Yirminci yüzyılın başında, İsviçre'nin bir gölünün kıyısında bir çocuk, saatlerce suyun yüzeyini seyrederdi. Gölgeler arasında süzülen sazanların o sabırlı, zarif dansını izler; bir balığın bedeninin suda nasıl büküldüğünü, pulların ışığı nasıl kırdığını ezberlerdi. Bu çocuğun adı Édouard Marcel Sandoz'du.
1881'de Basel'de, ünlü Sandoz ilaç şirketinin kurucusunun oğlu olarak dünyaya gelen Sandoz, servetin ve sanayinin değil, formun ve canlılığın peşine düştü. Bir heykeltıraş ve ressam olarak hayvanları öyle bir üslupla yonttu ki, bronzun ve taşın içine adeta nefes üfledi. Özellikle balıklar ve kuşlar... Onun elinde bir sazan, donmuş bir maden değil, bir an sonra kuyruğunu savurup derinliğe dalacak canlı bir varlıktı. 1971'de öldüğünde, ardında hayvan figürünün en zarif yorumlarından birini bıraktı.
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti. Ve Sandoz ailesinin himayesindeki bir saat evi, Parmigiani Fleurier, bu büyük sanatçı atalarına bir vefa borcu ödemeye karar verdi. Amaç basitti ama neredeyse imkânsızdı: Sandoz'un sazanlarını, bir kol saatinin minik kadranında yeniden hayata döndürmek.
Bir Ailenin Vefası ve Ressam Gözlü Tasarımcı
Parmigiani Fleurier, restorasyon ustası Michel Parmigiani'nin 1996'da kurduğu, İsviçre saatçiliğinin en saf ve en bağımsız evlerinden biridir; markanın arkasındaki Sandoz Aile Vakfı ile Édouard Marcel Sandoz arasındaki kan bağı, bu esere onu sıradan bir saatten çıkaran mahrem bir anlam katar. Eser için markanın kurucu koleksiyonu Toric seçildi: altın orana göre oranlanmış, tırtıklı kenarı ve o zarif damla biçimli kulakçıklarıyla.
Bu göksel projeyi tasarlayan ve tüm zanaatların uyumunu yöneten isim ise Marie Bouttecon oldu. Bir ressamın gözüyle, Sandoz'un heykellerindeki o akışkan çizgiyi alıp bir kadran kompozisyonuna dönüştürdü; hangi sazanın nereye süzüleceğini, nilüfer yapraklarının suyu nasıl böleceğini, turbiyonun havuzun neresinde döneceğini bir suluboya üzerinde tek tek kurguladı. Aşağıdaki tasarım eskizi, bu rüyanın kâğıt üzerindeki ilk hâlidir.
Kadrandaki Havuz: Üç Sazan ve Bir Girdap
Ve rüya gerçek oldu. Kadrana baktığınızda artık bir saat görmezsiniz; berrak bir havuzun suyuna tepeden bakarsınız. Üç sazan, nilüfer yapraklarının arasından süzülerek yüzer; biri size doğru döner, biri derine dalar, biri yaprakların gölgesinde asılı kalır. Ve havuzun kalbinde hiç durmadan dönen turbiyon, suyun canlı girdabıdır; zamanı sayan mekanik kalp, bir su çevrintisine dönüşmüştür.
Bu sahne boyanmadı yalnızca; oyuldu, kesildi, dövüldü ve ateşte pişirildi. Onu var etmek için üç ayrı ustanın, üç ayrı sanatın buluşması gerekti.
Metale Kazınan Su: Eddy Jaquet
İlk usta, daha önce de sayfalarımızda ağırladığımız maître-graveur Eddy Jaquet'ydi. Jaquet, suyu ve nilüfer yapraklarını çamplevé bölgeleri olarak, yani mineyle doldurulacak oyuk havuzlar hâlinde kazıdı ve bu oyukların zeminine, ışığı kıracak ince desenler işledi. Sazanları ise ayrı ayrı ele aldı: her birini kesip çıkardı, kabartma olarak oydu ve kadrandaki özel yuvalarına yerleştirdi; böylece balıklar kadranın üzerinde gerçekten yüzüyormuşçasına bir derinlik kazandı.
Jaquet'nin oymağı yalnızca kadranla sınırlı kalmadı. Kasanın böğürlerine, üç mekanizma köprüsüne ve toka halkasına yarım kabartma nilüfer yaprakları işledi; arka kapağı örten avcı kapağını ise tekrar eden su bitkisi motifleriyle bir bahçeye çevirdi. Metalin her santimi suyun belleğiyle doldu.
