"İnsanlar simyanın sadece değersiz metalleri altına çevirmek olduğunu sanırlar. Oysa gerçek simyacılar bilir ki, ateşin üstündeki metal arındıkça asıl dönüşen şey o metali tutan zihindir. Evrendeki her hareket, her tıkırtı, aynı görünmez hiyerarşinin parçasıdır."
İskenderiye Kütüphanesi’nin taş kemerli terasında, Akdeniz’den gelen ılık akşam rüzgârı masadaki çay fincanlarını serinletiyordu. Karşılaştırmalı edebiyat profesörü Julian, kucağındaki sararmış sayfalı Simyacı’yı okşadı, derin bir nefes alıp sayfaları açtı ve boğazını temizleyip okumaya başladı.
"Simyacılar yıllarını laboratuvarlarında metalleri saflaştırmakla geçirirdi. Kurşuna bakıp bu metal de bir gün altın olacak derlerdi; çünkü evrendeki her şeyin tek bir evrensel dille yazıldığına ve doğadaki her varlığın kendi kemaline ermek istediğine inanıyorlardı. Metali ateşte eritip saflaştırırken aslında kendi ruhlarındaki tortuyu temizliyorlardı. Büyük Yapıt dedikleri şey yalnızca kurşunu altına çevirmek değildi; maddenin bağrında uyuyan o gizli ritmi, yani Evrenin Ruhu’nu ortaya çıkarmaktı."
Julian başını kaldırdı. Yanında oturan gökbilimci ve kuramsal fizikçi Gabriel gözlerini kapatmış, rüzgârı dinliyordu. Hafifçe gülümsedi ve kitaba hiç bakmadan, kelimeleri tane tane ezberden söylemeye başladı.
"Şu bölümü hatırlıyor musun Julian? Zihnime kazınmıştır: evren tek bir el tarafından yazılmıştır. O el olmasaydı ne yıldızlar yörüngelerinde dönebilir, ne denizler kabarabilir, ne de insan kalbi çarpmayı sürdürebilirdi. Çünkü evrendeki her hareket, o tek elin yazdığı mektubun harflerinden biridir. Bir simyacı için gökyüzündeki gezegenlerin dizilimi ile bir laboratuvar tüpündeki cıvanın hareketi aynı şeydi. Gezegenler, gökyüzünde dönen saatlerdir."
Julian şaşkınlıkla gülümsedi. "Ezberinde olduğunu bilmiyordum. O zaman dinle, iki sayfa arkasından ne geliyor."
"Bilge adam, sarayını gezmeye gelen gence içinde iki damla yağ olan bir kaşık verdi ve sarayımı gez ama bu iki damlayı dökme, dedi. Genç adam döndüğünde sarayın hiçbir güzelliğini görememişti; çünkü yalnızca kaşığa bakmıştı. Bilge onu tekrar gönderdi. Bu kez genç bütün saraya hayran kaldı, ama döndüğünde kaşıktaki yağ dökülmüştü. Bilge gülümsedi: hayatın sırrı, kaşıktaki iki damla yağı dökmeden dünyanın bütün harikalarını görebilmektir."
Gabriel oturduğu yerde doğruldu ve o hikâyenin devamını, yine ezberden söyledi.
"Rüzgâr, Güneş ve Çöl aynı dili konuşur. Rüzgâr Çöl’e der ki: ben evrenin her yerini dolaştım, Mısır piramitlerinden Güneş’in doğduğu ufka kadar, ve gördüm ki her şey Evrenin Ruhu’na itaat ediyor; zaman dediğimiz şey bu dönüşümün bir illüzyonundan ibaret. Çöl cevap verir: benim üstümdeki her kum tanesi gökyüzündeki bir yıldıza denk düşer. Bizler aynı mektubun farklı harfleriyiz."
Julian kitabı masaya bıraktı. "Dört bölüm. Biri okunan, biri ezberden söylenen, sonra yine okunan ve yine ezberden dökülen. Bir gökbilimcinin zihninde bu kitabın meşale gibi yanması büyüleyici."
