Fırın salonunda saat gece yarısını geçmişti ve içeride konuşmak için sesi biraz yükseltmek gerekiyordu. Duvar boyunca dizilmiş silindirik potaların içinde iki bin santigrat dereceyi aşan bir sıcaklık vardı ve gözetleme camlarından bakıldığında turuncu bir göl görülüyordu.
Kristal büyütme mühendisi ekranın başındaki sayıya baktı. Bugün saatte üç milimetre, dedi. Daha hızlı çekersek kristalin içinde gerilme kalıyor ve o gerilme sonradan kesilirken çatlak olarak geri geliyor. Yani acele etmenin bedelini aylar sonra ödüyorsunuz.
Yanındaki kozmolog cama yaklaştı ve erimiş kütleye baktı. Buradaki malzeme nedir, diye sordu.
Alüminyum oksit, dedi mühendis. Saf hâlde beyaz bir tozdur. Eritip yavaşça soğutursanız atomlar kendiliğinden tek bir düzene girer ve dev bir tek kristal oluşur. Biz ona safir diyoruz. Renkli olması gerekmez; doğadaki mavilik birkaç yabancı atomdan gelir.
Kozmolog bir süre sessiz kaldı ve sonra gülümsedi. Sizin burada yaptığınız işin evren ölçeğinde bir öncülü var, dedi. Hem de en eskisi.
Kozmolog anlatmaya başladı ve fırının uğultusu cümlelerin altında kaldı.
Bir yıldız ömrünü tamamlarken çekirdeğinde ürettiği elementleri uzaya dağıtır, dedi. Alüminyum da bu elementlerden biridir. O malzeme bir gaz ve toz bulutunun içinde milyonlarca yıl dolaşır. Bulut kendi ağırlığı altında çökmeye başladığında ortası ısınır, kenarları döner ve ortaya bir disk çıkar.
O disk başlangıçta o kadar sıcaktır ki içinde katı hiçbir şey bulunmaz. Her şey gazdır. Sonra soğumaya başlar. Ve soğuyan bir gazdan ilk katılaşan madde, en yüksek sıcaklıkta yoğuşabilen maddedir.
Yani bizim potanın içindeki şey, diye sordu mühendis.
Tam olarak o, dedi kozmolog. Alüminyum ve kalsiyum oksitleri. Bu bileşikler yaklaşık bin yedi yüz derece civarında katılaşır ve o sıcaklıkta demir hâlâ gazdır, silikat hâlâ gazdır, su zaten buhardır. Yani güneş sistemimizin ilk katı taneleri korindon ve akrabalarıdır. Bunu tahmin etmiyoruz; elimizde delili var. Bazı göktaşlarının içinde beyaz, düzensiz lekeler bulunur ve bu lekeler kalsiyum ile alüminyum bakımından son derece zengindir. Radyoaktif saatlerle yaşları ölçüldüğünde dört milyar beş yüz altmış yedi milyon yıl çıkar. Bugüne kadar elimize geçmiş en yaşlı katı maddeler bunlardır.
Mühendis potaya döndü ve uzun süre baktı. Demek burada yaptığımız şey bir tekrardır, dedi.
Bir tekrardır, dedi kozmolog. Yalnızca çok daha aceleci bir tekrar.
format_quote"Güneş sistemimizde katılaşan ilk madde alüminyum oksitti. Hublot, adını başlangıçtan alan bir saatin kasasını tam olarak o maddeden üretti."
Hasan Bekmezci
Safirin saydam olmasının nedeni çoğu kişinin sandığı gibi arılık değildir. Bir maddenin ışığı geçirip geçirmediğini, elektronlarının bir sonraki enerji basamağına atlayabilmesi için ne kadar enerji gerektiği belirler.
Görünür ışığın taşıdığı enerji iki ile üç elektronvolt arasındadır. Alüminyum oksit kristalinde ise bir elektronu yerinden oynatmak için gereken enerji bunun üç katından fazladır. Gelen foton kristalin içine girer, onu uyandıracak hiçbir kapı bulamaz ve öteki taraftan hiçbir şey kaybetmeden çıkar. Camın saydamlığı da aynı ilkeye dayanır. Metal parlaktır çünkü elektronları serbesttir ve foton daha yüzeyde soğurulup geri yansıtılır.
Doğadaki mavi safir ise bu kusursuz düzenin içine sızmış birkaç yabancı atomun eseridir. Kristal örgüsünde yan yana oturmuş bir demir ve bir titanyum atomu bulunduğunda, bir elektron ikisi arasında yer değiştirebilir. Bu yer değiştirme için gereken enerji tam olarak kırmızı ışığın enerjisine denk gelir. Kırmızı soğurulur, geriye mavi kalır. Bir taşın rengi, milyonda birkaç atomun komşuluk ilişkisinden doğar.
