format_quote"En büyükle en küçüğün, gökyüzünün en yüksek katındaki plazma dansı ile okyanusun zifiri karanlığındaki mikroskobik canlıların ilahi ittifakı... Patek Philippe, altından hücreler içine hapsettiği bu mine sanatıyla bize sadece zamanı değil; evrendeki o muazzam tefekkür makamını sunuyor."
Hasan Bekmezci
Fırtınalı kutup denizinde ilerleyen kırmızı gövdeli buzkıran araştırma gemisinin köprü üstünde, dışarıdaki zifiri karanlığa inat büyüleyici bir yeşil ve mor ışık tülü dalgalanıyordu. Camın hemen kenarındaki ahşap masada ise İsviçre yüksek saatçiliğinin tepe noktası kabul edilen Patek Philippe Dome Pendule (Dome Masa Saati) duruyordu.
Geminin kıdemli astrofizikçisi Dr. Aksel ile deniz biyoloğu Dr. Selim, ellerindeki dumanı tüten kahve kupalarıyla bir saatteki Grand Feu Cloisonné (Hücreli Mine) sanatına, bir de camın arkasındaki ilahi düzene bakıyorlardı.
Saatin künyesi kısaydı ve kısalığı ölçüsünde ağırdı: Referans 20212M-001, adı “Buz Kütlesinin Üzerindeki Canlılar”, üretim adedi bir. Tek parça. Yirmi bir buçuk santim boyunda, on üç santim eninde bir gümüş kubbe; içinde bir yıl boyunca kendi kendine dönen bir kalp.
"Aksel, şu tepedeki yeşil tül gibi kıvrılan mine işçiliğine bak..." dedi Selim. "Camın arkasında gökyüzü yanıyor sanki. Bir insan şu Aurora Borealis’i görüp de nasıl hayret makamına ermez?"
Aksel kahvesinden bir yudum alıp tebessüm etti:
"Gördüğün o ışık şöleni, Güneş ile Dünya’nın manyetik kalkanının muazzam bir düellosudur Selim. Güneş’ten kopan yüklü elektron ve proton parçacıkları saniyede dört yüz kilometre civarında bir hızla, yani saatte bir buçuk milyon kilometreyi aşan bir tempoyla Dünya’ya doğru savrulur. Fırtınalı günlerde bu hız iki katına çıkar. Eğer magnetosfer olmasaydı atmosferimiz kavrulurdu. Fakat gezegenimizin manyetik alanı bu parçacıkları kutuplara doğru saptırır."
"Saptırmak derken?"
"Bir dolu fırtınasında şemsiye açtığını düşün. Şemsiye doluyu yok etmez; sadece onu kenarlara kaydırır ve sen ıslanmazsın. Magnetosfer de yok etmiyor, kenara alıyor. Ve kenar dediğimiz yer kutuplardır."
"Peki neden tam kutuplara?"
"Çünkü manyetik alan çizgileri orada yere dik iner. Yüklü bir parçacık manyetik alan çizgisini serbestçe kesemez; onun etrafında sarmal çizerek ilerlemek zorundadır. Bir boncuğun bir tele geçirildiğini düşün: boncuk telin ekseninde ileri geri kayabilir ama telden çıkamaz. Parçacıklar da öyle. Ekvatorda çizgiler yere paralel uzandığı için parçacık atmosfere inemez, kutupta ise çizgi doğrudan aşağı daldığı için o tel parçacığı atmosferin içine kadar taşır. Bu yüzden ışık yeryüzünün her yerinde değil, kutup çevresinde bir taç, bir halka biçiminde belirir."
Selim bir süre sustu, sonra alçak sesle ekledi:
"Kutsal kitapta, Yaratıcı’nın kelamında geçen bir ifade var Aksel: gökyüzünün korunmuş bir tavan kılındığı söylenir. Ben o cümleyi yıllarca bir teşbih sanmıştım. Şimdi camın arkasında o tavanın kendini savunurken çıkardığı ışığı seyrediyorum. Anlaşılan tavan gerçekten orada; sadece biz onu ancak çarpıldığında görebiliyoruz."
"Rengi ne belirliyor peki?" diye sordu Selim, kubbedeki yeşil şeritlere bakarak.
"İki şey: hangi atoma çarptığı ve hangi yükseklikte çarptığı. Yüz ile üç yüz kilometre arasında atomik oksijen o meşhur yeşili verir. Daha yukarıda, iki yüz ile dört yüz kilometrede yine oksijen, ama bu kez koyu kırmızı ışır. Mor ve mavi tonlar ise azottan gelir. Yani kırmızıyı azota değil, oksijenin yüksek irtifadaki hâline borçluyuz."
"Aynı atom iki farklı renk mi veriyor?"
