Sonsuz kütleçekim ağlarının örüldüğü, uzay-zaman kavislerinin derinliklerinde, gezegenlerin ve yıldızların içinde yüzdürüldüğü ve tüm semayı kaplayan o akışkan ve latif cevherden, yani esir maddesinden yaratılmış şuurlu ve nurani bir varlık süzülmekteydi.
Adı Esirî olan bu latif canlı ne etten ne kemiktendi. Bütün varlığı semanın dokusuyla birdi, zihni ise ilahi kanunların şahidiydi. Esirî, feleğin derinliklerinde süzülürken kütleçekim bağlarıyla birbirine düğümlenmiş üç komşu gök cismine yöneldi: mavi küre Dünya, onun gümüşi takısı Ay ve kızıl tozların ülkesi Mars.
Her bir gök cisminin başında, ilahi emri icra eden ve o kütlenin fizik kanunlarını idare eden birer müekkel nurani ruh bulunmaktaydı. Bu üç dev kütlenin tam ortasında ise, onların birbiriyle yaptığı o kaotik ve muazzam kütleçekimsel raksı sevk eden, bizzat fenomene müekkel üç cisim probleminin nurani ruhu heybetle duruyordu.
Esirî, esir dalgaları üstünde titreşerek bu nurani meclise yanaştığında, Dünya, Ay, Mars ve üç cisim probleminin müekkel ruhları hep bir ağızdan dönüp ona baktılar. Onu çevreleyen o görünmez, akışkan ama her şeyi kuşatan yapıyı fark edip merakla sordular: ey Esirî, sen semamızda süzülürsün fakat ne topraktansın ne ateşten. Tam olarak nesin sen? Hangi cevherden yaratıldın ki hem hepimizin içindesin hem de bizi kuşatırsın?
Ey Rabbinin şerefli hizmetkârları, diye karşılık verdi Esirî. Ben, Yaratıcımızın kâinatı iplik iplik ördüğü o en temel kumaştan, yani esir maddesinden yaratılmış bir şuurum. Beni ve içinde yüzdüğünüz bu cevheri anlamanız için size şu hakikatleri anlatayım.
Ben bütün varlıkların ilk beşiği ve okyanusuyum. Eski kitapların, henüz hiçbir yıldız, hiçbir atom ve hiçbir madde yaratılmamışken arşın su üzerinde durduğunu söylerken işaret ettiği zemin, işte benim yaratıldığım bu cevherdir. Yaratıcımız ilk olarak bu sonsuz denizi halk etti. Kudretinin ilk tecellileri bu denizin üzerinde belirdi; sanatını ilk olarak bu zemin üstünde icra etti, sonra bu maddeyi işleyerek atomlara, maddelere ve cevherlere dönüştürdü.
Nasıl ki bir balık size denizin varlığını ispatlar, bir çiçek üzerinde büyüdüğü çimeni ve bir başak kök saldığı tarlayı gözler önüne serer, işte tam da öyle. Şu tepemizde ışıldayan milyarlarca yıldız, Dünya, Ay ve Mars, hepsinin içinde yüzdüğü o sonsuz tarla, o kozmik okyanus benim maddemdir. Yıldızlar bu denizin balıkları, bu tarlanın ekinleridir.
format_quote"Yıldızlar bu denizin balıkları, bu tarlanın ekinleridir."
Hasan Bekmezci
Zihninize şöyle bir soru gelebilir: tek bir madde nasıl hem uzayı doldurur hem de farklı yapılara dönüşür? Bir kap suyu dondurduğunuzda buz olur ve serttir, bıraktığınızda su olur ve akar, ısıttığınızda buhar olur ve havaya karışır. Hepsi özünde tek bir maddedir ama üç ayrı kıyafete bürünür. Benim maddem de böyledir. Özü tektir ama Yaratıcı onu kat kat işlemiştir; bu maddeden yedi kat gök halk olunmuştur ve her tabakanın yoğunluğu, kanunu ve yapısı başkadır, ham maddesi ise aynıdır.