Ateşin Kraliçesi: Grand Feu Mine
İkinci sanat, kadrana rengi ve ışığı veren grand feu, yani büyük ateş minesiydi. Bu narin ve tehlikeli işi, İsviçre'nin en usta atölyelerinden L'Officina de l'émail (Vanessa Lecci) üstlendi. Mine, aslında toz hâline getirilmiş renkli camdan başka bir şey değildir; asıl sırrı, o camın metalle ve ateşle kurduğu ilişkide saklıdır.
Jaquet'nin kazıdığı o çamplevé havuzlarına mine sürüldüğünde iki ayrı büyü devreye girdi. Suyun oyuk zeminine sürülen saydam mine, altındaki oyma desenini olduğu gibi gösterdi; flinqué denen bu teknikte, minenin altından yükselen ışık suya gerçek bir derinlik ve hareket kazandırdı. Sazanların bedenleri ise minik bir fırçayla, tıpkı bir minyatür gibi, kat kat boyanarak renklendirildi. Rengin sırrı ise kimyadadır: her renk farklı bir metal oksidinden doğar; kobalt maviyi, bakır yeşili, demir ise toprak tonlarını verir.
Sekiz Yüz Derecede Bir Kumar
Ama mine sürmek işin yalnızca başıdır; asıl sınav fırındadır. Kadran, sekiz yüz ila dokuz yüz derecelik fırına sürülür ve o toz cam eriyip parlak, camsı bir yüzeye dönüşür. Her renk farklı bir sıcaklıkta piştiği için bu işlem defalarca tekrarlanır; en dayanıklı renkler önce, en narin olanlar en sonda. Kimi zaman tek bir kadran, tamamlanana dek onlarca kez ateşe girer.
Ve her fırınlama, aylarca süren emeğin bir anda yok olması riskini yeniden doğurur: tek bir hava kabarcığı, sıcaklıktaki minik bir sapma ya da görünmez bir çatlak her şeyi mahvedebilir. İşte bu yüzden grand feu mine, saatçiliğin en cesaret isteyen sanatıdır; ustanın her fırın kapağını açışı, bir kumarın sonucunu görmek gibidir.
Havuzun Altındaki Dev: Kalibre PF352
Bütün bu sanatın altında ise bir mühendislik canavarı atar. Elle kurmalı PF352 kalibresi, tek bir mekanizmada dört büyük komplikasyonu bir araya getirir: dakika tekrarı, turbiyon, sonsuz takvim ve kronograf. Beş yüz seksen altı parça ve kırk yedi yakuttan oluşan bu mekanizma 3 hertz ritminde atar ve kırk saatlik bir güç rezervine sahiptir.
En zarif ayrıntı ise dakika tekrarında gizlidir. Çoğu çalar saatte sesi başlatan bir yan sürgü vardır; Parmigiani ise bu sürgüyü ortadan kaldırdı. Bu saatte zamanı çanlarla duymak için, Toric'in o tırtıklı kenarını çeyrek tur saat yönünde çevirmeniz yeterlidir. Böylece saatin en teknik işlevi, tasarımının en zarif parçasıyla bütünleşir. Tüm bu evren, 46,7 milimetrelik 18 ayar beyaz altın bir kasanın içine sığdırılmıştır.
Modèle Unique: Tek ve Benzersiz
Saati ters çevirdiğinizde sanatın arka yüzde de sürdüğünü görürsünüz. Eddy Jaquet'nin oyduğu avcı kapağı, yeşil ve mavi kaboşon mine damlalarından örülü bir kafesle bezelidir; üzerinde iki kelime yazar: Modèle Unique. Ve altında bir numara: N° 65066. Bu saat dünyada bir tanedir; ne bir eşi vardır ne de olacaktır.
Suyun Belleği
Yirminci yüzyılın başında bir çocuk, bir gölün kıyısında sazanları seyretmişti. O çocuk büyüyüp o sazanları bronza döktü; ve yarım asır sonra dört usta, onun rüyasını altının, minenin ve ateşin içine bir kez daha hapsetti.
Parmigiani Toric Tecnica Les Carpes de Sandoz, bileğe takılan bir saat değil, akıp giden bir anı durdurma sanatıdır. Kadranındaki sazanlar sonsuza dek yüzmeye, turbiyon sonsuza dek dönmeye devam ederken, siz aslında Édouard Marcel Sandoz'un o gölün kıyısında gördüğü güzelliği seyredersiniz. Su akar, ama belleği altında sonsuza dek kalır.