Gabriel gözlerini denizin karanlığına dikti.
"Çünkü o kitaptaki kaşıktaki iki damla yağ metaforu bir saat ustasının ve bir astronomun varoluş gayesidir. Gökyüzünün o göz alıcı düzenini izlerken, bileğinde taşıdığın mikroskobik dişlilerin dengesini bozmamak. Gerçek simya budur."
"Peki bu simya mikromekanik dünyasında nasıl gerçeğe dönüştü?"
"İki bin yıl önce bir Yunan dâhisi gökyüzünün devasa dilini bronz dişlilerin diline çevirdi," dedi Gabriel. "Ve modern zamanlarda İsviçre saatçiliğinin en kural tanımaz simyacısı olan Mathias Buttet çıkıp o antik mirası aldı, bilekte tıkırdayan bir gök simülasyonuna dönüştürdü."
Modern Zamanların Simyacısı: Mathias Buttet
Julian büyüteci eline alırken Gabriel anlatmaya devam etti.
"Mathias Buttet, geleneksel İsviçre saatçiliğinin steril duvarlarını yıkan bir radikal. BNB Concept günlerinden Hublot’nun araştırma geliştirme direktörlüğüne uzanan kariyerinde amacı hiçbir zaman yalnızca zamanı göstermek olmadı."
"Peki Antikythera işine nasıl girdi?"
"Orijinal düzeneğin tomografi taramaları yayımlandığında. O taramalar, iki bin yıl deniz suyunda kalıp taşa dönüşmüş bir bronz yığınının içindeki her dişi, her mili tek tek görünür kılmıştı. Buttet o görüntülere baktı ve şunu söyledi: bunu bir müze camının arkasından çıkarıp bileğe takılabilir bir sanata dönüştüreceğim."
"Ve dönüştürdü."
"Önce büyüğünü yaptı. 2012’de Hublot, orijinalin çalışan bir yorumu olan Antikythera mekanizmasını tamamladı. Ama işin en güzel kısmı burada başlıyor. Hublot’nun başkanı Jean-Claude Biver, bu mekanizmadan yalnızca dört adet üretileceğine karar verdi. Bir tane fazla değil. Hiçbir ticari girişim yok, dedi; proje güzel kalmalı."
"Dört tanesi nerede?"
"Birincisi Paris’teki Sanatlar ve Meslekler Müzesi’nde sergilendi. İkincisi 5 Nisan 2012’de Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi’ne resmen girdi ve orijinal parçaların yanına, aynı vitrine kondu. Yunanistan Kültür Bakanlığı ve müze müdürü Nikolaos Kaltsas oradaydı. Bir arkeoloji müzesinin bir saat manüfaktürünü koleksiyonuna mekanizma sergilemeye davet etmesi tarihte ilk kez oluyordu. Üçüncüsü, orijinal düzeneğin korunmasına destek olsun diye Atina müzesi yararına açık artırmaya çıkarıldı. Dördüncüsü ise İsviçre’de, onu yapan saatçilerin yanında kaldı."
"Yani satılık olan tek bir tanesi bile yok."
"Simyanın tanımı buydu zaten. Metali altına çevirmek değil, çeviren adamı değiştirmek."
"Peki o mekanizma neye benziyordu?"
"Kolda taşınacak bir şey değildi ve zaten öyle bir iddiası yoktu. Kırk dokuz virgül dokuza elli milimetrelik titanyum bir kasa, yirmi virgül sekiz milimetre kalınlık. Elle kurmalı, saatte yirmi bir bin altı yüz salınım, yüz yirmi saat güç rezervi. Gösterge olarak yalnızca saat, dakika ve tourbillon."
"Bu kadar mı? Bir Antikythera için az değil mi?"
