Güney Pasifik'in tuzlu rüzgârı araştırma teknesinin güvertesini yalayıp geçerken, havada süzülen dalga seslerine yalnızca ahşap masadaki iki kahve fincanının tıkırtısı eşlik ediyordu.
Masada iki farklı bilimsel dünya oturuyordu. Biri hayatını açık denizde devasa deniz memelilerine adamış, Ekim 2017'de Cook Adaları'nda 23 tonluk bir kambur balinanın kendisini bir kaplan köpekbalığından koruduğu o akıl almaz on dakikayı yaşamış bir deniz biyoloğu. Diğeri ise ömrünü okyanusun en narin, en saydam organizmalarına, yani denizanalarına adamış bir araştırmacı.
Biyologların gözü, masanın üzerinde duran ve formuyla adeta radyal bir denizanasını andıran MB&F Horological Machine N°7 Aquapod modelindeydi.
I. Merhametin İmzası: Balina, Köpekbalığı ve İnsan
Denizanası uzmanı parmağıyla saatin kubbe safir camına dokunarak o günü sordu.
format_quote"O günü bana tekrar anlatsana. Bilim dünyası hâlâ bir kambur balinanın insanı kaplan köpekbalığından korumasını altruizm, yani özgecilik mi, yoksa orka saldırılarına karşı evrimleşmiş kör bir koruma içgüdüsü mü diye tartışıp duruyor."
Denizanası Biyoloğu
Tartışmanın iki tarafı da elinde veri tutuyor. Kambur balinaların orkalara müdahale ettiği yüzden fazla olay kayda geçti ve bu müdahalelerin çoğunda korunan hayvan kambur balina yavrusu bile değildi: fok, deniz aslanı, gri balina yavrusu, hatta bir ayçiçeği balığı. Yani davranış kendi türünün sınırını aşıyor. Bunu açıklamak için öne sürülen ihtimal şu: yavrusunu koruma davranışı öyle güçlü kalıplaşmış ki, orka sesi duyan bir kambur balina hedefin kim olduğunu ayırt etmeden araya giriyor.
Diğer taraf ise bunun bir yan etki olamayacak kadar tutarlı olduğunu söylüyor. Çünkü müdahale eden hayvan risk alıyor, enerji harcıyor ve karşılığında hiçbir şey kazanmıyor.
Faturanın büyüklüğü de tartışmanın merkezinde. Kambur balina yılda on binlerce kilometre göç eder ve bu göçün büyük kısmını hiç beslenmeden, sadece yaz aylarında depoladığı yağı yakarak yapar. Yani her fazladan hareket, doğrudan o depodan düşer. Buna rağmen bir orka grubunun sesini duyduğunda saatler süren, yüzeye çıkıp göğüs yüzgeçleriyle vurarak süren bir müdahaleye giriyor. Kaybedecek çok şeyi olan bir hayvanın, kazanacak hiçbir şeyi olmadığı bir işe girmesi, evrimsel muhasebenin zor açıkladığı bir kalemdir.
Kambur balina biyoloğu gülümsedi, bakışlarını engin maviye dikti.
format_quote"Varsın akademi buna soğuk evrimsel terimler uydursun. Ben o gün 23 tonluk o kütlenin beni göğsünün altına alıp yüzeye doğru nazikçe itişinde başka bir şey gördüm: Merhameti Yaratan'ın canlılar arasına nakşettiği o ulu dayanışma ve yardımlaşma fenomenini. Balina, orada sadece bir içgüdüyü değil, varlığın özündeki o merhamet yasasını icra ediyordu."
Kambur Balina Biyoloğu
II. Mikro ile Makronun Dansı: Fitoplanktonlar, Balinalar ve İnsan
Denizanası uzmanı saatin dikey kurgusuna ve merkezinde yükselen uçan tourbillon kafesine bakarak tefekkürü derinleştirdi.
format_quote"Biliyor musun, şu saatin merkezindeki dikey mekanizma bana okyanusun en büyük mucizesini hatırlatıyor. Dünyanın en büyük canlısı olan balinalar ile gözle görülemeyen fitoplanktonların o muazzam iş birliğini. Balinalar derinlerde beslenip yüzeyde dışkıladıklarında, açığa çıkan demir ve azot fitoplanktonları besler. O mikroskobik canlılar ise gezegenimizdeki oksijenin yaklaşık yarısını üretir ve devasa miktarda karbonu okyanus tabanına taşır. En büyük canlı, en küçük canlıyı besler; ikisi birlikte insana nefes olur. Ne muazzam bir denge."
