Müzayede salonunun loş ve ağırbaşlı atmosferinde, İskender’in kılıçlarından süzülen barış melodisini geride bırakan Dede ve Leo, kadife kaplı sergileme masalarının arasında birkaç adım daha ilerlediler. Leo’nun gözü, iki vitrin ötede duran zifiri siyah zeminli, pembe altın kasalı başka bir nadide esere takıldı.
Leo heyecanla dedesinin elini çekiştirdi:
"A Dede, baksana! Burada da az önceki gibi kılıç ve mızrak sallayan altın adamlar olan başka bir saat var. Bu da mı İskender?"
Dede gülümsedi, büyüteç gözlüğünü düzelterek vitrine yaklaştı. Katalogdaki "Lot 44" ibaresine baktıktan sonra torununa döndü:
"Hayır Leo, bu kadrandaki figürler Makedonyalılar değil; 13. yüzyılda Bozkır’dan çıkıp dünya tarihinin seyrini değiştiren Cengiz Han ve onun Moğol süvarileri. Bu saat Ulysse Nardin Genghis Khan."
"Kaç tane var dede?"
"Otuz. Sadece otuz. Kasa kırk iki milimetre; pembe altın olanın referansı 786-88, platin olanın 789-80. Ama bu saatin asıl özelliği sayısı değil Leo. Saatçilik tarihinde carillon çanını, Westminster dakika tekrarını, tourbillon’u ve otomat figürleri ilk kez tek bir kol saatinin içinde bir arada toplayan parça budur. Yani elimizdeki şey bir varyant değil, bir başlangıç noktası."
"Kadranın zemini ne peki?"
"Oniks. Gerçek taş, boya değil. Tek parça siyah oniks kesilip inceltiliyor, cilalanıyor ve üzerine altın figürler tek tek oturtuluyor. Oniks ışığı yutar; o yüzden altın adamlar karanlığın içinden çıkıyor gibi durur. Bir de şu var: taş kırılgandır, ısıya ve zorlamaya kızar. Bir kadranı taştan yapmak, sabrı malzemenin şartlarına teslim etmek demektir."
Leo, kadrandaki kılıç sallayan altın otomatlara bakarken kaşlarını çattı:
"Peki Cengiz Han kimdi dede? O da mı kılıçla dünyayı fethetmeye çalıştı? Bir insan neden kolunda milyon dolarlık bir sanat eseri olarak böyle savaşçıları taşımak ister ki?"
Dede, müzayede görevlisinin yardımıyla saatin sol tarafındaki dakika tekrarlayıcı sürgüsünü nazikçe çektirdi. O an kasanın derinliklerinden dört farklı tonun kristal berraklığındaki ahengi yükseldi. Westminster Carillon çanları çalarken, kadrandaki 18 ayar altından elle işlenmiş Moğol figürleri ritmik bir zarafetle kılıçlarını ve mızraklarını savurmaya başladı.
"Dört ton mu dedin?"
"Dört. Sıradan bir çalar tekrarda iki gong bulunur: biri saatler için kalın, biri dakikalar için ince. Burada dört ayrı tona akort edilmiş dört çelik gong var; mi, do, re ve sol. Londra’daki kulenin her çeyrekte başka bir cümle söylemesinin sebebi de bu dört notadır. Yani saat sana kaç olduğunu söylemiyor Leo, kaç olduğunu sana çalıyor."
"Peki figürler? Hepsi aynı şeyi mi yapıyor?"
"Bak dikkatli izle. Dört figür var ve her biri başka bir iş yapıyor. Ortadaki ikisi kavisli kılıçlarıyla birbirine giriyor. Sağdaki süvari, atını dört nala sürerken mızrağının ucuyla havada asılı duran o küçük halkayı yakalamaya çalışıyor; bu Bozkır’ın gerçek bir binicilik sınavıdır, dörtnala giderken bir halkayı mızrakla almak. Ve soldaki, en sessiz olan: yere oturmuş, elinde çalgısı, çalıyor. Şimdi düşün Leo: aynı kadranda üç adam savaşırken dördüncüsü müzik yapıyor. Usta bunu tesadüfen koymadı."
format_quote"Bu saat bize savaşı övmek için değil; insanlığın ve tek bir insanın ruhundaki o amansız iç savaşı göstermek için tasarlandı. Cengiz Han dediğin figür, insanlığın aynasıdır."
