"Necid Çölleri’nde, gece soğuk kumun sırtına uzanıp başını sonsuzluğa çevirdiğinde zamanın ve mekânın boyutu değişir. İnsan eli değmemiş o zifiri karanlıkta Samanyolu bir ışık nehri gibi üzerinize akarken, gözlerinizi ışığı milyonlarca ışık yılı öteden henüz ulaşan bir yıldıza dikersiniz. Ve o an, çölün o ezici sessizliğinde zihninize koca bir tarih çöker:
Ne ihtişamlı medeniyetler gürültüyle gelip sessizlikle geçti bu topraklardan... Ne büyük bilgeler, ne ulu peygamberler bastı bu kızıl kumların üzerine... Acaba bu kadim coğrafyaya hakikatin fısıltısını getiren o insanlar, şu an benim gözlerimi diktiğim şu tek bir yıldıza bakmışlar mıdır? Gökyüzüne hangi açıyla, yüreklerinde nasıl bir dert, melal ve çaresizlikle süzmüşlerdir o bir damla ışığı? Baktıklarında ne düşünmüşler, gecenin bu kimsesizliğinde Yaratan’a ne fısıldamışlardır?
O an kavrarsınız ki; insanoğlunun kurduğu tüm o gururlu şehirler, devasa ordular ve kibirli yapılar, gökyüzünün bu ebedi tavanı altında sadece bir anlık göz kırpışından ibarettir. Hakiki zarafet bir şeyler inşa edip yığmakta değil; hakikat ortaya çıkana kadar ruhundaki, müziğindeki ve zihnindeki tüm lüzumsuz gürültüyü tek tek kazıyıp atmaktadır."
Salondaki loş ışıkta çöl fotoğrafları, çizimler ve henüz kurumuş nota kâğıtları masaya saçılmıştı. Necid Çölleri’ndeki film müziği çalışmasından yeni dönen besteci, elindeki kahve kupasıyla koltuğa çekilmişti. Felsefeci olan eşi, masanın üzerindeki defteri kapatıp gözlerinde derin bir hayranlıkla başını kaldırdı.
"Wow..." dedi eşi, derin bir nefes alarak. "Bu giriş... Gözümün önüne gece gökyüzüne uzanmış, o sonsuzluğun altında kendi varlığını sorgulayan bir adam geldi. Çölde geçirdiğin o bir haftada sadece müzik yazmamışsın; medeniyetin, tarihin ve insan ruhunun üzerindeki o lüzumsuz kibri tek tek soymuşsun. Müthiş bir derinlik bu. Ama devamındaki nota taslaklarında anlayamadığım bir şey var..."
Besteci gülümsedi.
"Nedir o?"
"Görsel notların arasına Mozart’ın Requiem’inden Lacrimosa’yı yazmışsın. Rüzgârın kum tepelerindeki sesi bana Lacrimosa’daki o karanlık, trajik ama son derece dengeli yapıyı hatırlattı diyorsun. Ne demek istiyorsun? Lacrimosa Latincede gözyaşı dolu demek olan bir ölüm ağıtı değil mi? Çölün ortasında o trajik hüzünle dengeyi nasıl bağdaştırdın?"
"Lacrimosa, Mozart’ın kâğıda dökebildiği son sekiz mezürdür," dedi besteci kahvesinden bir yudum alarak. "Kalem elinden düştüğünde eser bir cümlenin ortasında kalmıştı; gerisini ölümünden sonra öğrencisi Süssmayr tamamladı. O sekiz mezür, insan nefesinin durma noktasına geldiği, kıl payı bir hüzün çizgisidir. Yavaş bir on iki sekizliktir, yani nefes gibi sayılır; yaylılardaki o iki notalık iniş bir iç çekişin ta kendisidir. Çölde de gürültülü bir hüzün yoktur. Gündüzün 45 °C’lik yakıcı sıcağı ile gece çöken dondurucu soğuk arasında muazzam bir denge vardır. Rüzgâr kum tepelerinden geçerken çıkan o düşük frekanslı uğultu insana ezilme hissi vermez; aksine Mozart’ın majör ve minör geçişleri gibi insanı dimdik tutar. Çöl bağırmaz, tıpkı Lacrimosa gibi fısıldar."
"Peki ya Bach?" diye devam etti eşi. "Üçüncü gün notunda Goldberg Varyasyonları’ndaki matematiksel düzen diyorsun. Çölün o vahşi sıcağıyla Bach’ın kuralcı matematiğinin ne alakası var?"
