Çölde gece yürümek, gündüz yürümekten bambaşka bir iştir. Gündüz sıcaklık insanı tüketir, ancak yön bellidir. Gece serinlik gelir, fakat bu kez yön kaybolur.
Kum tepeleri birbirine benzer ve rüzgâr geçtikçe biçim değiştirir. Dün gece bir tepenin olduğu yerde bu gece bir çukur bulunabilir. Bu yüzden çölde yere bakarak yön bulunmaz. Yere bakan kaybolur.
Gökyüzüne bakan ise bulur. Çünkü yıldızlar rüzgârdan etkilenmez ve yerlerini değiştirmez. Bir insan gece boyunca kuzeyi kaybetmeden yürüyebiliyorsa, bunun tek sebebi başını kaldırmış olmasıdır.
Bu yazının konusu olan saatin kadranında tam olarak bu manzara vardır. Yıldızlarla dolu bir gökyüzü, bir dolunay, ışıkları yanan uzak bir yerleşim ve aradaki kum tepeleri. Ancak o kadranı anlamak için önce o gökyüzünün insanlık için ne anlama geldiğini konuşmak gerekir.
Kuzey yıldızı, gökyüzündeki en parlak yıldız değildir. Onu değerli kılan parlaklığı değil, hareketsizliğidir.
Gezegenimizin dönme ekseni, uzayda neredeyse tam olarak bu yıldızı işaret eder. Bu yüzden bütün gökyüzü gece boyunca dönerken o yıldız yerinde kalır. Bir insan onu bulduğu anda kuzeyi bulmuş olur ve geri kalan bütün yönler kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu yıldızın ikinci bir özelliği daha vardır ve bu özellik yüzyıllar boyunca çöl ile denizin ortak bilgisi olmuştur. Kuzey yıldızının ufuktan yüksekliği, bulunduğunuz yerin enlemine eşittir. Kuzeye doğru yürürseniz yıldız yükselir, güneye doğru yürürseniz alçalır.
Arap denizciler ve çöl kılavuzları bu yüksekliği ölçmek için bir alete ihtiyaç duymadılar. Kolu uzatıp parmakları yan yana getirerek ölçtüler. Uzatılmış bir kolun üzerindeki bir parmak genişliği, gökyüzünde yaklaşık bir buçuk derecelik bir açıya karşılık gelir. Bir avuç açıklığı yaklaşık yirmi derecedir.
Yani bir insan, hiçbir şey taşımadan, yalnızca kendi eliyle gökyüzünde açı ölçebilir. Sonradan bu iş için küçük tahta levhalar ve düğümlü ipler kullanıldı, ama ilk alet hep aynıydı: insanın kendi eli.
format_quote"Uzatılmış bir kolun üzerindeki bir parmak genişliği, gökyüzünde yaklaşık bir buçuk derecedir. İnsanın gökyüzünü ölçmek için icat ettiği ilk alet kendi eliydi."
Hasan Bekmezci
Bugün gökyüzünde çıplak gözle görülebilen parlak yıldızların önemli bir bölümü Arapça adlar taşır. Aldebaran, Altair, Betelgeuse, Deneb, Rigel, Vega ve Fomalhaut bunlardan yalnızca birkaçıdır.
Bu adların oradaki varlığı bir tesadüf değildir. Antik dönemin gök bilgisi, uzun bir aradan sonra Avrupa’ya doğrudan Yunancadan değil, Arapça çeviriler ve o çevirilere eklenen yeni gözlemler üzerinden ulaştı. Bir yıldız listesi bir dilden ötekine geçerken, o listeyi taşıyan dilin izini de beraberinde götürdü.
Bu izin arkasında pratik bir ihtiyaç vardır. Bir çölde ya da bir denizde yaşayan toplum için yıldız bilgisi süs değildir. Hangi yıldızın hangi mevsimde doğduğunu bilmek, ne zaman yola çıkılacağını, ne zaman ekileceğini ve ne zaman su aranacağını bilmek demektir.
