Kütüphane saat onda kapandı ama okuma salonunun ışıklarından biri hâlâ yanıyor. Uzun masanın başında iki kişi oturuyor: bilim felsefecisi Prof. Adèle Marchand ve kuramsal fizikçi Prof. Yusuf Karahan. Aralarında yalnızca bir saat var.
"Bunun akrebi yok," dedi Yusuf. "Bir pencerede iki rakam duruyor ve saat dolduğunda o iki rakam bir anda değişiyor. Dakikalar ise çevrede kesintisiz kayıyor. Yani kadranın yarısı sıçramalı, yarısı sürekli."
Adèle gülümsedi. "İki bin dört yüz yıllık bir tartışmayı bir kadrana koymuşlar. Ve iki tarafı da haklı çıkarmışlar, ki bu felsefede yapılamayan şeydir."
Sayan Bir Zihin Olmadan Sayı Olmaz
"Aristoteles, Fizik’in dördüncü kitabında zamanı şöyle tanımlar," dedi Adèle. "Zaman, hareketin önce ve sonraya göre sayısıdır. Dikkat et: hareket değil, hareketin sayısı. Zaman, hareketin kendisi olsaydı her hareket kendi zamanını yaratırdı ve ortak bir zamandan söz edemezdik. Aristoteles zamanı hareketin ölçülebilir yanına yerleştiriyor."
"Ve sonra tuhaf bir soru soruyor."
"Evet. Sayan bir zihin yoksa sayı olur mu, diye soruyor. Çünkü sayı, sayılan şeyle sayan arasındaki ilişkidir. Kimse yokken hareket devam eder ama o hareketin bir sayısı olur mu? Aristoteles bunu bir soru olarak bırakır; bugün hâlâ orada duruyor."
Yusuf saati eline aldı ve mercek biçimli açıklığın altındaki rakamlara baktı. "Bu saat o soruya bir cevap veriyor," dedi. "Dakika diski hiç durmadan akıyor; kimse bakmasa da akıyor. Ama saat, ancak bir pencerede sayı olarak beliriyor. Yani sürekli olan hareket, kesikli olan sayı."
"Kant daha ileri gider," dedi Yusuf. "Ona göre zaman dışarıda bulunan bir nesne değildir; iç duyunun formudur. Deneyimden çıkarılmaz, deneyimin şartıdır. Bir şeyi zamansız düşünemezsin, çünkü düşünmenin kendisi ardışıktır. Yani biz zamanı evrende bulmuyoruz; evreni zamanın içine yerleştiriyoruz."
"Fizikçi olarak buna katılıyor musun?"
"Kısmen. Denklemlerimizin neredeyse tamamı zamanın yönünü umursamıyor; ileri de geri de aynı işliyor. Bir gezegenin yörüngesini geriye doğru çalıştırırsan hiçbir yasa ihlal edilmez. Yönü veren tek şey entropi, yani bir sistemin daha olası hâllere doğru gitmesi. Kırılan bardağın filmini geri sardığında yasa ihlal edilmiyor, yalnızca olasılık ihlal ediliyor. Kırık cam parçalarının kendiliğinden bardak olması yasak değildir; sadece o kadar düşük ihtimallidir ki evrenin yaşı yetmez."
"Yani zamanın oku bir yasa değil, bir istatistik."
"Ve bu, Kant’ı tuhaf bir biçimde destekliyor. Eğer geçmiş ile gelecek arasındaki farkı fizik yasaları vermiyorsa, o farkı biz koyuyoruz demektir."
Uçan Ok ve Atlayan Saat
Adèle masaya bir kalem koydu ve ucuyla saatin dakika diskini işaret etti.
"Zenon’un oku," dedi. "Uçan bir ok, her anda uzayda belirli bir yeri kaplar. Belirli bir yeri kapladığı anda ise hareketsizdir. Bütün anlarda hareketsizse, ok hiç hareket etmiyor demektir. Bu paradoks iki bin yıl boyunca çözülemedi, çünkü çözümü matematikte değil, sonsuz küçüklerin diliyle yazılabilen bir hesapta yatıyordu."
"Bugün de tam çözülmüş sayılmaz," dedi Yusuf. "Zamanın kesikli olup olmadığını bilmiyoruz. Bilinen fiziğin anlamını yitirdiği bir ölçek var; saniyenin on üzeri eksi kırk üçte biri kadar küçük bir aralık. Orada zamanın da bir en küçük adımı olabilir. Eğer öyleyse, evrenin kendisi de bu saat gibi çalışıyor: dışarıdan akıyor görünen şey, aslında çok küçük sıçramalardan ibaret."
Adèle saate baktı. "Ve senin şu kadranın bunu itiraf ediyor. Dakika kesintisiz akıyor çünkü bizim deneyimimiz öyle. Saat sıçrıyor çünkü ölçüm öyle."
format_quote"Sürekli olan hareket, kesikli olan sayı."
"Bu saatin kendi hikâyesi ne?" diye sordu Adèle.
