"1912’nin karanlık bir Zürih gecesinde Albert Einstein, masasındaki karalamaların arasında uyuyakaldı. Rüyasında devasa bir tiyatro sahnesindeydi. Tiyatronun zeminindeki tahtalar kırılıyor, oyuncular havada süzülüyor, duvarlardaki saatlerin akrepleri çıldırmış gibi farklı hızlarda dönüyordu. Düşerken çığlık attı; çünkü ne tutunacak bir zemin vardı ne de zamanı ölçecek sabit bir ritim. Uykusundan ter içinde uyandığında, insanlığın bin yıldır güvendiği o sarsılmaz gerçekliğin aslında koca bir illüzyon olduğunu anladı: uzay kımıldamaz bir sahne değildi, zaman ise her yerde aynı tıkırdayan bir saat değildi. Kütle dokuyu büküyor, zaman o çukurun içinde esniyordu. İşte bu bükülmüş evrende zamanı yerçekiminin amansız baskısından kurtarmak, mikromekaniğin üç boyutlu bir hürriyet çığlığıdır."
Tayland’ın Koh Samui adasında, tropik palmiyelerin gölgesinde turkuaz deniz hafifçe kıyıya vuruyordu. Sahildeki ahşap şezlonglarda uzanan iki eski dost, kozmolog Prof. Dr. Edward ve termodinamik uzmanı Prof. Dr. Theo, ellerindeki hindistan cevizi sularını yudumlarken kıyıya düşen ağır bir tropik meyvenin kumda bıraktığı derin çukuru izliyordu.
Edward, gözünü o çukurdan ayırmadan söze girdi.
"Biliyor musun Theo, Einstein o rüyalardan uyanmadan önce fizik dünyası çok basitti. Isaac Newton bize her şeyi öğretmişti: uzayı devasa ve sarsılmaz bir tiyatro sahnesi, zamanı ise evrenin her yerinde aynı hızda tıkır tıkır işleyen mutlak bir duvar saati olarak görüyorduk. Newton’un evreninde iki olayın aynı anda olup olmadığı tartışılmazdı; kimin baktığından bağımsız bir gerçekti."
"Peki bu rüyayı bozan adam, Maxwell kimdi Edward? Nereden çıktı bu adam ve ışık hızının evrendeki tek sabit olduğunu nasıl buldu?"
Edward doğruldu.
"James Clerk Maxwell, 1800’lerde elektrik ile mıknatısı tek bir kuram altında birleştiren dâhi. İşin en büyüleyici kısmı şu: Maxwell ışık hızını eline bir kronometre alıp fener yakarak ölçmedi. Masa başındaydı."
"Nasıl yani?"
"Laboratuvarda o güne kadar ölçülmüş iki katsayı vardı. Birincisi, elektriğin boş uzayda ne kadar kolay yayıldığını gösteren sayı. İkincisi, manyetik alan çizgilerinin boş uzaydan ne kadar kolay geçtiğini gösteren sayı. Bunları boşluk dediğimiz kumaşın elektriksel esnekliği ve manyetik sertliği gibi düşün. İkisi de bir bobinle, bir kondansatörle, bir mıknatısla, tamamen bu dünyaya ait aletlerle ölçülmüştü; hiçbirinin gökyüzüyle ilgisi yoktu."
"Ve sonra?"
"Maxwell denklemlerini yazdığında şunu gördü: değişen bir elektrik alanı manyetik alan doğuruyor, değişen manyetik alan da elektrik alanı. İkisi birbirini doğura doğura boşlukta bir dalga gibi ilerliyor. Peki hangi hızla? Hesabı yaptığında karşısına tek bir sonuç çıktı: hız, yalnızca o iki katsayının çarpımının kareköküne bağlıydı. Yani boşluğun kendi dokusuna. Laboratuvardaki sayıları yerine koydu ve saniyede yaklaşık üç yüz bin kilometre buldu."
"Ve o sayı zaten biliniyordu."
"Gökbilimcilerin yıllardır Jüpiter’in uydularını izleyerek ölçmeye çalıştığı ışık hızıydı. Maxwell o an ışığın ne olduğunu anladı: ışık bir elektromanyetik dalgadır. Ama asıl bomba şuydu. Formülde senin hızın yok. Kaynağın hızı da yok. Yalnızca boşluğun özellikleri var. Yani evrenin kumaşı o hızı çivilemiş; sen ne yaparsan yap değiştiremezsin."
"İnanılmaz. Peki Einstein tam olarak nerede tıkandı?"