Bu yüzden gökyüzü, insanlık tarihinde önce bir takvim, sonra bir pusula, en sonunda ise bir saat olmuştur. Kolumuzdaki nesne bu sıralamanın en son halkasıdır ve o halkanın nereden geldiğini çoğu zaman unuturuz.
Şimdi çöl gecesinin iki fiziksel gerçeğine bakalım, çünkü bu kadranın renkleri doğrudan onlardan doğuyor.
Birincisi soğuktur. Çölde gündüz kavurucu olan hava, gece birdenbire üşütücü hâle gelir ve insanlar bu farka çoğu zaman şaşırır. Sebebi basittir: havadaki su buharı, gündüz yerden yükselen ısıyı tutar ve geceye taşır. Çöl havasında ise su buharı neredeyse yoktur. Güneş battığında yerden yükselen ısıyı tutacak hiçbir şey kalmaz ve ısı doğrudan uzaya gider. Aynı kuruluk, gökyüzünü de olağanüstü berrak kılar. Yani çölde gecenin bu kadar soğuk olmasının sebebiyle yıldızların bu kadar net görünmesinin sebebi aynıdır.
İkincisi renktir. Dolunayın yeryüzüne verdiği aydınlanma, Güneş’in verdiğinin yaklaşık dört yüz binde biri kadardır. Buna rağmen bu ışık yürümeye yeter. Ancak insan gözü bu kadar az ışıkta renk göremez.
Gözün arkasında iki farklı alıcı hücre vardır. Biri gündüz çalışır ve rengi görür. Öteki gece çalışır, renge duyarlı değildir ve en çok mavi ile yeşil arasındaki dalga boylarına tepki verir. Işık azaldığında ikinci grup devreye girer.
Bu yüzden ay ışığındaki bir manzara gerçekte renksizdir, ama insana mavimsi görünür. Bir çölde gece yürüyen kişi, altın sarısı kumu görmez. Soğuk, mavi ve gümüşi bir yüzey görür. Bu, kumun rengi değildir. Gözün o andaki hâlidir.
format_quote"Ay ışığındaki çöl gerçekte renksizdir. İnsana mavi görünmesinin sebebi kum değil, karanlıkta devreye giren gözün kendisidir."
Hasan Bekmezci
Bu bilgiyi aklımızda tutarak kadrana bakalım, çünkü kadranı boyayan kişi tam olarak bu manzarayı resmetmiştir.
Kadranın üst yarısı siyahtır ve üzerine tek tek beyaz noktalar konmuştur. Bu noktalar gelişigüzel serpilmemiştir; büyüklükleri değişir ve bu değişim gökyüzüne derinlik verir. Saat 9 ile 10 arasında, parlak beyaz bir ay diski durur ve çevresinde soluk mavi bir hale bulunur.
O diskin önünde ince uzun bir silüet yükselir. Bu silüet bir minaredir ve tepesinde bir hilal taşır. Kadranın sol tarafında, sıcak turuncu ve kehribar tonlarıyla boyanmış, kemerli pencereleri içeriden aydınlatılmış yapılar bulunur. Bu yapılar bir yerleşimdir ve uykuda değildir. Işıkları yanmaktadır.
Kadranın alt yarısını ise mavi ve turkuaz tonlarında katman katman boyanmış kum tepeleri kaplar. Tepeler soldan sağa doğru kıvrılarak yükselir ve saat 2 yönünde koyu lacivert bir sırtla biter.
Bu manzarayı bir kez daha okuyalım. Soğuk mavi kumlar, gözün gece gördüğü renktir. Sıcak turuncu binalar ise insan yapımı ateşin rengidir. Ressam, gökyüzünden gelen ışığı mavi, insandan gelen ışığı turuncu boyayarak aradaki farkı kadrana yerleştirmiştir. Bir yolcu için bu iki renk arasındaki mesafe, yolun geri kalanıdır.