"Evet ve sebebi çok zariftir. Oksijen atomu çarpmayla uyarıldığında hemen ışımaz; yeşili verebilmesi için yaklaşık dörtte üç saniye beklemesi gerekir. Bunu geç çalan bir çana benzet: çana vurdun, ama ses ancak bir saniyeye yakın bir gecikmeyle çıkıyor. Eğer o arada biri sana çarparsa çan hiç ötmez. Alçak irtifada hava yoğundur, atom o dörtte üç saniyeyi tamamlayamadan başka bir parçacıkla çarpışır ve enerjisini sessizce verir. Ancak yüz kilometrenin üstünde hava o kadar seyrelir ki atom rahat bırakılır ve çan çalar. Kırmızı ışık için gereken bekleme süresi ise iki dakikaya yakındır; o yüzden kırmızıyı ancak en tepede, neredeyse boşlukta görebilirsin."
"Yani gökyüzündeki renk bir sıcaklık değil, bir sabır meselesi."
"Tam olarak. Bir de şöyle düşün: kalabalık bir vapurun içinde biri sana bir şey fısıldamaya kalksa, itiş kakış yüzünden cümlesini bitiremez. Boş bir salonda ise aynı fısıltı sonuna kadar söylenir. Yüksek irtifa o boş salondur."
"Ve bu bize şunu gösteriyor..."
"O dans rastgele bir parıltı değil, gezegenimizi koruyan bir kalkanın çalışırken bıraktığı iz. Işık, kalkanın kendisi değil; kalkanın ne kadar iyi çalıştığının kanıtı."
"Bir de şunu ekleyeyim," dedi Aksel. "Bu ışık her gece aynı şiddette olmaz. Güneş’in yaklaşık on bir yıllık bir nefesi vardır; leke sayısı artar, manyetik alanı karışır, sonra sakinleşir. Zirveye yakın dönemlerde Güneş’ten kopan devasa plazma bulutları Dünya’ya çarptığında ışık halkası ekvatora doğru genişler ve normalde hiç göremeyecek enlemlerden bile görünür hâle gelir."
"En büyüğü ne kadar büyük olabilir?"
"1859’da yaşanan fırtınada ışık Karayipler’den bile görüldü ve o gün telgraf hatları kıvılcım saçtı; bazı operatörler pillerini söküp cihazları sadece havadaki akımla çalıştırdı. Bugün aynı olay yaşansa, elektrik şebekelerinden uydulara kadar bütün altyapımızı sınardı. Yani şu güzel yeşil perde, aynı zamanda bir uyarı ışığıdır."
Selim, masa saatinin kubbesindeki altın tellerin ayırdığı minik yeşil hücrelere parmağını yaklaştırdı:
"Patek Philippe’in emaye ustası, o som altın teli tıpkı manyetik alan hatları gibi büküp yeşil mineyi fırında pişirirken gökyüzündeki bu fiziğe hürmet etmiş resmen. Ama Aksel, saatin alt tarafındaki derin sulara bak... Yukarıdaki en büyük plazma mekanizmasıyla, aşağıdaki en küçük biyolojik zerre nasıl birleşiyor görüyor musun?"
Balina Pompası: Denizin Görünmeyen Asansörü
Saatin arka yüzeyinde, buzdağlarının altındaki lacivert derinliklerde yüzen orkalara ve yüzeydeki dev balina tasvirlerine işaret etti:
"İşte beni asıl tefekküre sürükleyen, en büyükle en küçüğün o sarsıcı ittifakı: Whale Pump (Balina Pompası). Düşün Aksel; okyanusun yüzlerce metre altındaki karanlıkta beslenen tonlarca ağırlıktaki devasa bir balina, nefes almak için yüzeye çıkar. Yüzeye çıktığında, mineral bakımdan zengin ama Güneş ışığından yoksun derin suların azotunu ve demirini, dışkılama yoluyla Güneş ışığının ulaştığı üst katmana bırakır. İşte bu biyolojik gübreleme, mikroskobik ölçekteki tek hücreli bitkiler olan fitoplanktonları patlatır."
"Bir dakika," dedi Aksel. "Okyanus zaten su. Neden gübreye ihtiyacı olsun?"
"Çünkü okyanusun problemi su değil, kimya. Bitki yüzeyde yaşamak zorunda, çünkü ışık ancak ilk yüz metreye iner. Ama besin aşağı düşer. Ölen her canlı, her dışkı taneciği yerçekimiyle dibe iner ve yanına azotu, fosforu, demiri de alır. Okyanusun üst katmanı bu yüzden ışık dolu ama aç; alt katmanı besin dolu ama kör. İkisi arasında kalıcı bir yoğunluk farkı vardır ve bu fark bir kapak gibi çalışır, karışmayı engeller."
"Yani asansörü olmayan bir kütüphane gibi. Kitaplar bodrumda, okuma lambası çatı katında."
"Tam olarak. Ya da mutfağı bodrumda, yemek odası tavan arasında olan bir ev düşün: her iki oda da eksiksiz döşenmiş, ama aralarında merdiven yok. Balina o merdiven. Aşağıda yiyor, yukarıda boşaltıyor. Yerçekiminin aşağı taşıdığını, o yukarı taşıyor. Bilim bunu ilk kez 2010’da Maine Körfezi’ndeki balinalar üzerinde ölçtü ve bulduğu şey şuydu: balinaların yüzeye taşıdığı azot, o körfeze bütün nehirlerin taşıdığı azottan fazlaydı."
