İnsanoğlu zamanı ve varoluşu hep sebep sonuç ilişkilerinin, birbirini takip eden mekanik dişlilerin ve doğa yasalarının içine hapsetmeye çalışır. "Bir şey yere düşer çünkü yer çekimi vardır" deriz. Oysa yer çekiminin varlığını tespit etmek, onun neden var olduğunu ve neden evrenin tam da yaşamı mümkün kılacak o hassas dengede sabitlendiğini açıklamaz. Doğa kanunları dediğimiz şey, Yaratıcı’nın evrendeki muazzam düzenini tanımlama çabamızdan ibarettir; kanunun kendisi kendi başına bir yaratıcı güç değildir.
Modern bilimsel aklın düştüğü en büyük yanılgı, perde ile perdenin arkasındakini karıştırmaktır. Doğunun kadim düşünürlerinin o derin felsefi tespitiyle ifade edecek olursak:
format_quote"Sonsuz Evrensel Güç ve İhtişam, zihnimizi ve aklımızı korumak için doğa kanunlarını birer perde olarak öne sürer. Ancak O’nun Tekliği ve Sonsuzluğu, o doğa kanunlarının hiçbir yaratıcı güce sahip olmadığını bilmemizi ister."
Yani yer çekimi, tıp ya da biyolojik süreçler sadece görünürdeki birer perdedir; perde hiçbir zaman tiyatroyu yazan oyun yazarı değildir. Doğa kanunları o kadar kusursuz, o kadar ışık dolu ve o kadar her yerdedir ki; insanoğlu tam da bu ışığın şiddetinden ve kusursuz görünen düzenin yoğunluğundan dolayı arkasındaki Asıl Sanatçı’yı göremez hale gelir. Şiddetli bir ışığın gözü kamaştırıp kaynağını görünmez kılması gibi, evrendeki düzenin aşırı belirginliği de bazen Yaratıcı Güç’ü akıllardan gizler.
İşte bu yüzden, evrenin ve zamanın mutlak Sahibi için bir şeyi var etmek yalnızca tek bir emre bakar. Nedensellik zincirleri O’nun iradesi karşısında tüm hükmünü yitirir. Âdem’in anasız ve babasız yaratılışı nasıl sonsuz kudretin bir deliliyse, İsa peygamberin de bir erkek eli değmeden, yalnızca ilahi bir nefes ve emirle dünyaya gelişi aynı ilahi tecellinin bir tezahürüdür.
Ancak bu mucizenin büyüklüğünü ve derinliğini kavramak için, önce onun içine doğduğu toplumun zihinsel ve sosyolojik yapısını anlamak gerekir.
İslâm alimleri ve tefsir geleneği son derece önemli bir hikmete dikkat çeker: Allah her peygambere, gönderildiği toplumun en çok güvendiği, uzmanlaştığı ve kibrine kapıldığı alanda bir mucize bahşetmiştir. İsa peygamberin gönderildiği Roma boyunduruğundaki Filistin coğrafyası ise iki büyük zihinsel cenderenin içindeydi: materyalist nedensellik ile fiziksel tıp, ve içi boşaltılmış, katılaştırılmış şekilci din anlayışı.
Materyalist akılcılığa indirilen darbe şuradadır. O dönemin Greko Romen dünyası ve onun etkisindeki din adamları, her olayı katı bir sebep sonuç zinciriyle açıklamaya alışmıştı. Doğada her sonucun mutlaka fiziksel bir sebebi olmalıydı. İşte tam bu sebeplere tapma noktasına gelindiğinde Allah, nedensellik zincirini ortadan kaldırdı. Bir insanın doğması için kadın ve erkeğin birleşmesi olağan bir sebepti; ancak Yaratıcı’yı unutup doğa kanunlarını ilahlaştıran bir zihniyete, sebepler tamamen devre dışı bırakılarak cevap verildi. Bir baba olmadan, tek bir emirle yaratılan bir insan.
Tıbbın aciz kaldığı nokta da buna eşlik eder. Yunan ve Roma tıbbı altın çağını yaşıyordu. Hekimler ve tabiat bilimcileri, insan bedenini tamamen çözdüklerini ve her hastalığı iyileştirebileceklerini sanacak kadar gurura kapılmışlardı. İsa peygambere verilen mucizelerin tam da tıbbın çaresiz kaldığı noktalardan, doğuştan körlerin gözünü açmaktan, alaca ve cüzam hastalarını iyileştirmekten ve ölüleri diriltmekten seçilmesi, dönemin hekimlerine bunun bir insan ilmi değil ilahi bir irade olduğunu diz çökerterek kabul ettirdi.
Üçüncüsü ise kalplerin şekilciliğe boğulmasıydı. İsrailoğulları o dönemde dinin özünü, merhameti ve sevgiyi kaybetmişti. Din; ibadetlerin sadece dış görünüşe indirgendiği, Cumartesi yasaklarıyla insanların sıkıştırıldığı, din adamlarının halkı sömürdüğü katı bir bürokratik mekanizmaya dönüşmüştü. İsa peygamber, kalpleri taşlaşmış bu topluma dinin ruhunu, sevgiyi ve samimiyeti yeniden hatırlatmak için gönderildi.