Bir saat kasasını bu malzemeden üretmek ise bambaşka bir mesele haline gelir. Safirin sertliği Mohs ölçeğinde dokuzdur ve ondan sert olan tek doğal madde elmastır. Bu yüzden safir kesilmez, aşındırılır. Her yüzey elmas tozuyla kaplı takımlarla saatler boyunca işlenir. Karmaşık bir kasanın tek bir parçası için harcanan süre yüzlerce saati bulur ve işlemin herhangi bir anında oluşan tek bir mikro çatlak bütün parçayı ıskartaya çıkarır.
Kozmolog konuyu değiştirdi ve cebinden telefonunu çıkarıp bir görsel açtı. Ekranda klasik bir mermer büst duruyordu ve büstün omzuna, hiçbir açıklama yapılmadan, mavi aynalı bir cam küre yerleştirilmişti.
Bunu neden gösteriyorsunuz, diye sordu mühendis.
Çünkü bu saatin kadranının ortasında aynı küre var, dedi kozmolog.
O küre bir bahçe süsüdür. Amerika’da ve Avrupa’da yüz yıldan uzun süredir bahçelere, çiçek tarhlarının ortasına aynalı camdan küreler konur. Jeff Koons çocukluğunu geçirdiği kasabada bu kürelerden çok gördü ve yıllar sonra onları sanatının merkezine aldı. Klasik heykellerin ve eski usta tablolarının önüne birer mavi küre yerleştirdi.
O kürenin işlevi sanat tarihini gölgelemek değildir. Küre aynadır ve önünde duran kişiyi yansıtır. Yani bir tabloya bakarken kendinizi de o tablonun içinde görürsünüz. Koons bu fikri şöyle özetler: insan bir sanat eserinin karşısında yalnızca izleyici değildir, aynı zamanda onun bir parçasıdır. Mavi renk ise onun için bir gezegeni, uzaydan bakıldığında görünen tek mavi noktayı hatırlatır.
Mühendis başını salladı. Ve şimdi o küre bir saatin ortasına konuluyor, dedi.
Üstelik altında dönen bir mekanizmayla birlikte, dedi kozmolog.
Kadranın merkezinde duran şeye tourbillon denir ve yaklaşık iki yüz yirmi beş yıl önce Abraham Louis Breguet tarafından patentlenmiştir. Çözmeye çalıştığı sorun şudur: bir saatin kalbindeki denge çarkı ve spiral, mükemmel dengede olsalar bile yerçekiminin etkisi altında farklı konumlarda farklı hızlarda salınır. Saat dik dururken bir hızda, yatarken başka bir hızda çalışır.
Breguet bu sorunu yenmeye çalışmadı. Onu ortalamayı seçti. Eşapmanı ve denge çarkını dönen bir kafesin içine yerleştirdi. Kafes bir dakikada bir tur attığında, yerçekiminin yarattığı hatalar bir turun içinde birbirini götürür. Yani tourbillon yerçekimini yenmez. Ona sırayla bütün yönleri gösterir.
Bu saatteki tourbillonun asıl zorluğu ise konumundan gelir. Kadranın tam ortasındadır ve uçan tipdedir; yani üstünde onu tutan bir köprü bulunmaz, yalnızca alttan desteklenir. Bir mekanizmanın merkezi, geleneksel olarak akrep ve yelkovanın milinin oturduğu yerdir. O yer dolu olduğunda ibreler için yer kalmaz.
Hublot bu sorunu ibreleri tamamen kaldırarak çözmüştür. Kubbenin çevresinde iç içe geçmiş dört halka döner. İçteki iki halka saati ve dakikayı taşır, dıştaki iki halka ise indeksleri oluşturur. Halkaların tamamı 18 ayar beyaz altındandır ve üzerlerine bagetkesim pırlantalar ile mavi safirler oturtulmuştur. Zamanı okumak için ibrenin ucuna değil, halkanın üzerindeki işaretin hangi noktaya geldiğine bakılır.
format_quote"Bir tourbillon yerçekimini yenmez. Ona sırayla bütün yönleri gösterir ve hataların birbirini götürmesini bekler. Bu, mühendisliğin en sabırlı biçimidir."
Hasan Bekmezci
Merkezde bir tourbillon varsa ve dışarıda dönen halkalar zamanı taşıyorsa, geriye tek bir soru kalır: bu mekanizma nasıl kurulur ve ayarlanır.
Alışılmış çözüm kasanın yan yüzeyine bir kurma tacı yerleştirmektir. Ancak safirden üretilmiş bir kasada yan yüzey, bütün nesnenin görsel bütünlüğünü taşıyan yerdir. Oraya bir metal parça oturtmak, saydamlığın anlamını bozar.
