Kopenhag Teorik Fizik Enstitüsü’nün ahşap kaplı loş kütüphanesinde, masanın üzerine saçılmış kozmoloji haritaları ve termofizik grafiklerinin arasında iki eski dost oturuyordu. Biri ömrünü evrenin başlangıcındaki düzensizliğe ve zamanın okuna adamış kozmolog Prof. Dr. Messi; diğeri ise makro sistemlerdeki enerji dönüşümlerini inceleyen termodinamik uzmanı Prof. Dr. Ronaldo.
Messi, önündeki kahve fincanından bir yudum alıp derin bir iç çekti.
"Biliyor musun Ronaldo, bazen evrenin bu hassas dengesi karşısında dehşete düşüyorum," dedi. "Entropi üzerine çalışırken doğanın her kapalı sistemde kaçınılmaz bir düzensizliğe, bir çürümeye aktığını görüyoruz. Tıpkı sert bir rüzgârda darmadağın olan bir yapboz kutusu gibi. Kutuyu bin kere de sallasan o parçalar asla kendiliğinden birleşip orijinal resmi oluşturmaz. Veya bir bardak suya damlatılan bir damla mavi mürekkep gibi. Mürekkep molekülleri suya dağılır ama hiçbir zaman kendiliğinden toplanıp tekrar o tek damlanın içine geri girmez. Düzen bozulmaya, enerji niteliğini kaybetmeye mahkûmdur."
Ronaldo gülümsedi. "Peki seni dehşete düşüren ne Messi? Bu zaten doğanın temeli."
"Beni dehşete düşüren, bu amansız bozunmanın ortasındaki o akıl almaz hassas ayar," dedi Messi ve masadaki kâğıda birkaç evrensel sabit yazdı.
"Işık hızı. Tam olarak saniyede 299.792.458 metre. Şuna dikkat et: bu sayı ölçülmüş değil, tanımlanmış. 1983’ten beri metreyi ışık hızından türetiyoruz; yani artık ışık hızını ölçmüyoruz, onunla cetvel yapıyoruz. Peki yüzde bir bile daha hızlı olsa ne olurdu? Einstein’ın formülüne göre bir yıldızın kütlesinden ne kadar enerji üreteceği, ışık hızının karesiyle çarpılır. Bunu ateşe atılan odunun yanma hızı gibi düşün. Işık hızı birazcık artsaydı, yıldızların içindeki o nükleer soba tıkır tıkır uzun yıllar yanmak yerine, depodaki tüm benzinin tek bir kibritle bir anda havaya uçması gibi bütün enerjisini saniyeler içinde tüketirdi. Evren doğduğu anda kapkaranlık kalırdı."
"Planck sabiti. Kuantum dünyasındaki enerji paketçiklerinin boyutu. Bunu evreni ören tuğlaların standart ölçüsü gibi düşünebilirsin. Eğer biraz büyük olsaydı, o paketler devasa boyutlara ulaşırdı; bir evin duvarını normal tuğla yerine kaya parçalarıyla örmeye benzerdi. Atomlar o kadar kaba olurdu ki hiçbir molekül esnekçe birleşip DNA veya canlı doku oluşturamazdı. Biraz küçük olsaydı, tuğlalar un ufak olur, atomlar kendi üzerlerindeki çekime dayanamayıp içe çökerdi."
"Yerçekimi sabiti. Bunu bir trambolinin gerginliği gibi düşün. Sabit birazcık büyük olsaydı, trambolinin ortasına dev bir gülle koymuş gibi olurduk; yıldızlar ve galaksiler kendi ağırlıklarına dayanamaz, evren daha emekleme çağındayken her şey birbirinin üzerine çöker ve kapkaranlık bir kara deliğe dönüşürdü. Birazcık küçük olsaydı, trambolin tahta gibi sertleşirdi; gaz bulutları ve toz taneleri birbirini çekip sıkışamaz, hiçbir yıldız asla ateşlenemezdi."