Böyle bir toplumsal atmosferin ortasında İsa peygamberin annesi Meryem, daha doğmadan önce annesi Hanne tarafından Mescid-i Aksa’ya adanmış, hayatını iffete, ibadete ve teslimiyete adamış lekesiz bir insandı. Doğu tarafındaki inziva köşesinde, insanlardan uzak bir şekilde Rabbine yöneldiği sırada Melek Cebrail ona mükemmel bir insan suretinde göründü ve bir erkek evlatla müjdelendi.
Hiçbir erkek eli değmemişken, iffetine gözü gibi bakan genç bir kadının böyle bir haberle karşılaşması, insanlık tarihinin en ağır imtihanlarından biriydi. Katı, zanna dayalı yargılayan ve dedikoduya aç o toplumun kınamasından çekinen Meryem’in yaşadığı ızdırap ve imtihanın ağırlığı Kur’an’da şöyle dile getirilir:
format_quote"Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!"
Ancak o, bu devasa imtihana ve acıya rağmen ilahi emre tamamen teslim oldu; çölün ortasındaki kuru bir hurma ağacının altında, yalnızlık ve sancılar içinde mucizeyi kucağına aldı.
Kucağında bebekle kavminin yanına döndüğünde, beklenen suçlamalar ve ithamlar gecikmedi. İsa peygamberin annesi Meryem, Rabbine verdiği sükût orucu sözü gereği hiç konuşmadı ve sadece parmağıyla kucağındaki bebeği işaret etti.
Kavminin, "Biz beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?" diyerek alaycı bir kibir gösterdiği o tarihi anda, henüz kundaktaki İsa peygamber dile geldi:
format_quote"Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı..."
Bu ilk konuşma, hem annesinin lekesiz masumiyetini bizzat kanıtlayan ilahi bir delil, hem de sebepler zincirine tapan o katı topluma indirilen ilk büyük darbe oldu.
İsa peygamber, hayatı boyunca dünya malına tamah etmeyen, dürüstlüğü, adaleti, merhameti ve mütevazılığı temsil eden büyük peygamberlerden biri olarak yaşadı. O, insanın kendi iç dünyasındaki kibirle ve dış dünyadaki şekilci adaletsizlikle amansız bir mücadele yürüttü.
İslâm geleneğinin ve asıl metinleriyle İncil’in çelişmediği, birbirini doğruladığı ortak hakikatlerde; onun insanlara sunduğu sevgi, merhamet ve alçakgönüllülük mesajı ön plana çıkar. Nitekim İncil metinlerinde de onun bu dünyevi kibirle mücadelesi ve samimiyet vurgusu şöyle yer bulur:
format_quote"Ne mutlu ruhça yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır... Ne mutlu merhametli olanlara! Çünkü onlar merhamet bulacaklar. (Matta 5:3-7)"
Kur’an’ın Ruhullah ve Kelimetullah, yani Allah’ın bir kelimesi olarak nitelendirdiği İsa peygamber, zamanın ve mekânın ötesine geçen bir hakikat sembolüdür.
Saatçilik sanatında kadranlar, dişliler ve akıp giden saniyeler; insanın zaman karşısındaki acziyetini ve düzen ihtiyacını temsil eder. Ancak Meryem’in adanmışlığı ve İsa peygamberin doğumuyla başlayan bu büyük kıssa, bize mekanik çarkların, doğa kanunlarının ve nedensellik zincirlerinin üstünde var olan mutlak iradeyi hatırlatır. Bir kadran üzerine işlenen bu sembolik figür; insanlığa zamanın geçiciliğini, teslimiyetin gücünü ve ilahi mucizenin zamansızlığını fısıldayan derin bir görsel mühürdür.
Bu mührü taşıyan saat, IFL Watches ile Ball’un bir yıl süren resmî ortak çalışmasından çıktı ve Engineer M Ascension adını taşıyor. Kadran elle boyanıyor; merkezdeki kalp motifi alevlerle sarılı duruyor, üst alana altın ışınlardan bir hale yayılıyor ve göstergelerin içine yerleştirilmiş mikro gaz tüpleri gündüz de gece de kendi ışığıyla parlıyor.
Rakamlar şöyle. Kasa 904L paslanmaz çelikten ve kırk milimetre çapında; camı yansıma önleyici safir, arka kapağı da safir. Su geçirmezlik yüz metre ve yapı beş bin G’lik darbeye dayanacak şekilde hesaplanmış. İçinde Ball Manufacture’ın COSC sertifikalı RRM7309-C otomatik mekanizması çalışıyor ve seksen saatlik güç rezervi sunuyor. Saat sınırlı sayıda üretiliyor ve fiyatı 3.490 avro.
Bir kol saati zamanı ölçer, ama ölçtüğü şeyi kendisi kurmaz. İbrenin hangi hızla döneceğine, günün kaç saat süreceğine, gökyüzünün hangi ritimde döneceğine karar veren el bizim elimiz değildir. Bu yüzden en hassas kronometre bile bir itiraftır: ölçen biziz, ölçüyü koyan başkası.
Saatin kendi sayfası: IFL Watches, Ball Engineer M Ascension