Körüklerin derisinden süzülen hava kor ateşin bağrına doldukça, loş atölye kıvılcım sağanağıyla aydınlanıyordu. Isı dayanılmaz bir dereceye ulaşmış; ocaktan yükselen sarı kızıl ışık, örsün başında duran Usta Davut ile çırağı Yusuf’un alınlarından süzülen ter damlalarını birer elmas gibi parlatıyordu. Penseyle tutulan kor halindeki çelik örsün üzerine koyuldu. Usta ağır çekicini kaldırdı, çırak kendi çekiciyle ritme girdi:
Çın! Çın! Çın!
Çekiç darbeleri tuncun ve çeliğin soğuk sessizliğini yırtarken, kaslardaki gerilim ve dökülen ter iki adamın zihnini fani kaygılardan arındırıyor, yerini derin bir zihinsel deşarja bırakıyordu. Usta Davut, kor çeliğin kıvrılışına bakarak gülümsedi:
"Bak Yusuf... Herakleitos boşuna dememiş: Ateş her şeyin ilkesidir ve değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Şu ocağın bağrındaki kor ateşe bak. Madde tek bir biçimde kalmaz; erir, dönüşür, akar. Zaman da tıpkı bu ateş gibi her şeyi yakıp dönüştürerek akar."
Yusuf ritmi bozmadan çekicini örse indirdi:
"Çok doğru Usta! Tıpkı Aristoteles’in Madde ve Form öğretisinde söylediği gibi... Şu örsteki biçimsiz çelik sadece bir potansiyeldir. Senin zihnindeki tasarı ve vuracağın çekiç darbesiyle o çelik aktüaliteye, yani nihai formuna kavuşur. Ama insana sorarlar; o çelik parçasına biçim veren bizi, bizi hareket ettiren kasları ve zihni harekete geçiren ilk kuvvet nedir? Aristoteles’in dediği o İlk Hareket Ettirici olmasa, bu evrende tek bir atom dahi yerinden oynayabilir miydi?"
Usta Davut çekicini bir an havada tuttu, dumanı tüten çeliğe bakarak Plotinos’un derin hikmetini ekledi:
"İşte o İlk Hareket Ettirici’den yayılan şey, Plotinos’un işaret ettiği Bir’den taşan o eşsiz nizam ve güzelliktir Yusuf. Evrendeki hiçbir hareket tesadüf değildir; güzellik ve düzen, O Sonsuz Bir’den kâinata dalga dalga, ahenkle yayılır. Bize düşen o ahengin ritmini tutmaktır."
Yusuf terini kolunun arkasıyla silip gülümseyerek ustasını destekledi:
"İslam felsefesinin devi İbn Sina da tam bu hakikate mühür vurmamış mıydı Usta? O’na Vacib-ül Vücud yani Varlığı Zorunlu Olan der. Var olmak için başkasına muhtaç olan tüm bu mümkün varlıklar; çekiç, örs, ateş ve biz... Hepimiz varlığımızı O Zorunlu Varlık’ın kozmik nizamına borçluyuz."
Tam bu noktada Usta Davut, maşayla tuttuğu kor çeliği ışığa doğru kaldırıp felsefeden evrenin muazzam fiziğine kapı araladı:
"İşte o Zorunlu Varlık’ın koyduğu fiziki kanunlara bak Yusuf... Biz yıllarca bu örse koyup dövdüğümüz demiri, şu bastığımız toprağın bağrından, yerin altından çıkan alelade bir maden sanırdık. Oysa öğrendik ki Dünya’nın ne ısısı ne de basıncı tek bir demir atomunu bile oluşturmaya yetmez! Demir, Güneş’ten katbekat büyük dev yıldızların çekirdeğinde, milyarlarca derecelik cehennemi sıcaklıklarda pişer; o yıldız ömrünü tamamlayıp devasa bir Süpernova patlamasıyla infilak ettiğinde ise evrenin dört bir yanına saçılır. Yani şu dövdüğümüz demir, Dünya’ya uzay boşluğundan, çöken yıldızların kalbinden indirilmiş bir kozmik misafirdir!"