"Ve ince yapı sabiti. Atom çekirdeği ile elektronlar arasındaki mıknatıs gücünün ölçüsü; kabaca yüz otuz yedide bir. İki güçlü mıknatısın veya cırt cırtlı bandın birbirine yapışma oranı gibi düşün. Bu güç birazcık yüksek olsaydı, çekirdek etrafında dönmesi gereken elektronları bir hırsız gibi kendine çekip yapıştırırdı; elektronlar hareket edemeyince atomlar arası bağlar kurulamaz, kimya diye bir şey olmazdı. Zayıf olsaydı, elektronlar rüzgârda yaprak gibi savrulup çekirdeği terk ederdi. Yine ne su olurdu, ne karbon, ne insan."
"Yani Ronaldo," diye devam etti Messi, "evren bir yandan delice bir düzensizliğe kaçarken, diğer yandan bu sabitler öyle bir iğne deliğinden geçirilmiş ki, en ufak sapmada bütün kozmos yok oluyor."
Ronaldo başıyla onaylayarak geriye yaslandı.
"İşte bu yüzden termodinamik var Messi. Termodinamik, sıcaklığın, enerjinin ve hareketin evrendeki dansını anlama bilimidir. İnsanlar karmaşık sanır ama aslında doğanın anayasası olan dört basit kuraldan ibarettir."
"Sıfırıncı yasa, yani köprü yasası. Sıcaklıkların eşitlenmesi ilkesidir. Bunu üç kişilik bir arkadaş grubu gibi düşün. Ahmet’in sıcaklığı Mehmet ile aynıysa ve Mehmet’in sıcaklığı Can ile aynıysa, Ahmet ile Can birbirine dokunduğunda aralarında hiçbir ısı alışverişi olmaz, çünkü zaten üçü de aynı sıcaklıktadır. Sıcak çaya koyduğun soğuk kaşığın bir süre sonra çayla aynı sıcaklığa gelip transferin durması gibi. Bu yasa sonradan numaralandırıldı ama diğer üçünün altında durduğu için sıfır numarayı aldı; termometre denen aletin var olabilmesini sağlayan yasa budur."
"Birinci yasa, enerjinin korunumu. Enerji yoktan var olamaz, var olan da buharlaşıp yok olamaz; sadece kılık değiştirir. Bunu cebindeki yüz lira gibi düşün. O parayla benzin alırsın, para akaryakıta dönüşür; arabayı sürersin, akaryakıt harekete dönüşür; fren yaparsın, hareket disklerde ısıya dönüşür. Para yok olmadı, sadece cüzdandan depoya, depodan tekerleğe ve ısıya geçti. Evrendeki toplam enerji miktarı hep aynıdır."
"İkinci yasa, entropi. Tek yönlü bilet yasası. Enerji dönüştükçe kalitesi düşer ve düzensizlik artar. Bunu taze bir ekmek gibi düşün. Fırından çıktığında düzenlidir. Günler geçtikçe kurur, küflenir, ufalanır. Küflenmiş ekmeği ne yaparsan yap tekrar o ilk sıcak ve taze haline getiremezsin. Dikkat et, birinci yasa bunu yasaklamıyor; kırıntıların kendiliğinden toplanıp ekmek olması enerji korunumuna aykırı değil. Sadece ihtimali o kadar küçük ki, evrenin yaşı bile beklemeye yetmez. Zamanın bir yönü olmasının tek sebebi budur."
"Üçüncü yasa, mutlak sıfır. Bir maddenin sıcaklığını düşürdükçe atomların titreşimi azalır. Eksi iki yüz yetmiş üç virgül on beş dereceye, yani sıfır Kelvine indirebilirsen düzensizlik de sıfırlanır. Bunu tıka basa dolu bir stadyumda müzikle dans eden binlerce insan gibi düşün: müzik yavaşladıkça insanlar yavaşlar, müzik tamamen kesildiğinde herkes olduğu yerde donar. Ama yasanın asıl söylediği daha zalim bir şey: o noktaya sonlu sayıda adımda asla ulaşamazsın. Her soğutma adımı bir öncekinden daha az iş görür. Yaklaşırsın, yaklaşırsın, varamazsın. Üstelik vardığını varsaysan bile atomlar tam olarak durmaz; kuantum mekaniği en dipte bile küçük bir titreşim bırakır."
