Trier’in nemli ve sisli akşamüstünde iki Alman entelektüel duruyordu: yaşlı Roma tarihçisi Prof. Wilhelm von Berg ile son romanının bitiriş sahnelerini kurgulayan yazar Maximilian Roth. Önlerinde, MS 170 yılından beri imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne sessizce tanıklık etmiş o siyah dev yükseliyordu: Porta Nigra. Roma’nın tek bir harç damlası kullanmadan, tonlarca ağırlıktaki kumtaşı bloklarını sadece demir kenetlerle birbirine bağlayarak inşa ettiği o ağır, mukaddes şehir kapısı...
Wilhelm, bastonuna dayanıp kapının yüzyılların isi ve yağmuruyla kararmış taş bloklarına baktı. "Roma," dedi alçak ama yankılı bir sesle, "zamanı bu taşların kütlesel ağırlığı altında ezebileceğini sandı Maximilian. Sürekliliği devasa kütlede aradı."
"Ve o kenetler bugün yok," diye ekledi. "Kurşuna gömülü demirler Orta Çağ’da tek tek söküldü, eritildi, satıldı. Şu delikler onlardan kaldı. Yani bu kapı, kendisini ayakta tutması gereken bağlayıcı olmadan duruyor."
Maximilian ceketinin kolunu geriye çekip bileğindeki nesneyi açığa çıkardı. Safir kristal kubbenin altında gümüş rengi bir mikro-mühendislik harikası parıldıyordu: Andreas Strehler, Papillon d’Or.
Yazar, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’da zaman üzerine kurduğu fikri kendi cümleleriyle özetledi: zaman, ölçtüğümüzü sandığımız halde aslında yalnızca zihnin içinde bir akış olarak vardır; onu tutmak için diktiğimiz anıtlar da çoğu zaman kendi ölümlülüğümüzü taşa kazıma çabasından ibarettir.
"Bak Wilhelm," diye devam etti Maximilian, saatteki kelebek biçimli köprüyü göstererek. "Roma zamanı taşla hapsetmeye çalışırken, Strehler onu tamamen açığa çıkarmış. Bu saatte mekanizmayı örten bir kadran yok; merkezde asılı duran ince bir halka var, o kadar. Halkanın altında ve üstünde çarkları, zembereği, dişlileri doğrudan görüyorsun."
"Halka neyin üstünde duruyor?"
"Kelebeğin üstünde. Şu som altın kanatlar bir süs değil; mekanizmanın köprüsü. Yani çarkları yerinde tutan taşıyıcı parça. Aynı parça hem dişli dizisini taşıyor hem de kadran halkasını havada tutuyor. Roma bloklarını demir kenetle bağlamıştı ve o kenetler görünmüyordu; Strehler bağlayıcı unsuru alıp saatin en görünür yerine koymuş. Bütün dış hatları elle pah kırılmış ve ayna gibi parlatılmış."
Wilhelm mikroskobik ölçekteki bu mimariye iyice yaklaştı. Kadran halkasının üzerinde ince mavi çizgiler vardı; merkezde ise ısıyla mavileştirilmiş iki çelik akrep duruyordu.
"Ben uzaktan dönen diskler sanmıştım," dedi.
"Herkes öyle sanıyor," dedi Maximilian. "Çünkü kelebeğin altında iki büyük şeffaf çark dönüyor ve arkalarını gördüğün için disk gibi görünüyorlar. Ama onlar disk değil; safir kristalden yapılmış dişli çarklar. Safir sertlik ölçeğinde elmastan hemen sonra gelir; dişleri kesilmez, aşındırılarak açılır ve bir hata yaptığında geri dönüş yoktur. Camdan bir çarkı döndürmek, altın bir köprüyü cilalamaktan zordur."
"Neden camdan?"
"Görebilesin diye. Bir dişli çark normalde altındakini gizler; safir olduğunda gizlemiyor."
"Bir de şu akreplerin mavisi," dedi Wilhelm. "Boyalı mı?"
"Değil, ısıtılmış. Yaklaşık üç yüz derecede çeliğin yüzeyinde birkaç yüz nanometre kalınlığında saydam bir oksit filmi oluşuyor. Işık hem filmin üstünden hem altındaki metalden yansıyor, iki yansıma birbiriyle girişiyor ve tabakanın kalınlığına göre renk çıkıyor. Önce saman sarısı, sonra mor, sonra o gece mavisi."
"Bu bana bir şeyi hatırlattı."
"Hatırlatmalı. Kelebeğin kanadındaki en çarpıcı renkler de böyledir. Morpho kelebeğinin metalik mavisi bir pigment değil; pulun üzerindeki mikroskobik sırtların, aralarındaki yaklaşık iki yüz nanometrelik mesafenin ürünüdür. Bir müze çekmecesindeki yüz yıllık Morpho hâlâ ilk günkü mavidedir, çünkü kaybedecek boyası yoktur. İşte bu saatteki kelebek benzetmesi bir isim oyunu değil Wilhelm: kanattaki mavi ile akrepteki mavi aynı optik yasadan geçiyor. İkisinde de renk maddenin içinde değil, bir tabakanın kalınlığında saklı. Ve ikisi de aynı sebeple solmuyor."