Denizanası Biyoloğu
Bu döngünün literatürdeki adı balina pompasıdır. Mesele sadece gübre değil, yönüdür: demir okyanusun aydınlık üst katmanında kıttır ve fitoplankton tam orada yaşamak zorundadır, çünkü fotosentez ışık ister. Balina derinde beslenip yüzeyde boşaltarak besini yukarı taşır. Aksi yönde ise karbon iner; ölen hücreler ve dışkı taneleri tabana çöker ve karbonu yüzyıllarca orada tutar.
O mikroskobik canlıların en yaygın grubu diyatomlardır ve kabukları silisten, yani camın hammaddesinden yapılmıştır. Deliklerin çapı, kalınlık dağılımı, kafes düzeni: hepsi hem ışığı içeri alacak hem yapıyı ayakta tutacak şekilde ölçülmüştür. Bir mühendisin gözüyle bakıldığında bu bir kabuk değil, optimize edilmiş bir taşıyıcı sistemdir.
Bu sistemin ölçeği kolay hayal edilmiyor. Okyanustaki fotosentez yapan canlıların toplam kütlesi, karadaki bitkilerin kütlesinin yüzde biri kadardır; buna rağmen gezegendeki fotosentezin yaklaşık yarısını onlar yapar. Sebebi devir hızı: bir orman ağacı yüz yıl yaşar, bir diyatom bir hafta. Aynı kütle bir yılda onlarca kez yenilenir. Ve her yenilenme turunda bir miktar karbon aşağıya düşer.
Döngünün son halkası ise balinanın kendisidir. Öldüğünde gövdesi tabana iner ve onlarca ton karbonu yüzlerce yıl orada tutar; bu inen gövdeye balina düşüşü denir ve etrafında yalnızca o gövdeyle beslenen kendine özgü bir canlı topluluğu kurulur. Yani hayvan yaşarken besini yukarı, öldüğünde karbonu aşağı taşıyor. İki yön, tek canlı.
format_quote"Çok doğru. Baksana, denizanaları da öyle değil mi? Biyolojide ölümsüz denizanası dedikleri bir tür var, Turritopsis dohrnii; hücrelerini transdiferansiasyon ile yeniden programlayıp erişkin evresinden geriye, polip evresine dönebiliyor. Genetikçiler ve tıp disiplini bu fenomeni hücre yenilenmesi ve kanser araştırmalarında inceliyor. İnsan aklı, doğadaki bu küçük canlılardan tıbbın ve bilimin kapılarını aralıyor."
Kambur Balina Biyoloğu
Buradaki incelik şu: Turritopsis ölümü yenmiyor, gelişme yönünü tersine çeviriyor. Kendini yeniden programlayan hücre, olgun bir hücre tipinden çıkıp başka bir hücre tipine geçiyor. Avcıya, hastalığa ve fiziksel hasara karşı hiçbir dokunulmazlığı yok; sadece yaşlanma denen tek yönlü yolun bu türde tek yönlü olmadığı anlaşılıyor. Laboratuvarda insan hücrelerini geriye programlamak da tam olarak bu soruyu soruyor.
Bir milimetreyi aşmayan bir canlı, bir hücrenin geçmişini silebiliyor. Yaklaşık bir santimetre çapındaki bir mekanizma ise zamanı yetmiş iki saat boyunca sayabiliyor. Ölçek küçüldükçe iş kolaylaşmıyor, tersine zorlaşıyor.
III. Karanlık Bölme: Aynı Anda Yanan İki Işık
Aynı sohbet iki hafta sonra karada devam etti. Bu kez masa bir derin okyanus akvaryumunun kafesindeydi; camın ardında on binlerce ton su, kahve fincanlarının üzerine mavi bir aydınlık düşürüyordu. İkisi de kahvelerini bitirip galerileri gezmeye başladı.
İlk salonlar yüzey sularına ayrılmıştı. Aurelia aurita, yani ay denizanası, silindirik bir tankta yavaş yavaş nabız atıyordu; şeffaf çanının içindeki dört at nalı biçimli organ, gonadlar, üstten bakıldığında bir armaya benziyor.