Ronaldo sözlerini bitirirken ceketinin kolunu hafifçe yukarı sıyırdı ve masadaki kahve fincanına uzandı. O an, bileğindeki beyaz altın kasanın camı altında parlayan altın rengi bir plaka ve onun üzerinde gezinen gümüşi, incecik bir zincir Messi’nin gözüne çarptı. Messi duraladı.
"Ronaldo... Kolundaki o şey de ne? O gümüşi zincir, o konik çark..."
Ronaldo tebessüm ederek saatini çıkardı ve masanın ortasındaki kadife örtünün üzerine bıraktı.
"İşte biraz önce konuştuğumuz o evrensel kaosa ve termodinamiğin ikinci yasasına karşı verilen en radikal yanıt bu Messi. Ferdinand Berthoud Naissance d’une Montre 3, referansı FB 4BTC.1. İlk çizgiden teslimata kadar yaklaşık on bir bin saat çalışma; seksenden fazla usta; altı yıl. Ve tek bir şart: hiçbir CNC tezgâhı, hiçbir lazer, hiçbir dijital otomasyon yok. Bütün parçalar elli ve altmışlı yılların tezgâhlarında, insan eliyle yapıldı. Toplam on bir adet üretilecek; ilki çelik, kalan onu etik altın. Ve yılda yalnızca iki tanesi bitiyor."
"Neden bu kadar uzun sürüyor?"
"Çünkü bir CNC tezgâhına bir parçayı iki bin kere yaptırabilirsin, ikinci binincisi birincisiyle mikron mikron aynıdır. İnsan eliyle yapılan parçada ise her biri ayrı bir karar. Ustanın işi parçayı üretmek değil, aynı parçayı iki kere üretebildiğini kanıtlamak."
Messi eğilip bakınca kadranın alışılmadık düzenini fark etti.
"Saat kadranı ortada değil."
"Değil, çünkü orijinali de değildi," dedi Ronaldo. "Bu yerleşim, Berthoud’un on sekizinci yüzyılda yaptığı astronomik saatlerden birebir alınmış. Saat ve dakika, bir ile iki arasına kaçırılmış küçük bir kadranda; saniye ise tam merkezden, uzun ve mavi bir ibreyle. İki ayrı kadran var ve ikisi de on sekiz ayar beyaz altından, elle kazınmış. Saatler Roma rakamı, dakikalar Arap rakamı. Aradaki boşluktan mekanizmanın kendisi görünüyor; kadran bir örtü değil, bir pencere."
Messi masadaki büyüteci alıp saatin içine baktı.
"Aman Allah’ım... Şu mikroskobik zincire bak! İçinde yüzlerce parça var!"
"Tam dört yüz yetmiş yedi parça," dedi Ronaldo. "Zincirin boyu yüz yetmiş iki milimetre, iki yüz seksen beş baklası ve yüz doksan bir pimi var. Pimlerin çapı en fazla otuz mikron değil, otuz santimin binde biri; yani milimetrenin onda üçü. Bir bisiklet zincirini alıp bir kibrit çöpünün kalınlığına indirdiğini ve elle yaptığını düşün. Bir tek baklada bir hata varsa zincir kopar ve altı yıllık iş biter."
"Peki bu dört yüz yetmiş yedi parça ne işe yarıyor?"
"Entropiye başkaldırıyor. İkinci yasa gereği, sıkıştırılmış bir çelik zemberek açılırken potansiyel enerjisini kaybetmeye mahkûmdur. Enerji azaldıkça tork düşer. Tam kurulmuş bir oyuncağın ilk anlarda fırlayıp durmaya yakın ağırlaşması gibi; ya da şarjı yüzde yüzden yüzde beşe düşen bir telefonun ekranının sönükleşmesi gibi. Bir saatte bu, zamanın ritminin bozulması demektir. Zemberek doluyken saat ileri, boşalırken geri gider."
"Ve bu zincir onu düzeltiyor."