"Peki demir neden bu kadar önemli?" diye sordu Aksel. "Azotu anladım, ama demir?"
"Çünkü Güney Okyanusu’nda asıl darboğaz demirdir. Orada azot da fosfor da bol bol vardır; buna rağmen su berrak ve boştur. Bilim bu bölgelere yüksek besinli, düşük klorofilli sular diyor. Elinde bütün malzeme var ama tek bir vida eksik olduğu için makine kurulamıyor. O vida demir. Ve demirin karadan oraya ulaşması neredeyse imkânsız; çünkü çevresinde kara yok, sadece su var."
"Ve balina o vidayı taşıyor."
"Taşıyor. Ve bir şeyi daha eklemek gerekir: bugün gördüğümüz pompa, asıl pompanın gölgesidir. Yirminci yüzyılda sanayi balina avcılığı okyanuslardan milyonlarca balina aldı; bazı türlerde nüfus yüzde doksan dokuza yakın azaldı. Yani biz bu döngüyü keşfettiğimizde, onu zaten büyük ölçüde durdurmuştuk. Bilim çoğu zaman böyle çalışır: bir sistemin ne işe yaradığını, onu bozduktan sonra anlarız."
"Bir saatin çarkını çıkarıp sonra ne işe yaradığını anlamak gibi."
"Aynen öyle. İspermeçet balinalarının Güney Okyanusu’na yılda onlarca ton demir bıraktığı hesaplandı. Şunu düşün: bir balina bin metre derinde bir mürekkep balığı yiyor, o mürekkep balığının dokusundaki demiri gövdesine alıyor ve yüzeye çıkıp bırakıyor. Aşağıdaki karanlıkta kilitli duran bir element, bir memelinin sindirim sistemi sayesinde ışığa çıkıyor."
"Bir de göç var sanırım."
"Var ve daha da büyük. Balinalar kutuplarda beslenip tropiklerde doğurur. Yani besini sadece dikey değil, yatay olarak da taşırlar; binlerce kilometre boyunca. Buna büyük balina taşıma bandı deniyor. Ve öldüklerinde gövdeleri dibe iner; tonlarca karbon yüzyıllar boyunca oradan çıkmaz. Bir balina leşi, deniz tabanında onlarca yıl boyunca kendine özgü bir canlı topluluğunu besler. Yani balina yaşarken de öldükten sonra da bir taşıyıcıdır."
"Peki bu orkalar burada ne arıyor?" dedi Aksel, mine yüzeydeki siyah beyaz gövdelere bakarak.
"Zincirin en tepesini temsil ediyorlar. Orka bir balina değil, dünyanın en büyük yunusudur ve okyanusun tepe avcısıdır. Ama bir tepe avcısının işi sadece avlanmak değildir; kimin ne kadar çoğalacağına karar vermektir. Fok sayısını orka tutar, balık sayısını fok tutar, kril sayısını balık tutar. Üstteki tek bir halka koparsa, alttaki bütün halkalar önce şişer sonra çöker."
"Bir saat mekanizmasındaki gibi."
"Aynen öyle. Bir çarkı çıkardığında saat hızlanmaz, durur."
İki Nefesten Biri: Görünmeyenin Ürettiği Hava
Aksel gözlerini saatin üzerindeki detaylardan ayıramıyordu:
"Yani gezegenin en devasa canlısı, en mikroskobik canlısını besliyor öyle mi?"
"Aynen öyle!" dedi Selim heyecanla. "Ve o gözle görülmeyen fitoplanktonlar ne yapıyor biliyor musun? Atmosferdeki karbondioksiti emip, insanlığın ve tüm canlıların soluduğu oksijenin en az yarısını, bazı hesaplara göre yüzde sekseni tek başlarına üretiyorlar. Her iki nefesimizden birini okyanusun derinliklerindeki balinaya ve mikroskobik fitoplanktona borçluyuz. O fitoplanktonları kriller yer; krilleri balıklar ve kubbede sıra sıra duran penguenler tüketir."
"Bu kadar küçük bir şey bu kadar büyük bir iş nasıl yapıyor?"
"Çünkü sayı akıl almaz, ama asıl sebep hız. Dünyadaki bütün bitki kütlesinin yüzde biri kadar bir kütleden söz ediyoruz. Bir ormanı düşün: elli yılda bir büyür ve o kütle elli yıl boyunca orada durur. Fitoplankton ise haftada bir baştan yenilenir. Yani biri yavaş büyüyen bir orman, öteki her hafta biçilip yeniden çıkan bir çimen. Az malzemeyle çok iş yapmanın yolu, malzemeyi çok sık devretmektir."
"Bir tanesi neye benziyor?"
"Kimi cam ustası, kimi çoban. Diyatomeler gövdelerini kumdan, yani silisten yapar; mikroskop altında bakarsan her biri elle kesilmiş bir kristal kutu gibidir. Bir de 1988’de keşfedilen Prochlorococcus var; bir milimetrenin binde biri kadar, muhtemelen yeryüzündeki en kalabalık fotosentez yapan canlı. Bu kadar geç keşfedilmesinin sebebi de küçüklüğü; filtrelerin deliklerinden geçip gidiyordu. Balık ağıyla toz toplamaya çalışmak gibi bir şey."