"Hız dediğin şey yolun zamana bölümüdür," dedi Edward. "Saatte yüz kilometre giden bir arabadan öne doğru bir top fırlatırsan, dışarıdan bakan biri topun hızını arabanın hızıyla senin atış hızının toplamı olarak görür. Newton fiziği bunu söyler ve günlük hayatta hiç şaşmaz. Ama aynı arabanın farını yaktığında, dışarıdaki gözlemci ışığın hızını arabanın hızıyla toplamıyor. Aynı sayıyı ölçüyor."
"Bu mantıksız."
"Bir şeyden vazgeçmedikçe mantıksız. Einstein iki yıl boyunca hangi şeyden vazgeçmesi gerektiğini aradı. Sonunda şunu gördü: eğer bölme işleminin sonucu herkes için aynıysa ve bölünen değişiyorsa, bölen de değişmek zorundadır. Yani yol ile zaman esnemek zorundadır. Sen hızlandıkça senin saatin yavaşlar ve senin metren kısalır; tam da ışık hızı sabit kalsın diye. Bunlar hesabı kurtarmak için uydurulmuş numaralar değil, ölçülebilir gerçeklerdir. Bugün GPS uyduları bu düzeltmeyi yapmasa, konumun günde on kilometre kayardı."
"Peki ya yerçekimi? Newton’un G sabiti ile Einstein’ınki arasındaki fark ne?"
"En basit anlatımı şu," dedi Edward. "Newton için yerçekimi, Dünya ile Ay arasına gerilmiş görünmez ve esnemez bir ip gibiydi. Kütle büyüdükçe ip kalınlaşır; G sabiti de o ipin ne kadar kuvvetle çektiğini söyler. Bu ipin bir sorunu vardı: haber anında gidiyordu. Güneş şu an yok olsaydı, Newton’a göre Dünya aynı saniyede yörüngesinden çıkardı. Bilgi, sonsuz hızla yol alıyordu."
"Ve Einstein bunu kabul edemezdi."
"Çünkü Maxwell hiçbir şeyin ışıktan hızlı gidemeyeceğini söylemişti. O yüzden ipi kesti. Ortada ip yok, dedi; evren gergin bir trambolindir ve G sabiti o kumaşın esnekliğidir. Trambolin tahta gibi sert olsaydı, üstüne Güneş’i koysan bile bükülmezdi ve hiçbir gezegen yörüngeye giremezdi. İncecik tül gibi olsaydı, en ufak çakıl bile kumaşı deler, evren doğar doğmaz kara deliğe dönüşürdü."
"Peki gezegen neden dönüyor o zaman?"
"Trambolinin ortasına dev bir gülle koy. Kumaş çöker. Kenardan yuvarladığın bilye, gülle onu bir iple çektiği için değil, bükülmüş kumaşta gidebileceği başka düz yol kalmadığı için o çukurun etrafında dönmeye başlar. Ve şu ayrıntıyı sev: Güneş şimdi yok olsaydı, çukur bir anda değil, dalga dalga düzelirdi ve o dalga bize sekiz dakikada ulaşırdı. Tam olarak ışığın hızıyla. Newton’un ipini kesen şey buydu."
Theo tebessüm ederek kolunu kaldırdı. Pembe altın fıçı kasadan yansıyan safir parıltısı Edward’ın gözünü aldı. Kasanın kalbinde, tropik rüzgârın ortasında bağımsız bir uydu gibi üç ayrı eksende birden dönen bir mekanik kütle süzülüyordu.
"Harika anlattın Edward. Peki bu bükülmüş trambolinin içinde duran bir mekanik saat ne yaşar?"
"İki ayrı şey," dedi Edward. "Biri gerçek ama ölçülemeyecek kadar küçük, öteki küçük ama ölçülemeyecek kadar büyük. Birincisi göreliliğin kendisi: çukurun dibinde zaman daha yavaş akar. Bileğindeki saat, kafandaki saatten biraz daha yavaş işliyor. Ama bu fark günde saniyenin milyarda biri kadar; hiçbir mekanik saat bunu göremez."
"Ve ikincisi?"
"İkincisi kaba kuvvet. Yerçekimi, o saatin içindeki balans çarkını her an tek bir yöne doğru çekiyor. Saat dik dururken balansın ağırlık merkezi milin tam ortasında değilse, çark bir yarım turda yerçekimiyle beraber, öteki yarım turda ona karşı döner. Sonuç: saat pozisyona göre hız değiştirir. Mekanik saatçiliğin iki yüz yıllık baş belası budur ve gündelik hayatta göreliliğin milyarlarca katı büyüklüktedir."
Theo saatini çıkarıp ahşap sehpanın üstündeki kadife örtüye bıraktı.
"İşte bu, o sapma çukurlarına verilmiş üç boyutlu yanıt. Franck Muller Vanguard Revolution 3 Skeleton."