"Çölde gece sıcaklık sıfırın altına düştüğünde her şey moleküler düzeyde büzüşür," dedi besteci. "Ayakta kalmak için yapabileceğin tek şey gereksiz tüm hacmi fırlatıp atmaktır. Bach, Goldberg Varyasyonları’nda matematiğin sınırlarını zorlarken aslında doğadaki bu minimalizm kuralını deşifre ediyordu. Otuz varyasyonun tamamı aynı bas hattının üstünde duruyor ve her üçüncüsü, aralığı bir derece açılan bir kanon; yani eser aslında tek bir iskeletin otuz ayrı derisidir. Matematiksel bir sadelik yoksa, çölün o dondurucu gecesinde müzik de yaşayamaz."
Eşi masadaki fotoğraflardan birini çekip çıkardı.
"Peki ya bu?" dedi fotoğrafı ışığa doğru tutarak. "Aman Allah’ım... Bu ne kadar zarif bir şey! Beyaz altından oyulmuş şahlanan bir at bu! İçi tamamen boşaltılmış bir heykeltıraşlık eseri gibi... Ben de istiyorum bundan! Çölün ortasında bunu nerede buldun?"
Besteci gülerek arkasına yaslandı.
"Dördüncü gece ateşin başında bölgedeki canlıların kemik yapılarını inceleyen bir anatomistle tanıştım. Kolunda bu eseri gördüm. Cenevreli usta Kees Engelbarts’ın elinden çıkmış tek nüsha bir saat bu."
"Nasıl yapılmış peki? Detayları anlatsana biraz."
"İçinde modern ve karmaşık mekanizmalar yok; nostaljik, tarihî bir Peseux 330 kalibre çalışıyor. Bu mekanizma saatte 18.000 salınım yapıyor. Yani saniyede tam beş ağır, vakur adım... Tıpkı bir çöl atının ritmik adımları gibi. Yavaş bir balans daha az sürtünür, yağı daha uzun ömürlüdür, parçaları daha geç aşınır. Usta, geleneksel saatçilikteki o ağır metal plakaları eline kıl testeresini alıp tek tek oymuş. Mekanizmanın yük taşımayan her gramını kazıyıp atmış."
Eşi fotoğrafı iyice gözüne yaklaştırdı.
"Peki o at figürü? Fotoğrafta bile ışığı harika yansıtıyor."
"Atın kendisi som beyaz altından mikro keskilerle üç boyutlu bir rölyef olarak oyulmuş. Atın rüzgârda savrulan yeleleri, boyun kasları mikroskop altında el işçiliğiyle biçimlendirilmiş. Atın arkasında kalan o pembe altın zemin ise çekiç darbeleriyle Necid’in dalgalı kum tepelerine dönüştürülmüş. Kesilen metal kenarlar dahi 45 derece açıyla, ahşap çubuklar ve elmas macunuyla ayna gibi parlatılmış."
Eşi felsefi bir derinlikle fotoğrafı süzdü.
"Anatomist ne diyordu peki bu duruma?"
"Anatomist bana dedi ki: Yıllar önce Suudi Arabistan’ın o devasa, kesintisiz kum denizi olan Rub’ül Hali Çölü’nde yaşlı bir Bedevi ile karşılaşmış. Bedevi, küheylanının başını okşayıp bu nizam, bu cüret ve bu mimari tesadüfün bir varyasyonu olamaz demiş."
Eşi heyecanla doğruldu.
"Sen şu an felsefenin en meşhur yaratılış deliline dokundun, farkında mısın? William Paley’in 1802’de yayımladığı Doğal Teoloji’de ortaya koyduğu o meşhur Saatçi Analojisi! Paley der ki: Kırda yürürken ayağınız bir taşa çarpsa, onun hep orada olduğunu düşünebilirsiniz. Ama yerde karmaşık bir saat bulursanız, saat işlemese bile onun zeki bir tasarlayıcısı olduğunu kabul etmek zorundasınızdır. Bir Bedevi’nin çölün ortasındaki atın anatomisine bakıp kurduğu o cümle ile Paley’in teleolojik delili birebir aynı telos, yani amaçlılık fikri!"
Besteci gülümsedi.
"Aynen öyle. Kees Engelbarts saatin içindeki ağır metalleri oyup geriye Peseux 330’un 18.000 salınımlı vakur tıkırtısını bıraktı. Yaratıcı, Arap atındaki her fazlalığı yontup geriye çölün en kusursuz canlısını bıraktı. Ben de müzikteki tüm gürültüyü oyup geriye senfoniyi bıraktım. Sanat da, felsefe de, mekanizma da en sonunda aynı sadeliğe itaat ediyor."
format_quote"Çöl bağırmaz, tıpkı Lacrimosa gibi fısıldar."
format_quote"Hakiki zarafet bir şeyler inşa edip yığmakta değil; hakikat ortaya çıkana kadar ruhundaki, müziğindeki ve zihnindeki tüm lüzumsuz gürültüyü tek tek kazıyıp atmaktadır."
Hasan Bekmezci