Bir sonraki tankta ise denizanası biyoloğunun kendi konusu vardı: Aequorea victoria, kristal denizanası.
format_quote"Şunu hemen düzeltmek isterim, çünkü çok yanlış biliniyor. Bu canlı zifiri karanlık derinliklerin sakini değil; Pasifik'in kuzeydoğu kıyılarında, yüzeye yakın sularda yaşar. Ve ışığını ateş böceğinin lüsiferin ile lüsiferaz ikilisiyle üretmez. Onun içinde bir fotoprotein var: akvorin. Substratı olan koelenterazin zaten proteine bağlı hâlde bekliyor. Tek eksik kalsiyum. Kalsiyum iyonu bağlandığı anda koelenterazin oksitleniyor ve yaklaşık dört yüz yetmiş nanometrede mavi bir foton çıkıyor."
Denizanası Biyoloğu
İşin en güzel kısmı bundan sonrası. O mavi foton dışarı çıkmadan önce ikinci bir proteine çarpıyor: yeşil floresan protein, yani GFP. GFP maviyi yutuyor ve yaklaşık beş yüz dokuz nanometrede yeşil olarak geri veriyor. Canlının dışarıdan yeşil görünmesinin sebebi bu.
Bu iki proteini 1962'de aynı türden ayıran araştırmacı Osamu Shimomura'ydı ve GFP bugün biyolojinin en çok kullanılan aletlerinden biri: bir hücrenin içindeki herhangi bir proteine iliştirildiğinde o proteini canlı dokuda görünür kılıyor. Bu çalışma 2008 Nobel Kimya Ödülü'ne konu oldu. Yani bir denizanasının kendini görünür kılma yöntemi, insanın kendi hücrelerini görünür kılma yöntemine dönüştü.
Galerinin sonunda bir perde vardı ve üzerinde tek bir uyarı yazıyordu: gözünüzün karanlığa alışması iki dakika sürecek.
İçeri girdiklerinde önce hiçbir şey görmediler. Sonra iki şey aynı anda belirdi.
Birincisi tanktaydı. Derin su bölmesinin sakinleri, koyu kırmızı pigmentli Periphylla periphylla ve akrabaları, karanlıkta soluk mavi bir hâle olarak ortaya çıktı. İkincisi kambur balina biyoloğunun bileğindeydi. Aquapod, o güne kadar sadece bir mekanizma olarak baktıkları saat, kadranın rakamlarında ve tourbillonun çevresinde soğuk mavi bir ışıkla yanıyordu.
O kırmızı pigmentin sebebi de tam burada anlaşılıyor. Kırmızı, deniz suyunun ilk on metrede yuttuğu renktir; yani beş yüz metre derinde kırmızı ışık diye bir şey yoktur. Kırmızı bir hayvan orada renk yansıtamaz, dolayısıyla siyah görünür. Derin su canlılarının bu kadar çoğunun kırmızı olmasının sebebi güzellik değil, görünmezliktir. Periphylla'nın koyu kırmızı dokusu ayrıca kendi sindirim boşluğunda parlayan avın ışığını da dışarı sızdırmaz: yemek yerken kendini ele vermemek için perde çekmiş bir canlı.
Ve bu karanlıkta ışığın bir de savunma dili var. Aynı grubun bir başka üyesi, Atolla, saldırıya uğradığında çanının çevresinde dönen bir mavi ışık dalgası yayar. Amaç saldıranı korkutmak değil, çok daha büyük bir avcıyı oraya çağırmak; kendisine saldıran hayvanın avcısını davet ediyor. Denizciler buna hırsız alarmı diyor. Yani okyanusta ışık bazen bir imza, bazen bir çağrıdır.
İki bilim insanı da bir süre konuşmadı. Sonra ikisi birlikte aynı şeyi fark etti: bu iki ışığın rengi neredeyse aynıydı.
format_quote"Ama mekanizmalar aynı değil, tam tersi. Bendeki canlı ışığını kimyasal olarak üretiyor: bir bağ kırılıyor ve foton doğuyor. Yani ışık talep üzerine imal ediliyor, önceden şarj gerekmiyor, neredeyse hiç ısı çıkmıyor. Bedeli şu: her foton bir molekül harcıyor. Tükenen bir kaynak."
