Mekke’nin üzerindeki zifiri karanlık, sıradan bir geceyi değil; bir peygamberin kalbindeki derin hüznü ve insanlığın omuzlarına yüklenen devasa sorumluluğu örtüyordu.
Doğup büyüdüğü, sokaklarını, kayalıklarını ve insanını ezbere bildiği şehirden ayrılma vakti gelmişti. Peygamber Muhammed, Mekke’ye son bir kez baktığında göğsünü kaplayan o insani hüzün, bir peygamberin de candan, etten ve duygudan müteşekkil bir insan olduğunu hatırlatıyordu. "Ey Mekke! Vallahi sen Allah katında beldelerin en hayırlısısın. Eğer senin halkın beni çıkarmış olmasaydı, seni asla terk etmezdim" sözleri, bir vatan ayrılığının içe akıtılan gözyaşlarıydı.
Ancak bu ayrılık bir kaçış değil; inancın, fikrin ve insanlığın nefes alabileceği yeni bir medeniyet beşiğine doğru atılan bilinçli bir adımdı. Sorumluluk, hüznün üzerini bir zırh gibi kaplıyordu.
Melek Cebrail, Mekkeli müşriklerin Daru’n-Nedve’de toplanıp Peygamber Muhammed’i öldürme kararı aldıklarını ve o gece yatağında yatmamasını, hicret izninin çıktığını haber verdi. Hicretin ilk stratejik hamlesi işte bu gece haberinin ardından, gündüzün en sıcak anında başladı.
Peygamber Muhammed, Mekke’de insanların evlerinden çıkmadığı, güneşin tam tepede olduğu o kavurucu öğle sıcağında yüzünü sarıkla tamamen örterek dostu Ebubekir’in kapısına vardı. Ebubekir, o saatte alışılmadık bu ziyareti gördüğünde fevkalade bir durum olduğunu anladı. İçeri giren Kutlu Misafir, "Yanındakileri çıkar, yalnız konuşalım" buyurduğunda, Ebubekir evde sadece kızı Âişe ve Esmâ’nın olduğunu, onlardan sirayet edecek bir sır bulunmadığını belirtti.
"Hicret izni verildi" kelamının döküldüğü an, Ebubekir’in gözlerinden süzülen yaşlar korkunun değil; yıllardır bu anı beklemenin ve o Kutlu Yolcu’ya yol arkadaşı olabilme şerefinin getirdiği sadakat gözyaşlarıydı. "Benim de yol arkadaşım olmama izin var mı ey Allah’ın elçisi?" sorusuna verilen "Evet" cevabı, dostluğun zamansız mühürüydü.
Öğle vakti planlandıktan sonra, hicret gecesinin en kritik aşaması başladı. Evin etrafı, her kabileden seçilmiş kılıçlı gençlerle kuşatılmıştı. Peygamber Muhammed, kendisine düşmanlık eden müşriklerin bile gözü kapalı teslim ettiği emanetleri sahibine ulaştırma görevini ve canını hiçe sayacak bir sadakat örneğini Ali’ye tevdi etti.
Ali, Peygamber Muhammed’in yeşil bürdesini üzerine örterek onun yatağına yattı; müşrikler içeri baktıklarında yatakta Kutlu Misafir’in uyuduğunu sanacak ve böylece zaman kazanılacaktı. Bu hareket, genç bir yiğidin kılıçların gölgesinde ölüme tereddütsüz yatışının tarihi simgesidir. Peygamber Muhammed ise kapıdaki müşriklerin gözleri önünden, ellerine birer avuç toprak saçarak görünmezce sıyrıldı ve evinden çıktı.
Hicret, mucizelerle örülü bir yolculuk olmanın ötesinde; insani aklın, stratejinin ve tedbirin en ince ayrıntısına kadar planlandığı bir şaheserdir.
format_quote"Bir yolculuğun kaderini rehberin uzmanlığı belirler."
