Franck Muller x Loes Van Delft’in kavisli safir kristal kubbesi aralandığında, astronot elbisesi içindeki Pjipje yerçekiminin zincirlerinden sıyrıldı. O, bir saat kadranına hapsedilmiş sıradan bir figür değil; boyutlar arası katlarda süzülen kozmik bir seyyah, bir hakikat arayıcısıydı. Cebinde Loes Van Delft’in çizdiği mektuplarla, uzayın derinliklerinde hüküm süren beş pop art dâhisine doğru yola çıktı. Amacı; bilinmeyen yerlerde dünyadan çok daha güzel, renkli ve şuurlu varlıkların bulunduğunu keşfetmek ve onlara dünyadan haber vermekti.
İlk durak Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür’dü. Güneş’in yakıcı ışığı altında gümüşi bir aura saçan bu yörüngede, bir ışık sütununun üzerinde oturan Andy Warhol belirdi. Yanında meşhur Campbell’s Çorba Kutusu imgesi duruyordu. Pjipje mektubu uzatırken Warhol kendi eserini işaret etti:
Ben dünyadayken o seri üretim çorba kutularını çizerken insanlara dünyevi kalıplara nasıl sıkıştıklarını gösteriyordum Pjipje. İnsanlar kendilerini o metal kutunun içindeki fabrikasyon bir içerik sanıyordu. Oysa o kutunun kapağı açıldığında ruh serbest kalır. Bak, bu boyutlardaki şuurlu varlıklar metal kutularından kurtulmuş, katıksız bir neşeyle ışıldayan sonsuz ruhlardır.
format_quote"İnsanlar kendilerini o metal kutunun içindeki fabrikasyon bir içerik sanıyordu. Oysa o kutunun kapağı açıldığında ruh serbest kalır."
Hasan Bekmezci
Pjipje Merkür’den puf diye hareket edip roketlerini ateşledi. Önünde devasa bir mesafe vardı; Merkür ile Jüpiter arasındaki yaklaşık 770 milyon kilometrelik o muazzam kozmik boşluğu, ışık hızıyla yaklaşık 43 dakikalık bir uzay-zaman sıçramasıyla aştı. Zamanın kütlesel ağırlığı eridi ve devasa gaz devinin kütleçekim alanına girdi.
Jüpiter’in fırtınalı kızıl atmosferinde Roy Lichtenstein, meşhur Boğulan Kız tablosundaki konuşma balonlarını yıldız tozlarıyla yeniden çiziyordu. Pjipje’nin getirdiği notu okuyup kendi karakterine baktı:
Benim o tablomda çaresizce boğulmayı yardım istemeye tercih eden kızım, dünyevi kaygıların ve sahte dertlerin içinde boğulduğunu sanan insanoğluydu. Oysa o fırtınalı dalgalar dünyada kaldı Pjipje. Bak bu boyutta boğulmak da yok, korku da. Bizi karşılayan şey bir kâbus değil, Sonsuz Merhamet Sahibi’nin çizdiği en renkli, en aydınlık tablodur.
format_quote"Bizi karşılayan şey bir kâbus değil, Sonsuz Merhamet Sahibi’nin çizdiği en renkli, en aydınlık tablodur."
Hasan Bekmezci
Lichtenstein’a veda eden Pjipje, Jüpiter’den puf diye ayrılarak Jüpiter ile Satürn arasındaki yaklaşık 650 milyon kilometrelik mesafeyi ışık hızıyla 36 dakikada katetti ve Satürn’ün büyüleyici halkalarının yörüngesine girdi.
Satürn’ün altın sarısı halkalarında Keith Haring, tuvallerinden fırlamış gibi duran Işıldayan Bebek figürüyle süzülüyordu. Haring, Pjipje’nin uzay elbisesine dokundu:
Çizdiğim o ışık saçan emekleyen bebek var ya Pjipje. İşte o, beden yükünden kurtulmuş saf ruhun ilk hâlidir. İnsan öldüğünde yok olmaz; üzerindeki kaba elbiseyi atar ve o ışıklı bebek gibi ağırlıksız kalır. Bu boyuttaki şuurlu varlıklar ne nefreti bilir ne de kütleçekimini. Sadece Sonsuz Merhamet’in ışığında dans ederler.
format_quote"İnsan öldüğünde yok olmaz; üzerindeki kaba elbiseyi atar ve o ışıklı bebek gibi ağırlıksız kalır."