"Kadranda az, arkada çok. Arka tarafı çevirdiğinde iki büyük spiral kadran görüyorsun ve asıl mesele orada. Orijinal düzeneğin arka yüzündeki iki spiral neyse bunlar da o: biri Meton döngüsü, on dokuz yılda iki yüz otuz beş ay, yani ay takviminin güneş takvimine oturduğu nokta; öteki Saros, iki yüz yirmi üç ay, yani tutulmaların tekrar ettiği ritim. Buttet’in yaptığı şey bir saatin arkasına iki gösterge koymak değildi; iki bin yıllık bir bilgisayarın mimarisini bir kasaya sığdırmaktı."
Kadranın İçindeki Göksel Tiyatro
"Ve sonra damıttı," dedi Gabriel. "Dört adetlik müze mekanizmasından, gerçekten kola takılabilecek bir şey çıkardı: MP-08 Antikythera SunMoon. Bu kez yirmi adet üretildi ve bu kez satıldı."
Julian büyüteçle kadranın derinliklerine indi ve kaşlarını çattı. "Kadranın etrafındaki halkanın üstünde tuhaf semboller var. Zodyak, sinodik ay, siderik ay. Bana bunları bir edebiyatçının, hatta sıradan bir insanın bile ilk görüşte anlayacağı kadar basit anlatır mısın?"
Gabriel çay bardağını kenara koydu.
"Önce zodyak. Bunu gökyüzündeki on iki duraklı devasa bir tren hattı gibi düşün. Güneş bir yıl boyunca gökyüzünde belli bir yol izler ve o yolun arka fonunda duran on iki büyük takımyıldıza zodyak burçları denir. Güneş her ay bir durağa uğrar. Şu halkanın dış çemberinde ayların adları, iç çemberinde takımyıldızların adları ve simgeleri kazınmış. İçerideki bir çark, güneş ibresini bu on iki duraklı hatta üç yüz altmış beş virgül yirmi dört günde bir tur attırıyor."
"Peki neden tam sayı değil?"
"Çünkü doğa bize tam sayı vermedi. Bir yıl üç yüz altmış beş günden çeyrek gün fazladır ve takvimlerin bütün tarihi, o çeyreği nereye saklayacağımızın tarihidir."
"Ya sinodik ve siderik ay?"
"Dairesel bir koşu pisti hayal et," dedi Gabriel. "Siderik ay, Ay’ın uzaydaki sabit bir yıldızı referans alarak Dünya çevresinde attığı tam üç yüz altmış derecelik turdur. Yaklaşık yirmi yedi buçuk gün. Koşucunun pistteki çizgiye geri dönmesi gibi düşün."
"Ve sinodik?"
"Ay pistte koşarken Güneş boş durmuyor; o da yıl boyunca pistte ileri doğru kayıyor. Ay eski çizgisine vardığında Güneş öne kaçmış oluyor. Ay’ın Güneş ile yeniden aynı hizaya gelmesi, yani yeni ayın olması için iki gün küsur daha koşması gerekiyor. Böylece siderik ay yirmi yedi buçuk gün, sinodik ay yirmi dokuz buçuk gün eder."
"Ve bu iki günlük fark saatin içinde nasıl duruyor?"
"Yan yana iki ayrı dişli oranı olarak. Buttet ikisini birbirine bağlamış. Şunu unutma: bir mekanizmada iki farklı periyot birbirine bağlandığında ortaya bir vuruş çıkar ve gökyüzündeki bütün olaylar aslında o vuruşlardır. Tutulmalar da, dolunaylar da, mevsimler de."
"Peki şu yuvarlak açıklık?"
"Ay evresi. Ama dikkat et, bu bir küre değil. Diskin üstüne açılmış düz bir pencere ve altındaki disk döndükçe aydınlık yüzden karanlık yüze geçiyor. Antikythera’nın orijinalinde de böyleydi zaten: yarısı gümüş, yarısı siyah küçük bir küre vardı ve dönerek evreyi gösteriyordu. Buttet burada ondan farklı bir yol seçmiş, üç boyutlu bir küre yerine gök haritasının kendi üstüne yerleşen bir açıklık kullanmış. Sebebi basit: bu kadranda ay evresi tek başına bir gösterge değil, gök haritasının bir parçası. Küre koysaydı haritayı delmesi gerekirdi."