Denizanası Biyoloğu
format_quote"Bileğimdeki ise tam tersini yapıyor. O ışığı üretmiyor, ödünç alıyor ve geciktirerek geri veriyor. Malzeme stronsiyum alüminat; içine europyum ve disprosyum katılmış. Gündüz gelen morötesi fotonlar europyum iyonlarındaki elektronları yüksek enerji seviyesine çıkarıyor. Disprosyum ise kristal kafeste tuzak seviyeleri açıyor; elektronlar orada takılı kalıyor. Karanlık çökünce ortam sıcaklığı onları yavaş yavaş tuzaktan salıyor ve her geri dönen elektron aradaki enerji farkını foton olarak veriyor. Hiçbir şey tükenmiyor, sonsuz kere şarj olabiliyor. Ama önce şarj olması gerekiyor ve zamanla soluyor."
Kambur Balina Biyoloğu
İkisini hayret makamına çıkaran şey mekanizmaların farkı değil, sonucun aynılığıydı. Biri kimya, diğeri katıhâl fiziği. Biri molekül harcıyor, diğeri elektron ödünç alıyor. Buna rağmen ikisi de aynı dar renk aralığına, mavi ile yeşil arasındaki o yaklaşık dört yüz yetmiş ile beş yüz yirmi nanometrelik bandına düşüyor.
Sebebi tesadüf değil, iki ayrı fizik yasasının aynı probleme verdiği aynı cevap. Deniz suyu bütün dalga boylarını eşit geçirmez; kırmızı ilk on metrede yutulur, mavi ve yeşil en uzağa gider. Yani suyun içinde görülmek isteyen her şey bu bandı kullanmak zorundadır. İkinci sebep ise gözde: karanlığa uyum sağlamış insan gözü çubuk hücreleriyle görür ve çubuklar yaklaşık beş yüz yedi nanometrede en duyarlıdır. Yani bu renk, hem suyun en iyi taşıdığı hem gözün en iyi gördüğü renktir.
Bir de şu paralellik vardı, ikisi de aynı anda fark etti. Denizanası ışığını çanının içinde üretir; ışık dışarı, dokunun içinden geçerek yayılır. Aquapod'un üç AGT Ultra paneli de kasanın yüzeyinde değil, mekanizmanın içinde durur ve tourbillonu içeriden aydınlatır. İkisi de kendi organını içeriden gösteriyor.
Ve iki sistem arasındaki asıl ortak nokta ışık bile değildi: ikisi de bir şeyi ölçülü tutmak zorundaydı. Denizanası fotonu boşa harcayamaz, çünkü molekül sınırlıdır. Saat de enerjiyi boşa harcayamaz, çünkü zembereğinde yetmiş iki saat vardır. Karanlık bir odada, biri canlı biri değil, iki nesne aynı disiplini uyguluyordu.
IV. Mekanik Anatomi: HM7 Aquapod
Karanlık bölmeden çıkınca iki bilim insanı saatin teknik detaylarını okyanus anatomisiyle kıyaslayarak masaya yatırdı.
Üç boyutlu dikey mimari. HM7 Aquapod, geleneksel yatay mekanizma düzenini reddederek radyal bir denizanası gibi dikey inşa edilmiştir. En alttaki kurma rotorundan en üstteki altmış saniyelik uçan tourbillona kadar bütün organlar aynı merkezî eksen çevresinde eş merkezli dönüyor; saat ve dakika göstergeleri de merkezden dışarıya doğru halkalar hâlinde yayılıyor. Markanın kendi benzetmesi şu: denizanasının beyni yoktur, radyal simetrik bir sinir halkası vardır; Aquapod'un da saat ve dakikayı taşıyan radyal simetrik halkaları var. Rakamlar 5. sınıf titanyum iki disk üzerinde duruyor ve bu diskler abartılı boyutta seramik yataklar üzerinde dönüyor.
Denizanası rotoru. Saatin otomatik kurma rotoru, tek bir titanyum bloktan işlenmiş dokunaçlardan oluşuyor ve altında 950 platin bir sektör taşıyor; ağırlığı veren kısım o. Dokunaçların yüzeyi dönüşümlü olarak parlatılmış ve saten fırçalanmış, üzerlerinde ise Super-LumiNova segmentler var. Yani karanlıkta yanan sadece kadran değil, enerjiyi toplayan organın kendisi.