"Bir şeye takıldım," dedi Aksel. "O oksijenin hepsi havada kalıyor mu?"
Selim kupasını masaya bıraktı.
"Hayır ve burası işin en incelikli yeri. Fitoplanktonun ürettiği oksijenin neredeyse tamamı, o canlılar öldükten sonra onları çürüten bakteriler tarafından geri harcanır. Yani üretim ile tüketim birbirini götürür. Bugün soluduğumuz atmosferin var olma sebebi, üretilen organik maddenin küçük bir kısmının çürütülemeden dibe gömülmesidir."
"Bunu nasıl anlamalıyım?"
"Kazandığının neredeyse tamamını harcayan bir insan düşün. Her ay maaşı geliyor, her ay bitiyor. Ama her ay binde birkaçını kenara koyuyor. Bir hayat boyunca bakınca bu küçücük artık epey bir birikim yapar. Atmosferdeki oksijen o birikimdir; milyarlarca yıl boyunca çürümekten kaçmış küçük bir bakiyenin toplamı."
"Yani nefes aldığımız hava, çürümekten kurtulmuş bir bakiyenin faizi."
"Öyle diyebilirsin. Ve o bakiyeyi taşıyan taşıma bandını balinalar, krillere kadar inen o bütün zincir çeviriyor."
"Krili biraz açar mısın? Kubbedeki penguenlerin altında duran halka o galiba."
"O. Antarktika krili altı santimlik, yarı saydam bir kabuklu. Tek başına önemsiz görünür; ama toplam kütlesi olarak yeryüzündeki en kalabalık hayvan türlerinden biridir ve sürüleri kilometrelerce uzayabilir. Fitoplanktonu yiyip enerjiyi bir üst kata taşıyan asıl kapıcı odur: balina da, fok da, penguen de, birçok balık da aynı kapıdan geçer. Bir de kimsenin beklemediği bir işi var: her gece yüzeye çıkıp beslenir, gündüz derine iner ve boşaltımını orada yapar. Yani balinanın yaptığı şeyin tersini, günlük olarak ve milyarlarca birey hâlinde yapıyor; karbonu yüzeyden aşağı indiriyor."
"Gezegenin en büyük göçü sanırım bu."
"Dikey olarak evet; her gün, her gece, bütün okyanuslarda. Kimse görmüyor ve bu, canlılar âleminin en kalabalık düzenli hareketi."
Penguenler: Okyanusla Kara Arasındaki Canlı Köprü
Selim burada duraklayıp saatin kubbe kenarındaki penguen figürlerini göstererek derinleşti:
"Penguenler sadece sevimli canlılar değildir Aksel; onlar okyanustaki devasa organik serveti karadaki ölü kayalıklara taşıyan yegâne canlı biyolojik köprülerdir. Kutuplardaki kara parçaları ve donmuş kayalıklar organik madde, azot ve fosfor bakımından tamamen kısırdır; adeta steril birer taş çölüdür. Penguenler denizaltında binlerce ton kril ve balık tüketir, ardından karadaki kuluçka kolonilerine döndüklerinde tonlarca gübre bırakırlar. Penguen gübresi, amonyak ve fosfat bakımından o kadar zengindir ki, kutup rüzgârlarıyla kilometrelerce uzağa yayılarak Ornitojenik Toprak, yani kuş kaynaklı toprak yapısını oluşturur."
"Bir kuşun dışkısı toprak mı yapıyor?"
"Yapıyor, çünkü orada başka hiçbir kaynak yok. Şöyle düşün: limanı olmayan, tarlası olmayan, hiçbir şey yetişmeyen bir kaya adası var ve o adaya haftada bir tek bir kamyon geliyor. Adadaki bütün hayat o kamyonun getirdiğine bakar. Kamyon kesilirse ada boşalır. Antarktika’nın buzsuz kara alanı kıtanın yüzde birinden azdır ve o dar şeritte hayat neredeyse tamamen kolonilerin çevresinde toplanır. O donmuş çorak kayaların üzerinde spora duran yosunlar, likenler, o mikroskobik tardigradlar ve akarlar sadece ve sadece penguenlerin karaya taşıdığı bu azot ve fosfat döngüsü sayesinde yaşayabilir. Penguenler olmasa okyanus ile kara arasındaki bu organik besin iletim hattı kopar; kutup topraklarında mikrobiyolojik ve bitkisel hiçbir yaşam filizlenemez, karasal ekosistem tamamen ölür."
"Bir kolonideki amonyağın kokusu kilometrelerce gidiyor demiştin."
"Gidiyor ve bir ölçümde şu ortaya çıktı: o amonyak havaya karışıp yükseldiğinde, su buharının üzerinde yoğuşacağı çekirdekleri çoğaltıyor. Bulut damlası oluşabilmesi için havada tutunacak bir toz zerresi gerekir; çekirdek yoksa buhar buhar kalır. Penguen amonyağı o çekirdekleri sağlıyor. Yani penguen kolonisi kendi üzerindeki bulutu bir miktar kendisi yapıyor. Kuş dışkısından buluta uzanan bir zincirden söz ediyoruz. Bunu ilk duyduğumda uzun süre sustuğumu hatırlıyorum."