Hasan Bekmezci
O dönemde henüz Müslüman olmamış, müşriklerin inancını taşıyan fakat dürüstlüğü, sözüne sadakati ve uzmanlığıyla tanınan Abdullah b. Uraykıt ile anlaşıldı. Bu seçim, İslam’ın liyakate ve uzmanlığa verdiği değerin en somut kanıtıdır.
Uraykıt, Mekke ile Medine arasındaki ana kervan yollarını değil; kimsenin cesaret edemeyeceği, su kaynaklarının kısıtlı olduğu çölün ıssız, sarp ve kayalık kestirme yollarını ezbere biliyordu. İki deve teslim edilerek üç gün sonra Sevr Mağarası’nın eteğinde buluşmak üzere sözleşildi.
Sorgulamaların en yoğun olduğu o tehlikeli üç gün boyunca Sevr Mağarası’na yiyecek taşınması gerekiyordu ve planın en dahi parçası, bu görevin Esmâ’ya verilmesiydi. Esmâ o günlerde hamileliğinin son aşamalarındaydı. Müşriklerin ve iz sürücülerin, dondurucu gece soğuğunda, dik ve meşakkatli Sevr Dağı’nın zirvesindeki bir mağaraya hamile bir kadının tırmanabileceğine dair en ufak bir şüphesi bile olamazdı.
Hazırladığı azık çantasını devesinin üzerine bağlayacak ip bulamayınca belindeki kuşağı ikiye bölüp çantayı bağlayan Esmâ, bu fedakârlığıyla tarihe Çift Kuşaklı ünvanıyla geçti. Esmâ ile kardeşi Abdullah’ın mağaraya gidiş ve geliş izlerini silmek için ise Ebubekir’in azatlısı Âmir b. Füheyre koyun sürüsünü arkalarından sürerek çöldeki ayak izlerini tamamen ortadan kaldırıyordu. Abdullah gündüz Mekke’deki istihbaratı topluyor, geceleri mağaraya bildiriyordu.
Sevr Mağarası’ndaki üç günlük bekleyişin ardından yolculuk başladığında, gece çölün üzerine siyah bir kadife gibi çökmüştü. En öndeki devenin üzerinde, yolu bir pusula gibi okuyan rehber Abdullah b. Uraykıt ilerliyor, kervan onun arkasından sessizce çölü aşıyordu.
Her hicret edenin hikayesinde mutlak ve kaçınılmaz bir yıldızlı gece vardır. Zira insan, bildiği toprağı, alıştığı vatanı ve geçmişini arkasında bırakıp meçhul bir geleceğe doğru yola çıkarken; gece onun sırdaşı, karanlık ise sığınağı olur. Gündüzün gözlerinden kaçmak için örtülen o karanlıkta, yalnızlığın ortasında çölün dondurucu soğuğu yüzü okşarken insana tek yaren, gökyüzünde süzülen yıldızlardır.
O gece, sıradan bir yolculuk değil; insanlık tarihi için yepyeni bir doğumun sancısıydı. Bilinen dünya geride kalıyor, yepyeşil bir medeniyet beşiğine doğru karanlık kum tepeleri aşılarak adımlar atılıyordu. Develerin kuma batıp çıkan ritmik adımları arasında başını göğe kaldıran bir yolcu, yıldızların o sonsuz kubbede ne fısıldadığını duyardı:
format_quote"Korkma... Şu zifiri karanlık, yeni bir sabahın doğum sancısıdır. Doğacak olan Işık, sadece bir şehri değil, bütün insanlığın kalbini aydınlatacak."
Yıldızlar, gecenin ıssızlığında yolcunun kalbine umut serpen semavi şahitlerdi. Çölde yön bulmanın yöntemi de zaten buydu: dönen her şeyin ortasında yerinden kıpırdamayan tek noktayı bulmak ve bütün rotayı ona göre kurmak. Kumun üzerinde iz bırakmayan, rüzgârın silemediği, satın alınamayan ve kaybedilemeyen bir haritaydı gökyüzü.