Bir insanın doğduğu şehri geride bırakması, tarihin her döneminde aynı ağırlığı taşımıştır.
Bu manzaranın çağrıştırdığı en bilinen yolculuk, bir peygamberin ve bir dostunun geceye çıkışıdır. O gece Mekke’den ayrılırken arkada bırakılan şey yalnızca bir şehir değildi. Doğulan ev, bilinen sokaklar, tanınan yüzler ve geçmişin tamamı bırakılıyordu. O ayrılığın ardından söylenen sözler, bir insanın kendi vatanına duyduğu bağlılığı açıkça ortaya koyar.
Ancak bu yolculuk bir kaçış değildi. Planlanmış, hesaplanmış ve tedbiri alınmış bir yer değiştirmeydi. Evin yatağına genç bir adam yattı ve arayanlar içeri baktığında aradıklarını gördüklerini sandılar. Bu, kılıçların gölgesinde bir gencin tereddütsüz uzanmasıydı.
Yol için tutulan kılavuz, henüz aynı inancı paylaşmayan bir adamdı. Seçilme sebebi inancı değil, işini bilmesi ve sözünde durmasıydı. Ana kervan yollarını değil, kimsenin cesaret edemediği kayalık ve susuz kestirmeleri ezbere biliyordu. Bir yolculukta kimin rehber olacağına karar verirken liyakate bakılması, bu hikâyenin en sessiz derslerinden biridir.
Mağarada geçirilen üç gün boyunca yiyeceği taşıyan kişi genç bir kadındı ve o günlerde hamileliğinin son dönemindeydi. Kimse böyle birinin dik bir dağa tırmanabileceğini düşünmedi. Planın en zeki parçası buydu. Azık çantasını bağlayacak ip bulamayınca kendi kuşağını ikiye böldü ve tarihe bu adla geçti.
İzler ise bir çoban tarafından siliniyordu. Koyun sürüsünü arkalarından geçirerek ayak izlerini bozuyordu. Şehirden gelen haberleri ise gece karanlığında bir genç taşıyordu.
Bu yolculuğun gece yürüyen bölümünde gökyüzü yalnızca bir süs değildi. Yol gösteren şey oydu.
Kılavuz, yönünü yıldızlardan alıyordu. Arkasındaki iki yolcu ise, insanın en zor anında tutunabileceği tek şeyin yalnız olmadığına dair bir kanaat olduğunu biliyorlardı. Mağarada söylenen ve sonradan asırlarca tekrarlanan o kısa cümle, tam olarak bunu söyler: üzülme, yalnız değiliz.
Yolculuğun sonunda varılan şehir, gelenleri karşılamak için yollara döküldü. O gece için söylenen ve bugün hâlâ bilinen ezgi, gelen kişiyi dolunaya benzetir. Bu benzetme tesadüfen seçilmemiştir. Bir çöl toplumu için dolunay, gecenin en güvenli hâlidir. Dolunay olduğu gece yol görünür, tehlike fark edilir ve insan kaybolmaz.
Bir insanı dolunaya benzetmek, o toplumun dilinde şu anlama gelir: sen geldiğinde yolumuzu görebiliyoruz.
format_quote"Bir çöl toplumu için dolunay gecenin en güvenli hâlidir. Bir insanı dolunaya benzetmek, sen geldiğinde yolumuzu görebiliyoruz demektir."
Hasan Bekmezci
Şimdi nesnenin kendisine gelelim.
Bu kadranı yapan atölyenin adı IFL Watches’tır ve Stockholm merkezlidir. Atölyenin çalışma biçimi alışılmışın dışındadır. Kendi saatini üretmez; piyasadaki saatleri alır, kadranlarını söker ve yerine elle boyanmış kadranlar koyar.