"Şu tardigradları da anlat," dedi Aksel. "Adını duydum ama hep bir masal gibi geldi."
"Yarım milimetreyi geçmez, sekiz ayaklıdır ve suda yaşar. Suyu çekildiğinde ise ölmüyor, duruyor. Gövdesindeki suyu neredeyse tamamen dışarı atıyor, kendini bir tohum gibi büzüp bir varile dönüşüyor ve içindeki hassas yapıları özel bir şeker benzeri madde ile cam gibi bir kalıba döküp koruyor. Bir çiçeği reçineye gömüp dondurmak gibi düşün: çiçek ölmüyor, sadece hiçbir şey yapamıyor. O hâldeyken metabolizması ölçülemeyecek kadar yavaşlıyor, onlarca yıl bekleyebiliyor, mutlak sıfıra yakın soğuğa ve uzay boşluğuna dayanabiliyor. Üzerine bir damla su damladığında ise saatler içinde kendine geliyor ve yürümeye devam ediyor."
"Yani bir canlı, kendi saatini durdurabiliyor."
"Tam olarak öyle. Ve bunu bir masa saatinin önünde konuşuyor olmamız bence tesadüfün ötesinde bir şey. Şu kubbenin içindeki yay boşaldığında saat durur ve zamanı unutur; tardigrat ise durduğunda zamanı unutmaz, sadece askıya alır."
Albedo: Gezegenin Aynası ve Kırılma Noktası
Aksel masadaki saati yavaşça kendi açısına doğru döndürdü. Saatin ön yüzünde, buz kütlesinin üzerinde birbirine sarılmış yatan kutup ayısı ailesi parıldıyordu:
"Peki ya bu kasanın önündeki beyaz krallar ve altlarındaki o masmavi buz tabakası?"
Selim gözlerini buzul zeminine dikerek buzun arkasındaki muazzam iklim fiziğini anlatmaya başladı:
"Kutup ayıları fok popülasyonunu dengede tutan tepe muhafızlarıdır. Ama asıl mucize, onların bastığı ve saatin ön yüzüne nakşedilen o devasa buz kütlesindedir. Fizikte biz buna Albedo Etkisi diyoruz ve bu gezegenin yaşam ile ölüm arasındaki en ince çizgisidir.
Albedo, bir yüzeyin üzerine düşen Güneş ışığını yansıtma kapasitesidir. Beyaz ve taze deniz buzu, Güneş’ten gelen ışınımın yüzde seksen ile doksanını hiç emmeden, bir ayna gibi doğrudan uzaya geri yansıtır. Yani kutup buzulları gezegenin koruyucu devasa ısı kalkanıdır."
"Bunu herkesin bildiği bir örnekle söyleyebilir misin?"
"Söyleyebilirim: temmuz güneşinde beyaz gömlekle siyah gömlek. İkisi de aynı güneşin altında duruyor, ama siyah olan yakıyor. Sebebi gömleğin kalınlığı değil, rengi. Gezegen ölçeğinde buz beyaz gömlektir, açık deniz ise siyah gömlek."
"Peki buz eridiğinde?"
"İşte tam orası. Koyu renkli deniz suyunun albedosu son derece düşüktür; Güneş ışığının yüzde doksan dördünü emer ve bu devasa enerjiyi bünyesinde ısıya dönüştürür. Ve burada felaket getiren Buz-Albedo Geri Besleme Döngüsü başlar: koyu renkli okyanus suyu ısındıkça etrafındaki buzları eritir, buzlar eridikçe açık su yüzeyi genişler, yüzey genişledikçe emilen ısı miktarı katlanarak artar."
"Bu tarz döngüleri fizikte biliriz," dedi Aksel. "Kendini besleyen sistemler tehlikelidir; çünkü çıktı yeniden girdi olur. Mikrofonu hoparlöre çok yaklaştırdığında olan şey budur: küçük bir ses büyür, büyüyen ses tekrar girer, saniyeler içinde odayı bir çığlık kaplar. Fark şu ki mikrofonu geri çekebilirsin."
"İşte problem tam olarak orada. Ve bir ayrıntı daha var: deniz buzu sadece bir ayna değil, aynı zamanda bir kapaktır. Tencerenin kapağını aldığında su daha hızlı buharlaşır ve mutfak ısınır; buz da okyanusun ısısını atmosferden yalıtır, dalgayı keser. Bir de alt yüzeyinde, buzun tam altında yaşayan buz algleri vardır; kutup besin zinciri baharda önce onlarla başlar. Yani buz bir cansız örtü değil, kendisi bir yaşam alanıdır."
"Ve şu anda kaybediliyor."