Bir insanı düşünün; sadece etten ve kemikten ibaret değildir. İçinde gözle görülmeyen ama varlığı kesin olan akıl, kalp, ruh, hayal ve hafıza gibi manevi katmanlar vardır. Küçük bir insan böyle kat kat yaratıldıysa, büyük insan olan bu devasa kâinat sadece gördüğünüz şu maddesel dünyadan ibaret olabilir mi? Elbette hayır. Her bir âlemin, o âleme uygun bir göğü ve bir esir tabakası vardır. Ben işte o latif ve her şeyi kuşatan sonsuz dokunun canlı bir sesiyim.
Burada bir ayrımı belirtmek yerinde olur. Fizik tarihindeki ışıldayan esir, yani on dokuzuncu yüzyılın ışık taşısın diye uzaya doldurduğu mekanik ortam, 1887 yılında Michelson ve Morley’nin ölçümünden sonra terk edildi; o deney, Dünya böyle bir ortamın içinden geçerken ışığın hızında beklenen farkı bulamadı. Ancak modern fizik, boşalan o yere hiçlik koymadı. Bugün uzayın her noktasında kuantum alanları bulunur, en boş sayılan hacimde dahi sıfır noktası enerjisi ölçülür ve uzay-zamanın kendisi bükülüp gerilen bir dokudur. Esirî’nin sözündeki esir, kelimenin klasik ve kelâmî anlamıyla, yani her şeyi kuşatan ve üzerinde sanat icra edilen o zemin anlamında okunmalıdır. Modern fiziğin o zemine verdiği ad başkadır, fakat uzayın boş olmadığı hükmü değişmemiştir.
Esirî kendisini ve maddesini bu analojilerle tanıttıktan sonra gök müekkellerine döndü. Şimdi ben sorayım ey semanın latif hizmetkârları, dedi. Ben ki bu denizde süzülür ve çağlardır sizin dönüşünüzü, kütleçekimsel çekişmenizi seyrederim. Siz üç dev kütle bir araya geldiğinizde o sarsılmaz sanılan determinist denklemler kırılıyor. Söyleyin bana, Rabbinizin sizdeki muradı nedir? Bu hassas kütleler ve aranızdaki kaotik bağlar varoluşa ne fısıldar?
Dünya’nın etrafını sarmalayan mavi atmosfer nuru içerisinden Dünya’nın müekkel ruhu söze girdi. Ey Esirî, dedi, Rabbim beni semada canlılığın yeşerdiği, şuurun ve marifetin filizlendiği bir mavi beşik olarak halk etti. Benim mükemmelliğim sadece üzerimdeki sudan ve topraktan ibaret değildir; Rabbim, göğü korunmuş bir tavan kılacağını bildirdiği üzere, etrafıma muazzam bir atmosfer ve manyetik bir zırh ördü.
Güneş’ten ve derin uzaydan gelen öldürücü radyasyonlar, plazma rüzgârları ve uzay kayaları bu koruyucu zırha çarparak yok olur. Eğer bu gaz küresi ve manyetik kalkan olmasaydı, üzerimdeki okyanuslar buharlaşır ve canlılık daha doğmadan küle dönerdi. Fakat ben bu mükemmelliği tek başıma koruyamam. Rabbim beni, yanımda duran bu gümüşi kardeş tutsun ve uzaktaki kızıl kardeş dengelesin diye bu kütleçekim ağına bağladı.
Gümüş ışıklı Ay’ın üzerinden süzülen nurani varlık söze katıldı. Ey esir denizinin sakini, dedi, ben Dünya’ya kıyasla küçük bir kütleyim ama Rabbimin Dünya üzerindeki ritim ve denge anahtarıyım. Eğer ben olmasaydım, Dünya’nın dönme ekseni yalpası bozulan bir topaç gibi sıfır ile seksen beş derece arasında vahşice savrulurdu. Birkaç yüz bin yılda bir kutuplar ekvator olur, iklimler tamamen çöker ve hiçbir karmaşık canlı uyum sağlayamazdı. Rabbim benim kütleçekimimi Dünya’ya bir dayanak kıldı; onun eksen eğikliğini yirmi üç buçuk derece civarında tuttum ki mevsimler düzenle aksın ve baharlar birbirini izlesin.