Yusuf duyduğu bu astrofizik hakikati karşısında gözleri büyüyerek ustasını dinledi:
"Aklım duracak gibi Usta! Nitekim Kutsal Kitap’ta da tam bu kozmik fenomene işaret edilerek Ve biz demiri indirdik buyuruluyor! Yarattık ya da çıkardık denmiyor, adeta yıldızlararası bir sevkiyat gibi indirdik deniyor. Üstelik demirin periyodik tablodaki atom numarası 26’dır. Kutsal Kitap’ta Demir adını taşıyan bölümün ismi, harflerin sayısal değeriyle okunduğunda tam olarak 26’yı verir; başındaki belirlilik takısıyla birlikte okunduğunda ise 57’yi. O bölümün metin içindeki sıra numarası da 57’dir, demirin bilinen izotoplarından birinin kütle numarası da. Yıldızların çekirdeğinde pişen atomun fiziği ile Kutsal Metin’in matematiği aynı ilahi hizada buluşuyor!"
İkisi de bu muazzam fiziki ve matematiksel nizamın karşısında derin bir hayret makamına ererken, tezgâhın kenarındaki kadife kutuda duran ve gaz lambasının sarı ışığında derin mavi bir okyanus gibi parıldayan saat harekete geçti. Bu, el işi mavi mine kadranıyla bir şaheser olan Ulysse Nardin Hourstriker Jaquemarts Forgerons idi. Saatin içindeki vuruşlu mekanizma devreye girdi; kadrandaki elle işlenmiş iki minyatür demirci figürü, saatin içindeki çelik gongun çınlamasıyla eşzamanlı olarak ellerindeki çekiçleri kaldırıp indirmeye başladı: Çınn! Çınn! Çınn!
format_quote"Bir komplikasyon size zamanı söyler. Bu kadran size zamanın nasıl bir emekle geldiğini gösterir: iki adam, iki çekiç, tek ritim."
Hasan Bekmezci
Usta ile çırak, kadrandaki demircilerin kendi hareketlerini ve demir dövme eylemlerini birebir taklit eden bu büyüleyici otomat gösterisi karşısında soluksuz kaldılar. Usta saati göstererek devam etti:
"Şu kadrana bak Yusuf... İki demirci, çarkların arkasındaki gizli mekanizmanın emriyle tam zamanında çekicini indiriyor. Spinoza’nın Deus sive Natura ilkesi işte bu kadranda canlıdır! Evren ve doğa, tek bir sonsuz tözün kusursuz, sapmasız, tıkır tıkır işleyen muhteşem bir mekanizmasıdır. Süpernovanın patlaması da, saatin zili de o tek nizamın sonucudur."
Yusuf saatin içinden gelen o kristal berraklığındaki gümüşi sesi dinlerken gözleri parladı:
"Ve Leibniz’in Önceden Kurulmuş Düzeni! Leibniz tam da saati örnek vermemiş miydi Usta? Birbiriyle hiç temas etmeyen ama Evrenin Yüce Mimarı tarafından öyle kusursuz kurulan iki saat düşün ki, aynı saniyede birlikte çınlar. İşte bu kadrandaki otomatların vuruşu ile uzaydaki yıldızların dönüşü, aynı Önceden Kurulmuş Düzen’in rezonansıdır!"
Usta Davut kor halindeki demiri su dolu ahşap kovaya bıraktı: Cıııızzzz! Yükselen beyaz buharın ardında ikisi de yüksek bir tefekkür ve hayret makamına ulaştı:
"İşte bu yüzden Immanuel Kant o meşhur sözünü söylemişti Yusuf: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası... Zaman denilen şey saatten ibaret değildir; Kant’ın dediği gibi zihnimizin a priori bir sezgi formudur. Biz yıldızlardan inen demiri döverken, zihnimizdeki o ilahi mimari sayesinde evrenin nizamını kavrar ve sonsuz bir hayrete düşeriz."