Edward masadaki büyüteci alıp saatin içine odaklandı. "Aman Allah’ım. Şu mikroskobik mimariye bak. Anlat bana bunu."
"Önce neyi çözmeye çalıştığını anlayalım," dedi Theo. "Klasik tourbillonu Breguet 1801’de patentledi. Fikir basit: balansı ve eşapmanı bir kafesin içine koy, kafesi dakikada bir tur döndür. Böylece balansın ağırlık merkezi bir dakika içinde bütün yönleri gezer ve yerçekiminin bir yönde yaptığı hatayı öbür yönde yaptığı hata götürür. Hata sıfırlanmaz; ortalaması alınır."
"Ve bu yetmiyor."
"Yetmiyor, çünkü tek eksenli bir kafes yalnızca kendi dönme düzlemi içindeki hataları ortalar. Bir cep saatinde bu yeterliydi; cep saati yelek cebinde hep dik durur. Ama kol saati öyle değil. Gece komodinin üstünde kadranı yukarı bakarak yatar ve o pozisyonda kafes, balansı hep aynı yönde tutar. Yani tek eksenli tourbillon, saatin günün üçte birini geçirdiği pozisyonda hiçbir işe yaramaz. Breguet’nin çözümü, Breguet’nin bilmediği bir kullanım biçiminde çuvallıyor."
"Ve Revolution 3 ne yapıyor?"
"Üç kafesi iç içe geçiriyor. En içteki kafes balansı kendi merkezinde altmış saniyede bir tur döndürüyor; bu klasik tourbillonun ta kendisi. Orta kafes o birinci kafesi bütünüyle alıp başka bir eksende sekiz dakikada bir tur attırıyor. Dış kafes ise ikisini birden kucaklayıp bir saatte üç yüz altmış derece çeviriyor."
"Sonuç?"
"Bir saatlik bir pencerede balansın ağırlık merkezi, bir kürenin yüzeyindeki hemen hemen her noktadan geçiyor. Tek eksenli kafes bir daire çizer; üç eksenli kafes bir küre tarar. Yerçekimi vektörü artık bir düzlemde değil, uzayın üç boyutunda ortalanıyor."
"Bir benzetme ver."
"Fırtınada savrulan bir geminin pusulası. Pusula, iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir askının, yani kardan mafsalının içinde durur. Gemi hangi yöne yatarsa yatsın halkalar dönerek pusulayı yatay tutar. Buradaki mantık aynı, ama amaç ters. Kardan mafsalı pusulayı sabit tutmak için döner; bu kafes ise balansı hiçbir yönde sabit bırakmamak için döner. Biri hareketi yutuyor, öteki hareketi dağıtıyor."
"Peki bunun bedeli ne?"
"Ağır," dedi Theo. "Bir saatin eşapmanı normalde yalnızca balansı sürer. Burada eşapman üç ayrı kafesi de döndürmek zorunda. Üstelik bunlar durmadan hızlanıp yavaşlayan kütleler değil; sürekli dönen, sürekli enerji yiyen kütleler. Bir de her kafesin kendi ağırlığı var ve bu ağırlık dengelenmezse kafesin kendisi bir yerçekimi hatası kaynağına dönüşür. Yani üç kafesin üçü de ayrı ayrı, mikron mertebesinde dengelenmek zorunda. Yerçekimini çözmek için kurduğun makine, yanlış dengelenirse yeni bir yerçekimi problemi üretir."
"Ve enerjiyi nereden buluyor?"
"İki yerden. Birincisi kütleyi azaltmak. Plakalar ve köprüler iskelet hâline getirilmiş; buradaki boşaltma bir süsleme tercihi değil, bir zorunluluk. Dönen bir kafesteki her gram, eşapmanın her saniye taşımak zorunda olduğu bir yüktür. Bunu devasa taş bir bina yerine Eyfel Kulesi’nin içi boş çelik iskeleti gibi düşün; ya da bir kuşun içi petek gibi boşaltılmış ama kırılmayan kemikleri gibi. Malzeme kaldırıldığında dayanım kalmaz sanılır, oysa doğru yerden kaldırıldığında ağırlık gider, dayanım kalır."
"İkincisi?"
"Daha büyük bir depo. İçeride tek zemberek yok, iki tane var ve birlikte iki yüz kırk saatlik, yani tam on günlük rezerv veriyorlar. Normal bir saatte kırk sekiz saat standarttır; buradaki beş katı. Sebep lüks değil, aritmetik: üç kafesi çevirmenin faturası ödenmek zorunda."
"Frekans?"