"Zincir tek başına değil; zincirin sarıldığı konik makara düzeltiyor. Fusée deniyor. Bir bisikletin vites sistemi gibi çalışır. Zemberek tam doluyken, yani en güçlü anında, zincir koninin en dar tepesinden çeker. Dar yarıçap demek, kısa kol demek; kuvvet büyük ama kaldıraç küçük olduğu için sonuç ölçülüdür. Zembereğin gücü tükendikçe zincir koninin geniş tabanına kayar; kuvvet küçüldü ama kaldıraç büyüdü. Bir somunu elinle çevirmeye çalışmakla uzun saplı bir anahtarla çevirmek arasındaki fark. Yokuş çıkan bir bisikletçinin vites değiştirerek pedaldaki hissi hep aynı tutması gibi, eşapmana giden enerji elli saat boyunca neredeyse tek bir sabitte kalıyor."
"Bir de şu var," diye ekledi Ronaldo. "Zembereğin en uç bölgeleri hiç kullanılmıyor. Tam doluyken ilk turlar fazla sert, tükenmeye yakın son turlar fazla gevşektir. Berguet’in kendi teknik çiziminden alınan bir durdurma tertibatı, zembereğe o iki uca hiç gitmeme emri veriyor. Bir depoyu ağzına kadar doldurmamak ve dibindeki tortuyu hiç çekmemek gibi. Yani saat, gücünün yalnızca ortadaki düz bölümünde yürüyor. Zincir kalanı da düzlüyor."
"Peki bu parçalar nasıl yapılıyor? Bir dişli çarkı elle nasıl kesersin?"
"Atölyenin tamamı elli ve altmışlı yılların tezgâhlarıyla donatılmış," dedi Ronaldo. "Bir Schaublin 102 torna ve bir SIP koordinat delme tezgâhı. SIP’in yaptığı iş şu: bir plakanın üstünde deliklerin nereye açılacağını mikron hassasiyetinde belirlemek. Bir çarkın merkezi yarım mikron kayarsa komşu çarkla dişleri düzgün kavramaz; kavramayan diş sürtünür, sürtünen diş enerji yer ve saat durur. Bugün bu işi bir bilgisayar yapıyor. Orada bir insan, elindeki kolla ve gözündeki büyüteçle yapıyor."
"Ve tek fark bu mu?"
"Hayır, asıl fark şu: bir CNC tezgâhı hata yaptığında programı düzeltirsin. Elde hata yaptığında parçayı atarsın ve baştan başlarsın."
Messi hayranlıkla mekanizmanın diğer tarafındaki kesikli, iki renkli çarka odaklandı.
"Peki ya şu iki renkli çark?"
"O da katı hâl fiziğinin zaferi," dedi Ronaldo. "Isı arttıkça metaller genleşir; bu senin de bildiğin en sıradan gerçek. Ama bir saatte sonucu yıkıcı. Balans yayı ısındığında yumuşar ve balans yavaşlar; bir yaz günü ile bir kış gecesi arasında saat günde dakikalarca kayabilir. Bunu kollarını iki yana açıp kendi etrafında dönen bir buz patencisi gibi düşün: kollar açıldıkça dönme hızı düşer."
"Ve çare?"
"Patencinin kollarını göğsüne çekmesi. Berthoud ustaları bunu Guillaume balansıyla yapmış. Charles Édouard Guillaume, 1920 Nobel Fizik Ödülü’nü tam da bu yüzden aldı: ısıyla neredeyse hiç genleşmeyen invar adlı nikel çelik alaşımını buldu. Balansın çemberi iki metalden yapılıyor, dışta pirinç, içte invar. Pirinç ısındığında invardan çok daha fazla genleşiyor ve çemberi içeri doğru büküyor. Çember yarıçapını kaybediyor, patenci kollarını topluyor, dönme hızı düşmüyor. Çemberde iki yerde kesik var ki bükülebilsin, üstünde ayar için dört altın vida ve ısıl ince ayar için iki nikel gümüşü ağırlık var."
"Yayı da mı kendileri yapmış?"
"Kendileri. Nikel içermeyen özel bir çelik alaşımından, tek tek yapılıp tek tek elle ayarlanmış. Bir spiral yayı ayarlamak, bir kemanın telini akort etmeye benzer; fark şu ki bu telin kalınlığı bir insan saçının onda biri kadar ve akordu bir ömür tutması gerekiyor. Balans milinin üst ucu da elmas bir taşın üstünde dönüyor. Yakut yerine elmas, çünkü elmas daha sert ve daha az sürtünüyor; hareketli parçalarla temas eden her yüzey, ikinci yasanın saati yavaşlatmak için kullandığı bir kapıdır."