"Kutuplar, gezegen ortalamasının üç ila dört katı hızda ısınıyor. Eylül ayındaki en düşük deniz buzu alanı 1979’dan bu yana her on yılda yaklaşık yüzde on üç geriliyor. Bu termal kırılma bir kez kontrolden çıktığında gezegenin kliması bozulur; okyanus ısınır, balina pompası çöker, fitoplanktonlar yok olur ve atmosferik oksijen dengesi altüst olur. Baksana; saatin üzerindeki tek bir buzul kütlesi dahi evrensel varoluşumuzun ne kadar hassas bir dengede durduğunu haykırıyor."
Kubbenin Yapımı: Camdan Tozun Dokuz Kere Ateşten Geçmesi
Aksel derin bir nefes alıp saatin zanaat detaylarını incelemeye başladı.
"Selim, ben ömrümü ölçüm aletleriyle geçirdim. Bu yüzeyin nasıl yapıldığını bir anlat bana."
"Adı cloisonné, yani hücreli mine," dedi Selim. "Önce ustanın elinde bir tel var; som altından, saçtan biraz kalın. Bu teli cımbızla bükerek resmin bütün dış hatlarını çiziyor ve metal zemine dikiyor. Bu saatte kutup ayılarının, penguenlerin ve orkaların çevresini çizmek için sekiz metre otuz bir santim altın tel harcanmış; ağırlığı on altı buçuk grama yakın. Yani bu hayvanların kenar çizgileri, kelimenin tam anlamıyla altından."
"Tel neden orada duruyor?"
"Çünkü mine dediğimiz şey aslında toz hâline getirilmiş renkli camdır ve fırında eridiğinde akar. Altın tel, o akmayı durduran bariyerdir. Kilise pencerelerindeki vitrayı düşün: renkli camları bir arada tutan o kurşun çizgiler aynı işi görür, hem taşıyıcıdır hem sınırdır. Burada da her hücre kendi renginin havuzu. Sen mineyi renkle boyamıyorsun; her rengi kendi odasına koyup kapıyı kapatıyorsun."
"Kaç renk var burada?"
"Kırk bir. Ve hepsi aynı cinsten değil: saydam, opalesan ve opak mineler bir arada kullanılmış. Bu üçlü, buzun neden gerçek göründüğünün cevabıdır. Gerçek buz ışığı bazı yerlerinde geçirir, bazı yerlerinde bulutlanır, bazı yerlerinde kapatır. Ressam bunu boyayla taklit eder; mineci taklit etmez, aynı fiziği kullanır. Işık saydam minenin içine giriyor, altındaki metalden dönüyor ve sana geri geliyor. Yüzeyden değil, içeriden gelen bir parıltı bu."
"Peki gökyüzündeki o titrek yeşil? O da hücreli mi?"
"Hayır, orada usta el değiştiriyor. Kuzey ışıklarının tülü, mine üstüne minyatür resimle yapılmış ve sadece üç renk kullanılmış. Sebebi basit: aurora’nın kenarı yoktur. Hücre demek kenar demektir; kenarı olmayan bir şeyi hücreye koyamazsın. Bir sisi tel kafesle çevirmeye çalışmak gibi olurdu. O yüzden ışığın sınırsız yerini fırça, sınırlı yerini tel almış."
"Ve şu buzun içindeki pul pul parıltı?"
"Ona paillonné diyorlar. Saydam minenin altına ince gümüş varak gömülüyor. Işık yüzeyden geçip varağa çarpıyor ve geri dönüyor; buz da tam olarak böyle davranır, ışığı yutmaz, içeride kırar ve geri verir. Bir gölün dibine bozuk para atıp yukarıdan bakmak gibi: parayı değil, paranın suyun içinden gelen parıltısını görürsün."
"Kaç kere fırına giriyor bu levhalar?"
"Her levha için dokuz ila on beş kez, dokuz yüz ile dokuz yüz otuz derece arasında. Ve buradaki asıl zulüm şu: her rengin eridiği sıcaklık farklıdır. En yüksek sıcaklıkta eriyeni önce koyarsın, sonra sırayla daha düşük eriyenleri. Ama her pişirimde eski renkler yeniden ısınır."
"Bunu bir mutfak diliyle söyle."
"Katları farklı sıcaklıklarda pişen bir pasta yapıyorsun ve her yeni katı koyduğunda pastanın tamamını yeniden fırına sokmak zorundasın. On dördüncü seferde alttaki bir kat yanarsa, en baştan başlarsın. Burada da öyle: on dördüncü pişirimde bir çatlak çıkarsa geriye dönüş yoktur, aylarca süren iş çöpe gider. Bir de fırından çıkan mine büzülür, hücrenin içinde çöker; o yüzden hücreyi tekrar doldurup tekrar pişirmek gerekir. Yani sayı bir gösteriş değil, zorunluluk."
"Peki neden mine? Bunca zahmet neden?"
"Çünkü mine solmaz. Bir yağlıboya yüzyıllar içinde sararır, bir sulu boya ışıkta uçar. Mine ise pigment değildir; rengin kendisi camın içine katılmış metal oksitlerden gelir. Kobalt maviyi verir, bakır ve krom yeşili, altın pembeyi. Yani rengi cam taşımaz, cam olur. Müzelerde on beşinci yüzyıldan kalma hücreli mine parçaları vardır ve bugün ilk günkü tonunda dururlar. Zamanı ölçen bir nesnenin üstüne, zamanın dokunamadığı tek boya türünü koymuşlar."