"Saatte on sekiz bin salınım, yani saniyede iki buçuk devir, balans saniyede beş kez itiliyor. Modern standartlara göre yavaş ve bu da bilinçli. Bir balans ne kadar hızlı salınırsa saniyede o kadar çok enerji harcar. Frekansı düşürdüğünde tasarruf ettiğin bütçe doğrudan kafeslere gidiyor. Bu saatte hız, dayanıklılığa çevrilmiş."
"Kadrandaki şu iki küçük yay ne?"
"En sevdiğim ayrıntı," dedi Theo. "Onlar saati göstermiyor. Tourbillonun kendi dönüşünü gösteriyorlar. Sağdaki yayın üstünde sekiz dakika ekseni yazıyor ve orta kafesin sekiz dakikalık turunun neresinde olduğunu söylüyor. Soldaki yayda altmış saniye ekseni yazıyor ve iç kafesin dakikalık turunu izliyor. İkisi de retrograd: ibre yayın sonuna geldiğinde bir yay tarafından bir salisede başa fırlatılıyor. Bir spor arabanın devir saatinin kırmızıya değince sıfıra düşmesi gibi."
"Nasıl geri fırlıyor?"
"Salyangoz kam denen bir parçayla. Yükselen bir sarmal rampa ve sonunda dik bir uçurum. Rampaya yaslanan küçük bir parmak, kam döndükçe yavaşça tırmanıp ibreyi ilerletiyor; uçurumun kenarına geldiği anda ayağının altındaki zemin bitiyor ve gerilmiş yay onu dibe çekiyor. Ve şunu düşün: bu iki gösterge saatin ne kadar doğru çalıştığını söylemiyor, ne kadar uğraştığını söylüyor. Kadranda bir yerde saatin kendi çabası okunuyor."
"Bir de üstteki yay var."
"O güç rezervi. Solda power reserve, sağda ten days yazıyor. Yani on günlük depo, boşalırken kadranın üstünde geriye doğru sayıyor."
"Kasa?"
"Vanguard fıçı kasa, elli beş virgül dokuza kırk altı milimetre. Tanıtım versiyonunda malzeme Grade 2 titanyum ve üstü siyah PVD kaplı. Grade 2, alaşımsız yani ticari saflıkta titanyum; Grade 5’ten daha yumuşak ve daha kolay şekil alıyor, bu ölçekte ve bu eğrilikte bir kasa için önemli bir ayrıntı. Bileğe otursun diye kasa iki yönde birden bombeli."
"Ve o kubbe?"
"Ön ve arka camların ikisi de safir ve ikisi de küresel olarak bükülmüş. Bu göründüğünden zor bir iş. Safir Mohs sertlik ölçeğinde dokuz, yani elmastan sonra en sert malzeme; kesmek, oymak ve parlatmak için yalnızca elmas takım kullanabilirsin. Düz bir safir camı işlemek zaten pahalıdır; içbükey ve dışbükey yüzeyleri aynı anda tutturulmuş bir kubbe apayrı bir iştir. Ama zorunluydu: kafes o kadar yüksek ki düz bir camın altına sığmıyor."
"Kaç tane yapılıyor?"
"Numaralanmış bir seri olarak ilan edilmedi, ama üretim mikroskobik. Fiyatı yarım milyon doların üstünde ve saat, tourbillon için beş yıllık garantiyle, kapağı motorla açılan özel bir kutunun içinde teslim ediliyor. Şu ayrıntıyı da sev: kayış kırmızı Alcantara ve rengi tesadüfi değil, mekanizmadaki alüminyum göstergelerin anodize kırmızısıyla eşleşiyor."
Edward büyüteci bıraktı, derin bir nefes alarak Koh Samui’nin sonsuz denizine baktı.
"Maxwell uzayın elektrik ve manyetik dokusundan ışık hızını çıkardı. Einstein o sabitlik uğruna uzayın ve zamanın büküldüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Franck Muller ise o bükülmüş uzay zamanın ortasında, üç boyutlu bir mekanik kasırgayla yerçekimini dize getirdi."
"Bir düzeltme yapayım," dedi Theo saati yeniden bileğine takarken. "Dize getirmedi. Yerçekimi hâlâ orada, hâlâ balansı çekiyor ve bir an bile durmuyor. Bu üç kafesin yaptığı tek şey, çekmenin yönünü sürekli değiştirmek. Yani hatayı yok etmiyorlar; hatanın hiçbir yerde birikmesine izin vermiyorlar. Bu saat sana zamanı söylemiyor, bir kanunla nasıl kavga edilmeyeceğini söylüyor."
format_quote"Tek eksenli tourbillon, kol saatinin gecenin üçte birini geçirdiği pozisyonda hiçbir işe yaramaz."
format_quote"Hatayı yok etmiyorlar; hatanın hiçbir yerde birikmesine izin vermiyorlar."
Hasan Bekmezci