"İbreler de aynı hikâye mi?"
"Saat ibresi tek başına iki güne yakın sürüyor," dedi Ronaldo. "Elli dört ayrı mikromekanik işlem, üstüne bir on üç tane de sadece süsleme için. Tek bir ibre için. Saniye ibresi ise yirmi beş milimetreden uzun ve ateşte maviletilmiş. O mavi bir boya değil; çelik ısıtılırken yüzeyinde saydam bir oksit tabakası büyüyor ve tabaka kalınlaştıkça ışığı farklı kırıyor. Önce saman sarısı, sonra mor, sonra o mavi. Sabun köpüğünün üzerindeki renklerle birebir aynı fizik. Fırından bir saniye geç çıkarsa gri olur ve iki günlük iş çöpe gider."
"Rakamlar da mı elle?"
"Hepsi. İki kadran da on sekiz ayar beyaz altından ve tamamı elle kazınmış. Kazıma, guilloché gibi, yama kabul etmeyen bir tekniktir. Bir harfin derinliği komşusundan farklı olursa ışık farklı düşer ve göz bunu hemen yakalar; okuyamazsın ama yanlış olduğunu anlarsın."
"Kasa?"
"Kırk dört milimetre çap, on üç milimetre yükseklik, etik on sekiz ayar beyaz altın. Kulaklar kasadan yontulmamış; ayrı işlenip kaynatılmış. Bu daha zor bir yol ama çizgiyi daha keskin bırakıyor. Cam kubbeli, çerçeve içbükey, kurma kolu tırtıklı bir yıldız. Su dayanımı otuz metre; bu bir dalış izni değil, yağmurda ıslanma iznidir."
"Ve içeride ne var?"
"Kalibre FB-BTC.FC. Yedi yüz kırk yedi parça, otuz yedi taş ve iki elmas taş. Otuz yedi buçuk milimetre çap, sekiz virgül otuz beş milimetre kalınlık. Elle kurmalı, elli saat rezerv, saniyede üç salınım. COSC kronometre sertifikalı; yani bu şey sadece güzel değil, aynı zamanda on beş gün boyunca beş ayrı pozisyonda ve üç ayrı sıcaklıkta ölçülmüş ve geçmiş. Köprüler ve plakalar kumlanmış nikel gümüşü, direkler cilalı çelik, köprü kenarları ayna cilalı. Kumlama ile ayna cila yan yana konduğunda göz kenarı hemen okur; bu, ustanın kenar çizgisini saklayacak hiçbir yeri olmadığı anlamına gelir."
Messi büyüteci masaya bıraktı ve Ronaldo’ya baktı.
"Yani biz dışarıda evrenin sabitlerini ve entropinin yıkımını tartışırken, on sekizinci yüzyılın fizik mirasını yaşatan ustalar, on bir bin saatlik katıksız insan iradesiyle mikro evrende kendi kusursuz sabitlerini yaratmışlar."
"Tam olarak öyle Messi," dedi Ronaldo saati yeniden bileğine takarken. "Ama bir düzeltme yapayım: entropiyi yenmediler. Kimse yenemez. Sadece sınırın nereye kadar itilebileceğini gösterdiler. Zemberek yine boşalıyor, tork yine düşüyor, metal yine genleşiyor. Bütün bu yedi yüz kırk yedi parçanın yaptığı tek şey, bozulmanın kadrana ulaşmasını engellemek. Bu saat bize sadece zamanı söylemiyor; entropinin ortasında insan aklının bir fizik yasasını nasıl yenmeden, sadece iyi anlayarak dize getirdiğini fısıldıyor."
format_quote"Ustanın işi parçayı üretmek değil, aynı parçayı iki kere üretebildiğini kanıtlamak."
format_quote"Entropiyi yenmediler. Sadece bozulmanın kadrana ulaşmasını engellediler."
Hasan Bekmezci