"Bir de şunu fark ettim," dedi Julian büyüteci kaydırırken. "Halkadaki takımyıldızları saydım, on iki değil on üç tane var."
"Ve bence bu saatin en cesur kararı," dedi Gabriel. "Terazi ile Yay arasına OPH kısaltmasıyla Ophiuchus, yani Yılancı yerleştirilmiş. Güneş gökyüzündeki gerçek yolu üzerinde her yıl yaklaşık on sekiz gün boyunca Yılancı’nın sınırları içinden geçer. Astroloji bunu yok sayar, çünkü on iki eşit dilimlik düzeni bozar. Hublot gökyüzünü değil, geleneği düzeltmeyi seçmiş. Bileğinde astrolojik değil astronomik bir zodyak taşıyorsun."
"Kurma nasıl yapılıyor? Kadran tarafında kurma kolu göremiyorum."
"İki tane var ve ikisi de kasanın yanlarında, kanat gibi kalkan koruma kapaklarının altında saklı," dedi Gabriel. "Biri saati kuruyor ve ayarlıyor, öteki astronomik göstergeleri senkronize ediyor. Kapağı kaldırmadan hiçbirine dokunamıyorsun. Bu iki şeyi birden çözüyor: kasanın sertliği bozulmuyor ve yanlışlıkla gök haritasını kaydırma ihtimalin kalmıyor. Böyle bir düzeneği yeniden ayarlamak servise gitmek demektir."
"İçeride ne var?"
"HUB9008 adı verilen, elle kurmalı bir kalibre. İki yüz doksan beş parça, otuz yedi taş, saatte yirmi bir bin altı yüz salınım. İki zemberek ve yüz yirmi saat, yani tam beş gün rezerv. Kadranın alt yarısında da bir tourbillon dönüyor."
"Neden iki zemberek?"
"Çünkü bu kadranda sürekli dönen üç ayrı yük var: tourbillon kafesi, gök haritası diski ve iki astronomik ibre. Tek zemberekle yürütürsen ilk gün ileri, son gün geri giden bir saat elde edersin. Depoyu ikiye böldüğünde tork eğrisinin düz kısmı uzuyor."
"Kasa?"
"Otuz beş virgül iki milimetrelik, kare gövdeli titanyum. Dört köşesinde Hublot’nun tescilli H biçimli vidaları var ve bunlar süs değil, camı ve arka kapağı tutan gerçek bağlantılar. Su dayanımı otuz metre. Arka kapakta NEO ANTIKYTHERA yazıyor, altında da yirmilik seriden kaçıncısı olduğu."
Gabriel masadaki saatin safir camından yansıyan ışığa baktı, derin bir nefes aldı.
"İşte dostum Julian. Milattan önce ikinci yüzyılda yapılmış, birinci yüzyılda batan bir geminin yükü olarak Ege’nin dibine inmiş ve 1901’de sünger avcıları tarafından bulunana kadar iki bin yıl deniz suyu emmiş o paslı bronz yığınını almak; sonra onu bileğe takılan ve gökyüzünün ritmini hesaplayan bir mekanik abideye çevirmek. Saatçilik tarihinin gördüğü en radikal simya eylemi budur."
"Ve kaşıktaki iki damla yağ?"
"Dökülmedi," dedi Gabriel. "Adam bütün sarayı gezdi, iki bin yıllık bir makineyi baştan kurdu, dört tanesini yaptı ve hiçbirini satmadı. Sonra oturup ondan giyilebilir bir tane damıttı. Kaşığa da baktı, saraya da."
format_quote"Simyanın tanımı buydu zaten. Metali altına çevirmek değil, çeviren adamı değiştirmek."
format_quote"Adam bütün sarayı gezdi ve kaşıktaki iki damla yağı dökmedi."
Hasan Bekmezci