"Bir de bunun düz bir levha olmadığını fark ediyorum."
"En zor kısmı da o. Bu bir kubbe. Yüzey iki eksende birden kavisli. Altın teli düzlemde bükmek zaten hüner ister; onu bir küre parçasının üzerinde bükmek başka bir iştir. Üstelik toz mine eğimli yüzeyde durmak istemez, kayar. Bir pastanın üstünü süslemekle bir kubbenin içini fresk yapmak arasındaki fark gibi düşün."
"Zamanı gösteren kısma gelelim," dedi Aksel. "Şu sedef halka."
"Kadranın dış halkası beyaz sedeften. Sedefin kutupla akrabalığı sadece renk değil: sedef de tıpkı buz gibi, üst üste binmiş saydam katmanlardan oluşur ve rengini boyadan değil ışığın o katmanlarda kırılmasından alır. Yani doğru malzeme seçilmiş."
"Saat işaretleri safir mi?"
"Değil, ve bu bilinçli bir tercih. Baget kesim mavi topaz kullanılmış, toplam iki buçuk karat kadar. Safirin mavisi derin ve doygundur; topazın mavisi ise soğuk ve buzlu, neredeyse aydınlık. Kadranın kenarına dizilmiş on iki taş, yan yana duran on iki buz parçası gibi görünsün diye seçilmiş."
"Ortadaki turkuaz?"
"Guilloché, yani makine oymalı bir desen; merkezden dışa doğru ışınlar hâlinde açılıyor. Buz çatlaklarının merkezden yayılışını hatırlatıyor."
"Peki bunlar," dedi Aksel, kadranın üstünden sarkan ince, sivri parçalara dokunarak. "Bunlar resim değil."
"Değil. Onlar gerçekten oradalar. Elle şekillendirilmiş, rodyum kaplı buz sarkıtları; kadranın hem üstünden hem altından sarkıyorlar. Bütün resim iki boyutlu bir yüzeydeyken, buz tek başına o yüzeyden çıkıp öne geliyor. Akrepler de aynı mantıkta: yaprak biçiminde, rodyum kaplı ve içlerine sedef kakılmış. Yani zamanı gösteren şey, manzaranın malzemesinden yapılmış."
Ateş ve Buz: Kubbeler Nereden Geliyor
"Bu kubbeli saatler markanın yeni bir fikri mi?" diye sordu Aksel.
"Hayır, aksine çok eski bir hattın devamı. Patek Philippe bu biçimdeki mineli masa saatlerini yarım yüzyıldan uzun süredir yapıyor ve her yıl sadece birkaç tane çıkıyor. Sebebi ekonomik değil, insani: bu işi yapabilen mineci sayısı çok az. Cloisonné, atölye kapandığında birlikte kaybolan zanaatlardan biri. Marka bu saatleri kâr için değil, ustayı meşgul tutmak, öğrenciyi yetiştirmek ve zinciri koparmamak için üretiyor. Nadir El Sanatları adı altında topladığı bu koleksiyonu da her bahar Cenevre’de Rhône Caddesi’ndeki kendi salonunda sergiliyor; sergi halka açık ve girişi ücretsiz."
"Ve bu yılki koleksiyonun teması?"
"Tabiatın gücü. Bu kubbenin tam karşısında duran bir başka kubbe var: adı Magma. Onda bir yanardağ tasvir ediliyor ve bu saatin tersi bir mantıkla yapılmış. Burada kırk bir renk var, orada sadece beş saydam renk. Burada suyun ve buzun bütün mavi tonları aranmış, orada tek bir akkor turuncusu. Yani marka aynı yıl içinde bir ucu buza, bir ucu ateşe koymuş."
"Mineci için de anlamlı bir eşleşme."
"Fazlasıyla. Çünkü mine dediğimiz şeyin kendisi de eriyip katılaşmış bir maddedir. Bir lavı tasvir etmek için lavla aynı süreçten geçen bir malzeme kullanıyorsun; buzu tasvir etmek için ise ışığı buz gibi kıran bir malzeme. Konu ile malzeme arasında böyle bir akrabalık kurulduğunda iş temsil olmaktan çıkıyor, bir tür tanıklığa dönüşüyor."
Bir Yıl Boyunca Durmayan Kalp
"Peki içeride ne var?" diye sordu Aksel. "Bu kadar sanatın altında ne çalışıyor?"
"Kalibre 17’’’ PEND. Ve burada çoğu insanın yanıldığı yer şu: bu bir pil saati değil. İçeride yayı, dişlisi, maşası ve denge çarkı olan tam mekanik bir cep saati mekanizması var. Otuz sekiz buçuk milimetre çapında, üç virgül yedi milimetre kalınlığında, iki yüz on dört parça, yirmi bir taş. Denge çarkı Patek’in kendi Gyromax’ı; spirali Breguet, yani ucu yukarı kıvrılmış. Ve mekanizma Patek Philippe Mührü’nü taşıyor."