Bu kutlu yolculuğun hikayesi ve görsel hafızası, IFL Watches tarafından tasarlanan "Arabian Night" kadran çalışmasıyla Tissot PRX’in ikonik ve keskin paslanmaz çelik kasası üzerinde yeniden canlandırılıyor.
Kadranın alt yarısını katman katman boyanmış soğuk safir mavisi kum tepeleri kaplar; orta ve sağ bölümde çölü aşan üç develik bir kervan silüeti ilerler; sol tarafta altın ışıklı Medine kubbeleri ile ayın on dördü dolunay yükselir ve üst yarıyı mikroskobik yıldız tozuyla işlenmiş bir gece göğü doldurur.
Kadranın alt yarısında yer alan kum tepeleri, çöl gecesinin dondurucu soğuğunu ve mistik atmosferini yansıtacak şekilde mavi ve lacivert tonlamalarıyla katman katman elle boyanmıştır. Işığın kırılmasıyla kum tepeleri derinlik kazanır. Kervanı oluşturan deve silüetleri ise mikroskop altında, tek kıl fırçalarla nakşedilmiştir.
Kadranın sol tarafında yükselen altın sarısı ve turuncu tonlardaki mimari yapılar, kervanın ulaştığı Medine-i Münevvere’yi çağrıştırır. Kubbelerin arkasında ışıldayan o berrak dolunay motifi, tesadüfi bir gök cismi değildir.
Peygamber’in arkadaşları ve divan şairleri, Peygamber Muhammed’in mübarek cemalini ve yüzündeki o ilahi nuru tarif ederken daima tek bir teşbihte birleşmiştir: "O’nun yüzü, ayın on dördüncü gecesindeki dolunay gibi parlardı." (Ka'b b. Mâlik).
Kadrandaki o tam dolunay hem takvimsel olarak hicretin vuslat anını hem de insanlığın zifiri karanlığına bir dolunay gibi doğan o nuru düşündürür. Medine halkının yollara dökülerek söylediği ölümsüz kaside tam da buna atıftır:
format_quote""Tala'al-badru 'alaynâ min seniyyâti'l-vedâ..." (Veda tepelerinden bir ay doğdu üzerimize...)"
IFL Watches "Arabian Night", sadece lüks bir custom saat kadranı değildir. O; hüznün stratejiyle, korkunun teslimiyetle, Ali’nin fedakârlığıyla, Esmâ’nın cesaretiyle, yıldızların rehberliğiyle ve karanlığın ayın on dördü gibi bir nurla aydınlandığı o büyük hicret gecesinin mikro-sanat diliyle bileğe aktarılmış halidir.
Saatin kendisi Tissot PRX’in 316L paslanmaz çelikten, keskin entegre mimarili, fırçalanmış ve parlatılmış yüzeyleri bir arada taşıyan kasası üzerine kuruluyor. Kasa kırk milimetre çapında, kırk dört milimetre uzunluğunda ve on virgül dört milimetre kalınlığında; camı çizilmeye dayanıklı safir kristal, mekanizması İsviçre üretimi ve tarih penceresi saat üç yönünde duruyor. Kadran ultraviyoleye dayanıklı emaye boyalarla elle boyandığı için, yüz elli adedin hiçbiri ötekiyle tam olarak aynı değildir.
Bileğinizi her çevirdiğinizde, fırçalanmış çelik kasanın içindeki o soğuk mavi kum tepeleri, kervan silüeti ve ışıldayan dolunay size; en karanlık çöl gecelerinin bile Medine gibi aydınlık bir sabaha gebe olduğunu fısıldar.
Asıl düşündürücü olan ise şu: o gece yolunu bulan insanların elinde ne bir alet ne bir harita vardı. Yalnızca başlarını kaldırıp bakmaları yeterliydi, çünkü yön duygusu gökyüzüne önceden yerleştirilmişti. Ölçüyü koyan biz olmadığımız için, bize düşen yalnızca doğru yere bakmaktır.