"Czapek," dedi Yusuf. "Adını on dokuzuncu yüzyılda Cenevre’de çalışmış François Czapek’ten alıyor; bir dönem Patek ile ortaktı, sonra yolları ayrıldı ve adı neredeyse unutuldu. Marka 2015’te yeniden kuruldu ve bu saat onuncu yıl için yapıldı. Kalibre 10.1; otomatik kurmalı, kırk dört taş, saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz salınım, altmış saat güç rezervi. Otuz milimetre çapında ve altı nokta bir üç milimetre kalınlığında. Balans değişken atalet tipi: ayar için dört altın blok kullanılıyor, yani hızı raketle değil, kütle dağılımıyla düzeltiyorsun."
"Ve saati atlatan mekanizma?"
"Patent başvurusunda. Saati iki basamak halinde ve yirmi dört saat üzerinden atlatıyor; yani öğleden sonra dörtte pencerede on altı yazıyor. Atlayan saat mekaniğinin klasik sorunu şudur: bir diski bir anda döndürmek için biriktirilmiş bir enerji gerekir ve o enerji her saat başı mekanizmadan çekilir. Kötü tasarlanmış bir atlayan saat, sıçradığı anda saatin hassasiyetini bozar. Burada dakika diski sürekli döndüğü için yük dağılmış; sıçrama tek bir kaynaktan besleniyor."
"Kapak?"
"Yarım kapak. On dokuzuncu yüzyıl cep saatlerinde kapağın ortasına küçük bir pencere açarlardı; kapağı kaldırmadan saati görebilesin diye. Burada o pencere mercek biçiminde ve altındaki mekanizmayı hem gizliyor hem gösteriyor. Kapağın üstü elle guilloché işlenmiş. Kasa kırk buçuk milimetre; çelikte yüz adet, sarı altında otuz adet. Kırk iki bin ve altmış dört bin İsviçre frangı."
Kuyudaki Adam
Adèle raftan ince bir kitap aldı ve masaya koydu.
"Tolstoy, İtiraflarım’da bir hikâye anlatır," dedi. "Bozkırda yol alan bir yolcu azgın bir hayvanın saldırısına uğrar ve kaçacak yer bulamayınca kendini kuru bir kuyuya atar. Düşerken görür ki dipte ağzı açık bir ejderha beklemektedir. Duvardaki bir çatlaktan çıkmış ince bir dala tutunur ve orada asılı kalır. Kolları yorulur. Tam o sırada biri ak biri kara iki fare, tutunduğu dalın kökünü şaşmaz bir düzenle kemirmektedir. Dalın yapraklarında birkaç damla bal vardır; yolcu boynunu uzatıp o balı diliyle yalar."
"Ve kendi payını da söyler."
"Söyler. Onun iki damla balı ailesi ve yazarlığıydı. Ama artık o balın tadını alamadığını itiraf eder, çünkü gözünü ejderhadan ve iki fareden ayıramamaktadır. Tolstoy bu hikâyeyi elli bir yaşında, ünün ve toprağın ortasında, odasındaki ipi kendinden saklamaya başladığı bir kışta yazdı."
Yusuf saati eline aldı. "Bu saat o iki fareyi görünür kılıyor," dedi. "Rakam değiştiğinde bir şeyin bittiğini fark ediyorsun. Sürekli dönen bir akrep bunu asla söylemez, çünkü hiçbir yerde bitmez. Sıçrama, farkındalığın kendisidir."
"Doğu’nun kadim düşünürlerinden biri buna başka bir yerden bakar," dedi Adèle. "Ona göre geçip gitmek yok olmak değildir. Her an sahnedeki görüntü yenilenir; ayna değişir, ama aynada görünen kaybolmaz. Hüznümüzün sebebi, aynayı görüntünün kendisi sanmamızdır. Bu, Tolstoy’un korkusuna verilmiş bir cevap değil; korkunun adresini değiştiren bir öneri. Aristoteles sayıyı anlatır, Kant zihni, Tolstoy korkuyu; o ise bakışın yönünü."
format_quote"Rakam değiştiğinde bir şeyin bittiğini fark ediyorsun. Sürekli dönen bir akrep bunu asla söylemez, çünkü hiçbir yerde bitmez."
"Bir şey daha var," dedi Yusuf. "Görelilik, iki olayın aynı anda olup olmadığının gözlemciye bağlı olduğunu söylüyor. Bana göre eşzamanlı olan iki olay, hızla yanımdan geçen birine göre eşzamanlı değil. Bu, şimdi kavramının evrensel olmadığı anlamına geliyor. Bazı fizikçiler buradan geçmiş, şimdi ve geleceğin hepsinin eşit derecede var olduğu bir evren tasarımına gidiyor."
"Ve sen?"
"Ben her sabah saatimi kuruyorum," dedi Yusuf. "Bu, geleceğin henüz olmadığına inanan birinin hareketidir."
Adèle kitabı rafa geri koydu. "Bunu bir yere yazmalıyım," dedi. "Aristoteles zamanı hareketin sayısı saydı, Kant zihnin çerçevesi, Tolstoy da dalın kökünü kemiren şey. Üçü de aynı nesneyi ölçmüyor. Bir saat, evrene dair bir iddia değildir; insana dair bir itiraftır. Ve seninki her sabah aynı itirafı tekrarlıyor."
format_quote"Bir saat, evrene dair bir iddia değildir; insana dair bir itiraftır."
Hasan Bekmezci