresden’de, yani Saksonya’nın saatçilik yüreğinde doğmuş bu adam, markanın en iddialı saatlerini çalıştıran JJ kalibrelerinin arkasındaki akıldır. Bir cumartesi sabahı sökülmüş bir çamaşır makinesinin başında dururken kafasında dönen şey, büyük ihtimalle bir kadranın altında tam zamanında dönmeyen küçük bir disktir.
Çünkü Jahnke’yi yıllarca rahatsız eden mesele tam olarak buydu. Atlamalı saat, yani jump hour, saati bir ibreyle değil bir pencerede dönen diskle gösterir. Fikir basittir, uygulaması değildir.
Çoğu atlamalı saatte disk, dakika ibresi tam on ikiye vardığı anda dönmez; biraz erken ya da biraz geç, sarsılarak yer değiştirir. Üstelik bu dönüş için gereken ani enerji boşalması mekanizmanın hızını da bozar, yani saat her tam saatte bir kendi doğruluğundan biraz kaybeder. Jahnke’nin çözümü, enerjiyi son dakikalarda biriktirip bir anda boşaltmak yerine, bütün saat boyunca eşit olarak toplamak ve tek ve temiz bir hamlede bırakmaktı. Disk, dakika ibresi çizgiyi geçerken döner.
Markanın kurucu ortağı Peter Ellis bu çözüm tarzını şöyle özetliyor: Johannes’in asıl zekâsı, zor problemlere çok da karmaşık olmayan, isabetli çözümler bulmasıdır.
format_quote"Zor problemlere çok da karmaşık olmayan çözümler bulmak, karmaşık çözümler bulmaktan daha zordur."
Hasan Bekmezci
Markanın bu saate verdiği isim de tesadüf değildir. John Harrison on sekizinci yüzyılda, bir geminin denizde boylamını bulabilmesi için aylarca süren yolculuk boyunca saniyelerini koruyan bir saat yapmaya çalışan İngiliz bir marangozdu ve bunu başardı. İngiliz saatçiliğinin bu ülkeye bıraktığı en büyük miras, süslü bir kasa değil, tam zamanında olma takıntısıdır.
Bu modül 2011’de, C9 Harrison Jumping Hour adlı saatin içinde ilk evini buldu. Christopher Ward o yıllarda hâlâ kendini kanıtlamaya çalışan İngiliz bir markaydı ve yüksek saatçiliği herkesin erişebileceği bir yere taşıma iddiası biraz fazla iddialı duruyordu. JJ01 o iddiayı ciddiye aldırdı.
Aradan geçen on beş yılda modül önce Jahnke’nin, sonra markanın bugünkü teknik direktörü Frank Stelzer’in elinde yeniden ve yeniden rafine edildi. Stelzer aynı zamanda, markanın ödüllü çalar saati C1 Bel Canto’yu çalıştıran FS01 kalibresinin arkasındaki isimdir. Yeni C1 Jump Hour XV, o ilk saatin on beşinci yıl yorumudur ve üç yüz adetle sınırlıdır.
Yeni saatte göze ilk çarpan şey kadranın yüzeyidir. Rodyum gümüşü renginde, örümcek ağı denen bir giyoşe deseni merkezden dışarı doğru açılır. Desen artık daha derin ve daha ince işlenmiştir; kadranın ortasındaki eski isim plakası kaldırılmış, yüzey tek bir sürekli doku hâline getirilmiştir.
Bu desenin nasıl yapıldığı, markanın hikâyesinin özüdür. Geleneksel giyoşe, rose engine denen asırlık bir tezgâhta, ustanın eliyle bastırdığı bir kalemle metalin yüzeyine kazınır; bir ustanın yıllarını ister ve bir saatin fiyatını katlar. Christopher Ward bu işi femtosaniye lazerle yapar. Femtosaniye, saniyenin katrilyonda biridir; bu kadar kısa bir darbe metali ısıtmaya fırsat bulamadan buharlaştırır, yani kenarlar erimez ve desen keskin kalır. Aynı hassasiyetteki lazerler tıbbi cihaz üretiminde kullanılır.
Sonuç tartışmalı değildir: yüzeyi döndürdüğünüzde ağın her halkası ayrı bir açıdan parlar ve kadran tek renkte durmaz. Tartışmalı olan, bunun gerçek giyoşe sayılıp sayılmayacağıdır. Ama bir desenin değeri, onu üreten makinenin yaşıyla değil, o makineye ne kadar doğru söylendiğiyle ölçülür.
format_quote"Bir desenin değeri, onu üreten makinenin yaşıyla değil, o makineye ne kadar doğru söylendiğiyle ölçülür."
Hasan Bekmezci
format_quote"Tam zamanında olmak, erken olmaktan da geç olmaktan da zordur."
Hasan Bekmezci
Kadran dört katmandan kurulur. En altta giyoşeli disk, onun çevresinde fırçalanmış ve cilalı metal halkalar, en üstte ise dakika yolunu taşıyan safir bir halka vardır. Bu dizilim yüzeye gerçek bir derinlik verir; rakamlar kadranın üzerine basılmış gibi değil, kadranın üzerinde asılı gibi durur.
Kasa kırk bir değil otuz dokuz milimetredir ve markanın Light-catcher adını verdiği, yanlardan içeri doğru kıvrılan formdadır; deniz sınıfı paslanmaz çelikten, fırçalanmış ve cilalı yüzeylerle işlenmiştir. Üzerinde kutu biçimli, yansıma önleyici kaplamalı bir safir cam durur. Dakika ibresi çok yüzeylidir ve artık siyah değil mavi PVD kaplıdır; gümüş bir kadranın üzerinde gözün takılacağı tek renkli nokta odur.
Fiyat, Consort bileziğiyle iki bin üç yüz elli avrodur. Marka saati üç yüz adetle sınırladı ve seri çoktan tükendi.
Bu saatin asıl anlattığı şey bir mekanizma değil, zamanın bize nasıl geldiğidir. Akrep ve yelkovanla okuduğumuz saat bize zamanın kaydığını, pazarlık edilebilir bir şey olduğunu söyler; biraz daha var, henüz olmadı, neredeyse. Atlamalı saat bunu yapmaz. Pencerede bir rakam durur, hiç kımıldamaz, hiç uyarmaz; sonra bir anda yerini bir başkasına bırakır ve geri dönmez.
Hayat da böyle ölçülür. Bir saatin enerjisi fark edilmeden, sessizce ve eşit olarak toplanır; sonra o saat tek bir hamlede biter. Kaybettiğimizi fark ettiğimiz an, kaybın çoktan tamamlandığı andır. Bir ustanın on beş yıl uğraşıp bu hareketi tam üstüne oturtması, bize zamanı daha doğru göstermek içindir. Ona bakan insanın işi ise, gösterileni ciddiye almaktır.
Saat, üreticisinin kendi sitesinde: Christopher Ward, C1 Jump Hour XV