"Muazzam..." diye mırıldandı tarihçi. "İmparatorlukların çöküş sebebi tork kaybıdır Maximilian. Roma büyüdükçe merkezden en uç eyalete giden güç zayıfladı. Bir zemberek de öyle değil midir? Tam kurulduğunda güçlü, boşalırken zayıf."
"Aynen öyle ve Strehler bu probleme iki katmanda saldırmış. Birincisi tek zemberek yerine iki zemberek koyup paralel bağlamış; aynı yükü iki yaya paylaştırdığında her biri daha az geriliyor ve ikisinin birlikte verdiği eğri yatıklaşıyor. Yetmiş sekiz saat rezerv de buradan geliyor. Üstelik marka, iki zembereğin depoladığı enerjinin aslında çok daha uzun bir süreye yeteceğini söylüyor; yani rezerv, yayın bittiği yere göre değil, gücün hâlâ düzgün olduğu yere göre ilan edilmiş."
"İkincisi?"
"Kendi tasarladığı zemberek durdurucusu. Klasik çözüm Malta haçıdır ama adım adım hareket ettiği için verilen gücü etkiler ve yatağı kırılgandır. Strehler onun yerine, zembereğin içindeki eksantrik bir boşlukta serbestçe dönen iç dişli bir halka ile mildeki dişlinin uzun bir dişini kilit parmağı olarak kullanıyor. Sonuç: mekanizma hem tam kurulmadan hem de tam boşalmadan önce kendini durduruyor, üstelik ani bir çarpmayla değil sürekli ve çok küçük bir sürtünmeyle. Yani zemberek hiçbir zaman uçlara gitmiyor, sadece eğrinin en düz orta kısmında çalışıyor."
"Ben senden sabit güç mekanizması duymayı bekliyordum," dedi Wilhelm.
"Ve burada dürüst olmak gerekiyor. Strehler’in en çok konuşulan icadı Remontoir d’Égalité adını taşıyan bir sabit güç mekanizmasıdır ve kaçış tertibatını dişli dizisinden tamamen koparır; enerji artık zembereğin doluluğuna değil, saniyede bir kez yeniden gerilen küçük bir spirale bağlıdır. Ama o mekanizma Sauterelle’de, Lune Exacte’ta ve Trans-Axial Tourbillon’da bulunuyor, Papillon d’Or’da değil. Bu saatte aynı iş, çift zemberek ile o durdurucunun ortaklığına bırakılmış."
"Peki bu saatin kendi imzası ne?"
Maximilian saati ters çevirdi. Işınsal tanelenmiş mekanizmanın üzerinde ince, mavi bir ibre duruyordu.
"Güç rezervi göstergesi. Dışarıdan sıradan görünüyor ama arkasında muhtemelen dünyanın en küçük diferansiyel dişlisi çalışıyor. Bir otomobilin arka aksındaki diferansiyel gibi: iki ayrı hareketten üçüncü bir hareket üretiyor. Yayı ne kadar kurduğun ile saatin ne kadar harcadığı aynı anda ve zıt yönde oluyor; diferansiyel ikisinin farkını alıp ibreye tek bir sayı olarak veriyor. Otomobildeki avuç içi kadardır, buradaki bir mercimekten küçük. Üstelik Strehler’in kendi tasarladığı gerçek koni dişlilerle kurulmuş."
"Rakamları da söyle," dedi tarihçi.
"Kasa kırk bir milimetre eninde, kırk yedi virgül iki boyunda, on milimetre kalınlığında; on sekiz ayar pembe altın ya da platin. Mekanizma fıçı biçiminde, yüz altmış iki parça, yirmi yedi taş, saniyede üç salınım. Elle kuruluyor; otomatik rotor yok, olsaydı zaten kelebeği örterdi."
"Ve bu adam kim?"
"Thurgau kantonunda Sirnach diye bir kasabada çalışan bağımsız bir saatçi. Frauenfeld’de çıraklık, Solothurn’da saatçilik okulu, ardından dört yıl Renaud et Papi’de baş prototipçilik. Sonra kendi atölyesi. Chronoswiss, H. Moser & Cie, Maurice Lacroix ve Harry Winston için mekanizma geliştirdi; yani adını taşımayan pek çok saatin içinde de o var. Bir kol saatinde şimdiye kadar yapılmış en hassas ay göstergesi de onun; sapması iki milyon yılda bir gün."
Porta Nigra’nın kütlesel gölgesinde, Roma’nın taşlaşmış geçmişi ile Strehler’in canlı mikro-mimarisi karşı karşıya duruyordu. Biri zamanı bastırmaya çalışan donmuş bir taş yığını; diğeri ise zamanın kemiklerini ve kaslarını o altın kelebeğin kanatlarında sergileyen mikro-mekanik bir şiirdi.
Wilhelm saati geri verirken son sözünü söyledi: "Roma bağlayıcıyı duvarın içine sakladı ve ilk fırsatta söküldü. Bu adam bağlayıcıyı ortaya koymuş. Artık onu sökmek, bakılacak şeyi yok etmek demek."
format_quote"Roma bağlayıcıyı duvarın içine gizledi ve ilk fırsatta söküldü. Strehler bağlayıcıyı ortaya koydu; artık onu sökmek, bakılacak şeyi yok etmek demek."
Hasan Bekmezci