Yüzen bezel. Burada yaygın bir yanlış var, düzeltmek gerekiyor: bu halka kasaya tutturulmuş içbükey bir parça değil. Tek yönlü dönüyor ama kasadan ayrı duruyor, adeta havada yüzüyor. Ve bir dalış saati iddiası taşımıyor; markanın kendi ifadesiyle HM7 bir dalgıç saati değil, suyla rahat bir saat. Su geçirmezliği 50 metre. Kırmızı versiyonun halkası seramik değil, lazerle kazınmış rakamları ışıklı malzeme ve kırmızı lakla doldurulmuş kırmızı safir kristal; titanyum versiyonlarda mavi seramik ve yeşil safir kullanıldı.
Akışkan ergonomi. Kasa 53,8 milimetre çapında ve 21,3 milimetre yüksekliğinde; küresel bir yapı ve her yüzeyinde safir var. Kasanın altına gizlenmiş oynar kayış bağlantı ayakları, bu boyuta rağmen saatin bileği yumuşak dokulu bir deniz canlısı gibi sarmalamasını sağlıyor. Kasa üç malzemede üretildi: 5. sınıf titanyum, 18 ayar 5N+ kırmızı altın ve 950 platin. Elimizdeki kırmızı versiyon platin, 2019'da yirmi beş adet yapıldı ve tek başına kasası 83 parçadan oluşuyor.
Motor. Titanyum versiyonda 303 parça, platin versiyonda 391; kırk beş taş değil, otuz beş taş. Frekans saniyede iki buçuk devir, yani saat başına on sekiz bin salınım. Güç rezervi yetmiş iki saat. İki kurma tepesi var: soldaki kurar, sağdaki ayarlar.
Bu dikey kurgunun neden zor olduğunu da söylemek gerekiyor, çünkü mesele estetik değil. Klasik bir mekanizmada bütün çarklar iki plaka arasında, tek düzlemde yatar; her milin iki ucu aynı iki yüzeye oturur, dolayısıyla hizalama tek bir düzlemin doğruluğuna indirgenir. Dikey bir yapıda ise her kat kendi taşıyıcısını, kendi köprüsünü ve kendi hizasını ister. Alttaki rotordan gelen enerjinin en tepedeki tourbillona ulaşması için bütün katmanları geçmesi gerekiyor ve her geçişte bir miktar verim kayboluyor. Bir de yükseklik var: 21,3 milimetre yüksek bir gövdede en üst noktadaki denge çarkı, bileğin her hareketinde en uzun kolun ucunda sallanan parçadır. Bu yüzden burada tourbillonun köprüsü safirden yapılmış; hem görünmez olsun hem de o yükseklikte ek kütle eklemesin diye.
Bir de kaynağı: bu saatin fikri bir laboratuvardan değil, bir çocukluk tatilinden geliyor. Maximilian Büsser'in aile tatillerinde bir denizanasıyla karşılaşması, dokunaçlarla enerji üreten üç boyutlu bir saat fikrinin tohumunu atmış.
V. Son Tefekkür
Denizanası biyoloğu saatin kurma tepesini yavaşça çevirdi. Saat ve dakika diskleri safir kubbenin altında dairesel bir ritimle kaydı.
format_quote"İnsanoğlu zamanı hep cetvellerle, karelerle ölçmeye çalıştı. Ama HM7, zamanı okyanusun o akışkan ve dairesel formuna geri vermiş."
Denizanası Biyoloğu
Kambur balina biyoloğu saati bileğine takıp derin maviliklere baktı.
format_quote"Karanlık bölmedeki o iki ışıktan, fitoplanktonların ürettiği nefese; 23 tonluk balinanın koruma merhametinden, tuzak seviyelerinden dönen elektronlara kadar her şey tek bir hakikate işaret ediyor: Kainat, en küçüğünden en büyüğüne kadar muazzam bir akıl, dayanışma ve estetikle dizayn edilmiştir. HM7 Aquapod da işte bu okyanus tefekkürünün bileğe takılan titanyum ve platinden mührüdür."
Kambur Balina Biyoloğu