Hasan Bekmezci
"İşte bak Leo," dedi Dede, gümüşi melodinin eşliğinde konuşarak. "Bu saat bize savaşı övmek için değil; insanlığın ve tek bir insanın ruhundaki o amansız iç savaşı göstermek için tasarlandı. Cengiz Han dediğin figür, insanlığın aynasıdır. 13. yüzyılın dünyasını düşün... Bir yanda Semerkand’ın, Nishapur’un toz duman içinde kalması, milyonlarca insanın kılıçtan geçirilmesi, yakılan medeniyetler... Savaşın o iğrenç, vahşi ve yıkıcı yüzü. Savaş hiç kimseye gerçek bir zafer getirmez Leo; insanlığın ortak hafızasını ve geleceğini kemiren kör bir canavardır."
Leo dinlerken, saatin saat 6 yönünde kesintisiz bir ritimle kendi etrafında dönen tourbillon kafesine kilitlendi. Dede konuşmasını sürdürdü:
"Ama aynı 13. yüzyıl dünyasında, Cengiz Han’ın kurduğu o devasa imparatorluğun öteki yüzüne bak: Yassa Kanunları ile din özgürlüğünü ilan eden, Hristiyan’ın, Müslüman’ın, Budist’in ve Şamanist’in yan yana özgürce yaşamasını güvenceye alan, soyadı ve asaleti değil sadece liyakati esas alan bir düzen... İpek Yolu’nu güvenceye alıp Yam posta ağıyla Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan küresel bir entegrasyon... Yani insanoğlunun içinde hem en korkunç yıkım hem de en ileri düzen yan yana durur."
"O kafes tam olarak ne yapıyor dede?"
"Dakikada bir tam tur atıyor. Saat masanın üzerinde dik dururken yerçekimi denge çarkını hep aynı yönden çeker ve saat şaşar. Kafes döndüğünde o çekim bütün yönlere dağılır; yani hata yok edilmez, ortalanır. Dikkat et, üstünde biçimlendirilmiş bir altın köprü var; kafes havada asılı değil, o köprünün altında taşınıyor. Ve bu kafes oniksin içine açılmış bir pencerede duruyor, yani taşı kesip mekanizmaya bir bakış aralığı bırakmışlar."
format_quote"Atomu parçaladık, uzayın derinliklerine teleskoplar gönderdik, mikro-mekanikte mucizeler yarattık. Ama dönüp bak dünyamıza: İnsanın içindeki o karanlık hırs bastırılmadığı sürece, 13. yüzyıldaki kılıçların yerini bugün füzeler alıyor. Savaşın berbatlığı hiç değişmiyor."
Hasan Bekmezci
Dede parmağıyla saatin zifiri siyah kaplama zeminini işaret etti:
"Bugün 21. yüzyılda yaşıyoruz Leo. Atomu parçaladık, uzayın derinliklerine teleskoplar gönderdik, mikro-mekanikte mucizeler yarattık. Ama dönüp bak dünyamıza: İnsanın içindeki o karanlık hırs bastırılmadığı sürece, 13. yüzyıldaki kılıçların yerini bugün füzeler alıyor. Savaşın berbatlığı hiç değişmiyor. İnsanın içindeki o karanlık nefret, dışarıya yıkım saçmaya her an hazır."
"Peki ya iyilik Dede? İyilik nerede bu saatte?" diye sordu Leo.
"İyilik, saatin melodisinde ve o tourbillon’un dengesindedir," dedi Dede şefkatle. "Ulysse Nardin bu saati yaparken, savaşı kadrandaki minyatür bir otomat hareketine hapsetti. Yani der ki: Kılıçlar ve savaşlar sadece sanatta, müzede ve bir saatin kadranında estetik bir anı olarak kalsın. Gerçek dünyada ise hüküm sürmesi gereken şey hoşgörüdür. Hoşgörü; farklı renklerin, farklı inançların tıpkı bu saatin içindeki çarklar gibi birbirini kırmadan ahenkle dönmesidir. Biri durursa mekanizma kilitlenir."
format_quote"Kılıçlar ve savaşlar sadece sanatta, müzede ve bir saatin kadranında estetik bir anı olarak kalsın. Hoşgörü; farklı renklerin, farklı inançların tıpkı bu saatin içindeki çarklar gibi birbirini kırmadan ahenkle dönmesidir. Biri durursa mekanizma kilitlenir."