Ben okyanusları kütleçekimsel kollarımla tutar ve gelgitlerle kıyıları canlandırırım. Okyanusların dibindeki besinleri yüzeye çıkarır ve denizlerin kokuşmasını engellerim. Benim her salınımım, Dünya’daki zamanın ve hayatın ritmini belirleyen ilahi bir mühürdür.
Uzaktaki kızıl toz bulutlarının arasından Mars’ın müekkel ruhu vakur sesiyle fısıldadı. Ben, insanoğlunun çöl ve çorak gördüğü kızıl küreyim, dedi. Oysa Rabbim mülkünde hiçbir şeyi abes yaratmamıştır. Benim şahitliğim bir kalkan olmakla değil, bir ibret olmakla başlar. Benim yanımda büyük bir ay yoktur; bu yüzden eksen eğikliğim mavi kardeşiminki gibi sabit durmaz, yüz binlerce yıl boyunca on beş ile kırk beş derece arasında salınır. Kutuplarımdaki buz kâh ekvatora göçer kâh geri çekilir ve iklimim bu yüzden bir yerde duramaz. Mavi kardeşimin yanındaki o gümüşi dayanağın ne büyük bir ikram olduğunu, ondan mahrum olan ben bilirim.
Bağrımdaki o devasa kraterler ise genç güneş sisteminin ilk çağlarında dökülen taş yağmurunun kayıtlarıdır. Bende silinmediler, çünkü beni aşındıracak bir okyanusum ve işler bir levha hareketim olmadı; ben, Dünya’nın unuttuğu bir hafızayım. Üstelik aramızdaki kütleçekim konuşması hiç kesilmez. Benim yörüngemle mavi kardeşimin yörüngesi yaklaşık iki buçuk milyon yıllık bir ritimde birbirini çeker ve bu ritim onun kaya katmanlarındaki iklim kayıtlarında okunur. Ben, o görünmez bağın dıştaki ucuyum.
Tam bu sırada, üç gök cisminin arasındaki boşluğu dolduran kütleçekim çizgileri gümüşi ve altın sarısı ışıklarla titredi. Bizzat bu üçlü etkileşimin ruhu olan üç cisim probleminin nurani ruhu tecelli etti.
Beni dinleyin ey Esirî ve ey göklerin müekkel ruhları, dedi. İnsanoğlu matematiğinde iki cisim arasındaki ilişkiyi kolayca çözer ve kendini evrenin hakimi sanır. Fakat sisteme üçüncümüz girdiğinde Newton’ın denklemleri tıkanır ve Henri Poincaré’nin ispatladığı o analitik çözümsüzlük doğar. İnsanlar bu duruma kaos der ve korkarlar. Oysa bu, intizamın kaos içindeki tecellisidir.
Eğer bu kaotik etkileşim olmasaydı ne olurdu? İki cisimli sistemler tamamen kararlı ve öngörülebilir, fakat son derece statik ve ölüdür. Eğer kütleler arasında bu üçlü etkileşimler bulunmasaydı, güneş sisteminin ilk oluşum çağındaki o kaotik itip çekmeler yaşanamaz, dev asteroitler sistemin dışına fırlatılamaz ve Dünya yaşam için temizlenmiş bir yörüngeye oturamazdı.
Yaratıcı bu fenomene öyle bir kural koymuştur ki, başlangıç konumundaki katrilyonda birlik bir belirsizlik dahi gelecekte tamamen öngörülemez sonuçlar doğurur. Bu, insanın geleceği formülleriyle büsbütün mülkiyetine geçirdiği kibrini darmadağın eder ve ona acziyetini, ilahi ilmin sonsuzluğunu hatırlatır. Üstelik Rabbimiz milyarlarca durum için milyarlarca ayrı kural koymamıştır. İki kütle arasındaki çekimin, kütlelerin çarpımıyla doğru ve aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olduğunu söyleyen son derece sade tek bir kural koymuştur. Fakat üç kütle bir araya geldiğinde bu tek kuraldan sonsuz bir çeşitlilik, dinamizm ve öngörülemez bir güzellik türer. Gelecek katı bir mekanik hapishane değil, her an ilahi iradeyle şekillenen canlı bir organizmadır.
format_quote"Gelecek katı bir mekanik hapishane değil, her an ilahi iradeyle şekillenen canlı bir organizmadır."