Bu çalışma için seçilen zemin, Tissot’nun PRX modelinin siyah kadranlı kuvars versiyonudur. Kasa kırk milimetre çapındadır, kulak ucundan kulak ucuna kırk dört milimetredir ve on virgül dört milimetre kalınlığındadır. Su geçirmezlik yüz metredir. Bilezik kasaya entegredir ve kelebek kapamayla kapanır.
İçinde ETA’nın F06.115 kuvars kalibresi çalışır. Üç taş üzerinde döner, saat, dakika ve saniyeyi gösterir ve saat 3 yönünde bir tarih penceresi taşır. Bu mekanizmanın iki ayrıntısı vardır. Birincisi, ibrelere daha yüksek tork veren bir motor düzenlemesi kullanır; bu sayede daha ağır ve daha büyük ibreler çevrilebilir. İkincisi, pil ömrünün sonuna yaklaşıldığında saniye ibresi birer saniye yerine dörder saniyelik sıçramalarla ilerlemeye başlar ve kullanıcıyı uyarır. Pil ömrü yaklaşık iki yıldır.
Mekanik bir mekanizma beklerken kuvars görmek bazı okuyucular için hayal kırıklığı olabilir. Ancak bu nesnede asıl iş mekanizmada değildir. Asıl iş kadrandadır ve o kadran, bir saatin içine girebilecek en emek yoğun işlerden biridir.
Kadranlar ultraviyoleye dayanıklı emaye boyalarla elle boyanır. Bu boyaların seçilmesinin sebebi güneştir; sıradan bir boya, safir camın altında yıllarca güneş gören bir kadranda solar ve sararır.
Boyama işlemi katman katman ilerler ve her katmanın bir sonraki sürülmeden önce tamamen kuruması gerekir. Bu bekleme süresi kısaltılamaz. Alttaki katman tam kurumadan üstüne boya sürülürse iki renk birbirine karışır ve kenar çizgisi bozulur. Bir kadranın tamamlanması on saate kadar çıkar.
Bu sürecin kaçınılmaz bir sonucu vardır. Yüz elli adetlik serinin hiçbir parçası ötekiyle tam olarak aynı değildir. Bir kum tepesinin kıvrımı birkaç onda bir milimetre farklı olur, bir pencerenin ışığı biraz daha geniş kalır, bir yıldız ötekinden biraz daha büyük olur.
Seri üretim bir nesnede bu farklar kusur sayılır. Elle boyanmış bir kadranda ise tam tersidir. O farklar, o kadranın önünde birinin saatlerce oturmuş olduğunun kanıtıdır.
Saat yüz elli adetle sınırlıdır ve fiyatı bin doksan avrodur. Satışa 4 Kasım 2024 tarihinde sunulmuştur.
Bu kadranın anlattığı şeyi tek bir cümleye indirmek gerekirse şudur: karanlıkta yürüyen bir insan ve uzakta ışığı yanan bir yer.
Bu manzara belirli bir gecenin resmi değildir. Bir kervanın, bir tarihin ya da bir şehrin resmi de değildir. Herhangi bir insanın, kendi hayatında en az bir kez içinden geçtiği eşiğin resmidir.
Bilinen bırakılır, bilinmeyene doğru yürünür ve o yürüyüş neredeyse her zaman gece yapılır. Gündüz yola çıkmak kolaydır, çünkü her şey görünür. Asıl mesele, ilerisi görünmezken adım atabilmektir.
Kolunuza böyle bir kadran taktığınızda elinize bir takvim ya da bir pusula geçmiyor. Yalnızca küçük bir hatırlatma geçiyor. O hatırlatma şudur: bugüne kadar geçilmiş bütün çöllerin ortak özelliği, karşıya varıldığında arkada kalan karanlığın artık korkutucu görünmemesidir.
Gökyüzü hâlâ aynı gökyüzüdür. Yıldızlar hâlâ aynı yerlerde durmaktadır. Değişen tek şey, artık onlara bakmak zorunda olmamamızdır. Ve belki de kaybettiğimiz şey tam olarak budur.