Hasan Bekmezci
Pjipje, Satürn’ün altın halkalarından puf diye sıyrılıp derin uzaya doğru yol aldı. Satürn ile Neptün arasındaki yaklaşık 2,7 milyar kilometrelik dondurucu mesafeyi, kütleçekim bükülmesiyle yaklaşık 2,5 ışık saatinde aşarak derin maviliğe ulaştı.
Neptün’ün dingin ve derin maviliklerinde Jean-Michel Basquiat, başının üzerinde yüzen o ikonik üç köşeli tacı ile duruyordu. Pjipje’ye gülümsedi:
Ben dünyada o tacı boksörlere, sokaktaki yalnız insanlara takardım; çünkü her ruhun bir krallık taşıdığını sezerdim. Ama asıl tacı, boyut değiştirdiğimizde bizi cezalandıran değil, şefkatle kucaklayan En Merhametli takar. İnsan kendi evinden daha güzel bir saraya geçerken hiç korkar mı?
format_quote"İnsan kendi evinden daha güzel bir saraya geçerken hiç korkar mı?"
Hasan Bekmezci
Neptün’ün atmosferinden süzülen Pjipje, Neptün ile Plüton arasındaki yaklaşık 1,4 milyar kilometrelik boşluğu ışık hızıyla 1,3 saatte aşarak Güneş Sisteminin en uç sınırına vardı.
Plüton ve Kuiper Kuşağı’nın sonsuz benekli yıldız denizinde Yayoi Kusama, Sonsuzluk Benekleri ile kaplı bir uzay dokusunun içinde bekliyordu. Kusama beneklerinden birini Pjipje’nin kaskına kondurdu:
Tuvallerime çizdiğim o milyonlarca benek var ya. Onların her biri evrendeki farklı bir bilincin, şuurlu bir ruhun yansımasıdır. Biz dünyayı tek evimiz sanıyoruz, oysa her bir benek En Merhametli’nin, En Şefkatli’nin sonsuz şöleninde birleşen aydınlık birer candır.
Pjipje, mektupları teslim edip bu kozmik analojileri dinlediğinde uzay elbisesinin içinde derin bir huzur hissetti. Mesafeler yüz milyonlarca kilometre, zaman ışık saatleri olsa da o camın arkasındaki sonsuzlukta korkuya yer yoktu. Bilinmeyen, dünyadan çok daha güzeldi; çünkü o bilinmeyenin arkasında her şeyi renkle, şuurla ve şefkatle kuşatan Sonsuz Merhamet Sahibi vardı.
Bu yolculuğun taşıyıcısı olan saatin kendisi de bir tercümanlık işi. Sahne önce bir tuvale çizildi; sonra o eser, ruhu, oranları ve tam renk paleti bozulmadan kadran ölçeğine indirildi. Bunun için kadrana otuzdan az olmamak üzere kat kat lake sürüldü ve her katın arasında yaklaşık bir saat kuruma beklendi. Yani bileğinizde gördüğünüz derinlik bir baskı değil, üst üste binmiş onlarca saydam katmanın işi.
Kasa, markanın kendi ifadesiyle heykel gibi işlenmiş bir çelik tonneau gövde; kadranın kavisini takip eden safir cam da onun üzerine oturuyor. Kayış, kadranın mavisine ayarlanmış, açık mavi dikişli mavi timsah derisi. Koleksiyon pembe ve mavi olmak üzere iki renkte, her renk de elmaslı ve elmassız iki yorumda sunuluyor; buradaki mavi versiyonun kasasında taş yok ve parlatılmış çeliğin sadeliği kadranın kalabalığını dengeliyor. Saatlere özel bir giclée baskı eşlik ediyor; elmassız yorum 12.650 euro, elmaslı kasa 19.850 euro.
Bu, Franck Muller’ın Loes Van Delft ile birlikte imzaladığı ilk kadın saati.