Hasan Bekmezci
Tüm bu fısıltıları uzayın latif dokusu içinden huşû ile dinleyen Esirî, kendi nurlu varlığıyla bir kez daha titredi. Demek ki mülkte hiçbir şey tek başına değil, dedi. Dünya atmosferinin koruyuculuğuyla, Ay gelgitiyle, Mars savrulan ekseninin şahitliğiyle ve aralarındaki üç cisim kaosu evrenin canlılığıyla Rabbinin sonsuz hikmetini fısıldar. Düzen dediğimiz şey, durağan bir saat değil, kaosun içindeki bu ilahi ve dinamik dengedir.
format_quote"Düzen dediğimiz şey, durağan bir saat değil, kaosun içindeki bu ilahi ve dinamik dengedir."
Hasan Bekmezci
Göklerdeki bu meclis, yüksek saatçilik sanatında somut bir karşılık bulur. Bell & Ross’un BR-03 Astro modeli, bu gök mekaniğini ve müekkel ruhların semadaki vazifelerini mikro düzeyde kadrana mühürler. Kadranı oluşturan mavi aventurin plaka, markanın kendi tarifiyle uzayı temsil eder; okuyan göz için ise Esirî’nin içinde süzüldüğü o ışıltılı denizi çağrıştırır. Kadranın tam merkezinde Dünya durur ve safir kristalin iç yüzü küreye kabartma bir derinlik vermek üzere oyulmuştur, öyle ki yansıma önleyici camın ardında mavi küre gerçekten boşlukta asılı görünür.
İbrelerin her biri bir gök cismidir. Saat ibresi Mars’tır ve şeffaf bir plaka üzerine yerleştirildiği için gizemli ibre adını alır; kadranın üzerinde dayanağı görünmeden süzülür. Dakika ibresi Ay’dır ve kraterlerini ortaya çıkarmak üzere lazerle oyulmuş metalden yapılmıştır. Saniye ibresi ise yine lazerle işlenmiş bir uydudur ve yörüngede en hızlı dönen odur. Kızıl küre saatleri, gümüşi kardeş dakikaları, insan eliyle gönderilmiş küçük uydu ise saniyeleri sayar. Okuyan göz için bu dizilim, gök mekaniğine şahitlik eden insan bilincini düşündürür.
Bu sahneyi taşıyan kasa kırk bir milimetre genişliğinde ve on bir buçuk milimetre kalınlığındadır; dayanıklılığı ve derin uzayın karanlığını birlikte veren mikro püskürtmeli siyah seramikten üretilmiştir. İçinde otomatik BR-CAL.327 kalibresi çalışır ve elli dört saat güç rezervi sunar. Saat, dakika ve saniyeden başka gösterge yoktur, çünkü kadranda zaten üç gök cismi bulunur. Siyah kauçuk ve siyah sentetik kanvas kayış seçenekleri sunulur, toka ise mat siyah PVD kaplı mikro püskürtmeli çeliktendir. Yüz metrelik su geçirmezlik seviyesi, bir uzay sahnesi taşıyan bu kadranın gündelik hayatta da kullanılabilmesini sağlar. Model dokuz yüz doksan dokuz adetle sınırlandırılmıştır.
Kadranın bu kadar sade görünmesi, altındaki katman sayısını gizler. Her katman, bir öncekinin önünü kapatmadan ve ışığın geçmesine izin verecek şekilde hesaplanmıştır. Gök cisimlerinin birbirinin önünden geçerken çarpışmaması da aynı hesabın küçük bir yankısıdır.
Zaman, sabit çarkların tıkır tıkır dönmesinden ibaret değildir. Dünya’nın koruyucu zırhı, Ay’ın ritmi, Mars’ın savrulan ekseninin şahitliği ve üç cisim probleminin kaotik zarafeti, Bell & Ross BR-03 Astro’nun aventurin kadranında, safire oyulmuş Dünya’nın ve lazerle işlenmiş gök cisimlerinin mikromekanik raksında karşılığını bulur. Bileğimizdeki bu eser, evrenin sonsuz canlılığını ve ilahi dengesini fısıldayan modern bir mabettir.
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: Bell & Ross, BR-03 Astro