Hasan Bekmezci
Dede torununun omzunu tuttu:
"Her insanın içinde iki güç savaşır Leo: Biri yıkmak ve ezmek isteyen o hırslı karanlık; diğeri ise adaletle inşa etmek, anlamak ve bağışlamak isteyen aydınlık. Cengiz Han’ın şahsında ikisi de vardı. Ama bu saat bize nihai hakikati fısıldar: Yerçekiminin dağınık çekimini kendi ekseninde dönerek ortalayan tourbillon gibi, insanın da içindeki nefreti dengeleyecek tek şey hoşgörü ve sevgidir. İnsanın en büyük fethi, dışarıdaki şehirleri değil, kendi içindeki o karanlık hırsı yenmesidir. İyilik hakim gelmek zorundadır; çünkü iyilik dengedir, kötülük ise mekanizmanın kırılmasıdır."
"Bütün bunlar tek bir mekanizmada mı dede?"
"Tek bir mekanizmada. Adı UN-78, elle kuruluyor ve otuz altı taşı var. Dolu kurduğunda yetmiş saat gidiyor. Şunu bir düşün: bir başparmak tırnağından biraz büyük bir alanın içine dört gonglu bir çan düzeni, dört figürü ayrı ayrı oynatan bir otomat takımı ve dakikada bir tur atan bir kafes yerleştirilmiş. Üç gün boyunca ona hiç dokunmasan bile, sen istediğinde o adamlar yine kılıç kaldıracak."
format_quote"Yerçekiminin dağınık çekimini kendi ekseninde dönerek ortalayan tourbillon gibi, insanın da içindeki nefreti dengeleyecek tek şey hoşgörü ve sevgidir. İnsanın en büyük fethi, dışarıdaki şehirleri değil, kendi içindeki o karanlık hırsı yenmesidir. İyilik hakim gelmek zorundadır; çünkü iyilik dengedir, kötülük ise mekanizmanın kırılmasıdır."
Hasan Bekmezci
Westminster melodisi son vuruşunu yapıp sustuğunda, altın savaşçılar kadranda durdu. Geride sadece saat 6 yönünde hiç durmadan, yerçekimine meydan okuyarak dönen aydınlık bir tourbillon kaldı. Leo, dedesinin elini daha sıkı tutarak bir sonraki vitrine doğru yürümeye başladı.
Saatçilik Sanatı ve Teknik Detaylar
Moğol savaşçı otomatları: Siyah oniks zemin üzerine 18 ayar altından el işçiliğiyle oyulmuş dört figür, dakika tekrarlayıcı devreye girdiğinde zil sesleriyle senkronize hareket eder. Görev dağılımı şöyledir: ortadaki iki savaşçı kavisli kılıçlarıyla dövüşür, sağdaki süvari dörtnala giderken mızrağıyla havada asılı halkayı yakalamaya çalışır, soldaki figür ise yere oturmuş çalgısını çalar.
Westminster carillon dakika tekrarı: Standart iki gong yerine dört ayrı tona akort edilmiş çelik gong ve dört mikro tokmak kullanır. Notalar mi, do, re ve sol; çeyrekler bu dört notanın farklı dizilimleriyle bildirilir. Kasa aynı zamanda rezonatör olarak çalışır, bu yüzden platin nüsha altın nüshadan daha kısık duyulur.
Tourbillon: Saat 6 konumunda, oniks kadranda açılmış bir pencerenin içinde ve biçimlendirilmiş bir altın köprünün altında dakikada bir tam tur atar. Yerçekiminin yol açtığı konum hatalarını yok etmez; bütün yönlere dağıtarak ortalar.
Siyah oniks kadran: Zemin boya ya da kaplama değil, tek parça kesilip inceltilmiş ve cilalanmış gerçek oniks taşıdır. Işığı yuttuğu için altın figürler karanlıktan çıkıyormuş gibi görünür.
UN-78 kalibre: Elle kurmalı, 36 taşlı. Otomat hareketlerini, dört gonglu Westminster düzenini ve tourbillon regülatörünü tek merkezden yönetir; dolu kurulduğunda yaklaşık 70 saat çalışır.
Referans ve seri: 786-88 pembe altın, 789-80 platin. Kasa 42 mm. Otuz adet üretildi. Saatçilik tarihinde carillon, Westminster dakika tekrarı, tourbillon ve jaquemart otomatlarını tek bir kol saatinde ilk kez bir arada toplayan model budur.