"Şu Gyromax’ı biraz açar mısın?"
"Klasik bir saatte denge çarkının hızını, spiralin çalışan boyunu kısaltıp uzatan bir kolla ayarlarsın. Bir gitar teline parmağını bastırıp perdeyi değiştirmek gibi: telin kendisine dokunmuyorsun, sadece titreyen kısmını kısaltıyorsun. Gyromax’ta ise o kol yoktur; ayar, çarkın kenarına yerleştirilmiş küçük ağırlıkların döndürülmesiyle yapılır. Ağırlığı içeri döndürürsen çark daha çabuk döner, dışarı döndürürsen ağırlaşır."
"Buz patencisinin kollarını içeri çekmesi gibi."
"Tam olarak o. Aynı fizik, aynı sonuç. Ve avantajı şu: spirale hiç dokunmuyorsun."
"Hızı?"
"Saatte on sekiz bin yarım salınım; yani saniyede iki buçuk tam gidiş geliş. Modern bir kol saatine göre yavaş, ama masa saati sarsılmaz; hızlı çalışmasına gerek yok."
"O zaman kurmayı kim yapıyor? Bir masa saati her gün kurulmaz."
"İşte bütün incelik burada. Bu mekanizma dolduğunda kendi başına ancak elli saat gidebilir. Bir masa saatinden ise en az sekiz gün beklenir. Bu yüzden içeride küçük bir pil ve o pilin çalıştırdığı bir elektrik motoru var. Motor mekanizmayı döndürmüyor, dikkat et; sadece yayı belli aralıklarla yeniden kuruyor. Yani elektrik, saatin kalbi değil; saatin sahibinin yerine her sabah kurma koluna uzanan görünmez eli. Sonuç: bir yıldan uzun süre boyunca kimse dokunmadan çalışıyor."
"Yani bir yıl boyunca kimsenin görmediği bir yerde, kimsenin duymadığı bir denge çarkı, kimsenin dokunmadığı bir yayla dönüyor."
"Ve tam üstünde, kimsenin izlemediği bir kutup gecesi resmediliyor. İkisi de aynı şeyi yapıyor Aksel: gören olmasa da işini sürdürmek."
İki Kutbun Aynı Kubbede Buluşması
Aksel bir süre sustuktan sonra gülümsedi.
"Bir şey fark ettim. Kubbenin tepesinde penguenler var, önünde kutup ayıları. Ama penguen güneyde, kutup ayısı kuzeyde yaşar. Bu ikisi tabiatta hiçbir zaman yan yana gelmez. Üstelik tepedeki ışığın adı Aurora Borealis, yani kuzey ışığı."
"Fark ettin demek," dedi Selim. "Ben de ilk gördüğümde takıldım. Ama sonra şunu düşündüm: burada bir coğrafya haritası yapılmamış. Yapılan şey, buzun üzerinde yaşayan her şeyin tek bir kubbenin altında toplandığı bir tasavvur. Saatin resmî adı da bunu söylüyor zaten: buz kütlesinin üzerindeki canlılar. Yani kuzey ya da güney değil, buz. Dünyanın iki ucundaki iki ayrı sahne, tek bir yarım kürenin içinde birleştirilmiş."
"Bir tür kutup fikri."
"Bir tür kutup fikri. Ve fikir, coğrafyadan daha doğru bir şey söylüyor: aynı buz, aynı ışık, aynı sessizlik. Sınırı biz çiziyoruz."
Aksel parmağını saatin turkuaz kadranının üzerinde gezdirdi:
"Sahi Selim... Gökyüzündeki plazma dansından okyanusun en derinindeki balinanın nefesine, atom altı parçacıklardan Patek Philippe ustasının fırçasına kadar her şey birbiriyle nasıl böyle muazzam bir uyum içinde konuşabilir?"
Selim geminin penceresinden dışarıya, karanlık okyanusun üzerinde dans eden ışıklara baktı:
"Çünkü Aksel... Akıl bunu sadece fiziksel bir denklem olarak okur. Ama tefekkür eden bir ruh bilir ki; en büyükle en küçüğü aynı sistemin parçası kılan o görünmez el, okyanusa da, gökyüzüne de, bu saatin kadranına da aynı ilahi kodları işlemiştir. Biz burada sadece o büyük kütüphanenin bir sayfasını okuyoruz."
Dışarıda ışık bir kez daha kıvrıldı. Masadaki kubbenin üzerindeki yeşil mine, camdan giren o gerçek yeşille bir an aynı tonu tutturdu; sonra ikisi de söndü. Kubbenin içinde, kimsenin duymadığı bir denge çarkı dönmeye devam ediyordu.
format_quote"Gökyüzü korunmuş bir tavan kılınmış; biz o tavanı ancak ona çarpıldığında, çıkardığı ışıktan tanıyoruz."
Hasan Bekmezci
format_quote"Gökyüzündeki rengi belirleyen şey sıcaklık değil, sabırdır: atom, ışıyabilmek için kimsenin ona çarpmadığı bir saniyeyi bekler."