Bu yüzden kurma tacı kasanın arkasına taşınmıştır. 5. derece titanyumdan üretilen arka kapakta yan yana duran iki katlanır kol bulunur. Biri kaldırıldığında mekanizma elle kurulur, öteki kaldırıldığında zaman ayarlanır. Kullanım bittiğinde her ikisi de kapağın içine yatırılır ve yüzey yeniden düzleşir.
Mekanizmanın adı HUB9014’tür ve bu, markanın merkezi tourbillon taşıyan ilk otomatik kalibresidir. Kurma kütlesi mekanizmanın ortasında değil, çeperinde döner. Çevresel rotor adı verilen bu düzenlemenin tek amacı görüştür; klasik bir rotor mekanizmanın yarısını örterken, çevrede dönen bir kütle hiçbir şeyi gizlemez. Denge çarkı saniyede üç salınım yapar ve güç rezervi altmış saattir. Su geçirmezlik otuz metredir, ki bu ölçüdeki bir safir kasa için beklenebilecek en makul değerdir.
Sayılar bu saatin ne olduğunu değil, ne kadar zor olduğunu anlatır. Kasa kırk dört milimetre çapındadır ve yirmi milimetre kalınlığındadır. Bileziği de safirdir ve üç sıra baklayla kurulmuştur; titanyum bir katlanır kopçayla kapanır. Üretim otuz adetle sınırlıdır ve fiyat dört yüz seksen sekiz bin dolar civarındadır.
Bu rakamın büyük bölümü kadranda görünen taşlardan değil, görünmeyen fireden gelir. Safir bilezik, birbirine hareketli biçimde bağlanacak onlarca parçanın tek tek işlenmesini gerektirir ve her bakla aynı aşındırma sürecinden geçer. Bir baklada çıkan çatlak bütün seti bekletir. Böyle bir nesnenin fiyatı, üretilenlerin değil üretilemeyenlerin toplamıdır.
Mühendis fırın salonunda konuşurken bunu kendi diliyle söylemişti: biz bir kristali büyütürken onunla pazarlık edemeyiz. Ona ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman veririz. Acele eden, kristali değil kendisini kaybeder.
Gecenin sonuna doğru ikisi fırın salonundan çıktılar ve dışarıdaki soğukta durdular. Gökyüzü açıktı.
Bir şey söyleyeceğim, dedi mühendis. Yıllardır bu potaların başındayım ve bugüne kadar bu işe hiç böyle bakmamıştım. Ben bir malzeme üretiyorum sanıyordum.
Bir malzeme üretiyorsunuz, dedi kozmolog. Ama o malzemenin ilk örneği sizden dört buçuk milyar yıl önce üretilmişti ve onu üreten şey bir fırın değildi. Soğuyan bir gazın içinde, kendisine verilmiş bir sıcaklık eşiğine gelen atomlar bir araya geldi ve düzene girdi. O düzeni ne atomlar seçti ne de biz koyduk. Biz yalnızca aynı koşulları yeniden kurmayı öğrendik.
Mühendis başını kaldırdı ve yıldızlara baktı. Yani bir kol saatinin kasası, bu evrende katılaşmış ilk maddeyle aynı bileşik, dedi.
Aynı bileşik, dedi kozmolog. Ve o saatin ortasında yerçekimini ortalamaya çalışan küçük bir kafes dönüyor. Yerçekimi, bu hikâyedeki bütün maddeyi bir araya toplayan kuvvetin ta kendisidir. Yani nesne, kendisini var eden kuvvetle hesaplaşan bir düzenek taşıyor.
format_quote"Nesnenin ortasında yerçekimini ortalayan bir kafes dönüyor. Yerçekimi ise bu hikâyedeki bütün maddeyi ilk kez bir araya getiren kuvvetin ta kendisidir."
Hasan Bekmezci
İçeri dönmeden önce kozmolog son bir cümle kurdu.
İnsanın zamanı ölçmek için kullandığı ilk araç gökyüzüydü, dedi. Sonra gölgeyi, sonra suyu, sonra kumu kullandık. En sonunda metalden çarklar yaptık ve onları bileğimize taktık. Bugün geldiğimiz noktada, elimizdeki nesnenin kasası evrenin ilk katı maddesiyle aynı bileşikten, ortasındaki kubbe bir sanatçının kendi çocukluğundan aldığı bir bahçe süsünden, içindeki kafes ise iki yüz yıl önce bir saatçinin yerçekimine karşı bulduğu bir hileden geliyor.
Bir nesnenin içinde bu kadar farklı zaman ölçeğinin toplanabilmesi bana hep tuhaf gelmiştir. Dört buçuk milyar yıl, bir çocukluk anısı ve bir dakikalık dönüş. Üçü de aynı kadranın üzerinde duruyor.
Mühendis kapıyı açtı ve içeri girerken cevap verdi. Belki de bir saatin asıl işi budur, dedi. Saati göstermek zaten kolay. Zor olan, bakan kişiye kaç farklı zamanın içinde yaşadığını hatırlatmaktır.