Yusuf çeliğin suyla birleşip kusursuz bir kılıç formuna girmesini izlerken son halkayı bağladı:
"Ve nihayet Hegel’in diyalektiği tam da bu örste ete kemiğe bürünür Usta! Tez yıldızın bağrından inen hırçın demirdir, antitez onu dizginleyen bizim çekiç darbelerimizdir; ikisinin çetin mücadelesinden doğan sentez ise şu biçim alan çeliktir! Mutlak Ruh, zamanın akışı içinde kendini böyle eylemle, akılla ve sanatla gerçekleştirir."
format_quote"Yıldızın çekirdeğinde pişen demir, örste biçim alan çelik ve kadranda çınlayan gong: üçü de aynı nizamın üç ayrı ölçeğidir."
Hasan Bekmezci
Atölyedeki buhar ve duman dağılırken, Ulysse Nardin’in mavi mineli kadranındaki iki demirci son çekiç darbesini indirdi. Usta ve çırak, kan ter içinde ama ruhları süpernovalardan inen demirin ve evrenin muazzam nizamının idrakiyle yıkanmış halde, o yüce hayret makamında derin bir sessizliğe gömüldüler.
Saatçilik Sanatı ve Teknik Detaylar
Jaquemart otomat mimarisi. Jaquemart, adını Orta Çağ çan kulelerindeki insan biçimli figürlerden alır; Dijon’un 1383’ten beri saat başı çanı döven Jacquemart’ı bu geleneğin en bilinen örneğidir. Bir kol saatinde aynı işi yapmak, sesi üreten kolun hareketini figürün koluna aktarmak demektir: figür bağımsız bir süs değil, çekiç kolunun ucundaki kaldıraçtır. Bu yüzden ses ile hareket arasında gecikme olmaz; figürün kolu, tokmak gonga temas ettiği anda düşer. Ulysse Nardin bu işi bir kol saatinin içine ilk kez 1989’da sığdırdı ve jaquemartlı ilk çalar kol saatini imzaladı. Sonraki nesiller iki koldan çalıştı: San Marco çan kulesinin iki çan dövücüsü ve örsün başındaki iki demirci, yani Forgerons.
Hourstriker ile çalar tekrar arasındaki fark. Bu iki komplikasyon sık sık birbirine karıştırılır ama aynı şey değildir. Hourstriker, Fransızca sonnerie au passage denen aileye girer: kurulmuş bir çalar saat gibi, siz hiçbir şey yapmadan, saat başında saat sayısı kadar, yarımda ise bir kez vurur. Çalar tekrar, yani minute repeater ise kendi kendine hiç ses çıkarmaz; yalnız siz sürgüyü çektiğinizde saati, çeyrekleri ve dakikaları ayrı tonlarla söyler. Ulysse Nardin’in jaquemartlı ailesi her iki biçimde de üretildi. Çalar tekrar versiyonunda hareket dağılımı şöyledir: saatleri çalarken soldaki figür, çeyrekleri çalarken iki figür birlikte, dakikaları çalarken sağdaki figür kolunu indirir. Yani sesi duymadan da kaç olduğunu kadrandan okuyabilirsiniz.
Gong, tokmak ve sessizlik ayarı. Ses, kasanın içine mekanizmanın çevresinde helezon gibi dolanan sertleştirilmiş çelik bir telden gelir; tokmak bu tele vurur, tel titreşir, titreşim kasaya ve oradan havaya aktarılır. Sesin tonunu telin kesiti, uzunluğu ve sertliği belirler; kasa ise bir gitarın gövdesi gibi rezonatör olarak çalışır. Bu yüzden platin gibi ağır bir kasa daha kısık, altın ise daha parlak duyulur. Hourstriker ailesinde kasa yanındaki bir düğme ve ona bağlı bir gösterge ibresi, mekanizmayı açık ya da sessiz konuma alır; toplantıya girerken sesi kapatabilmek, günlük kullanımda vuruşlu bir saatin en gerekli detayıdır.
Mine kadranın gerçek adı. Bu kadranın mavisi boya değil, cam. Mine tozu suyla karıştırılıp metal levhaya sürülür ve sekiz yüz dereceyi aşan fırında pişirilir; işlem katman katman, her katmanda yeniden fırınlanarak tekrarlanır. Kadrandaki ışın deseninin mine altından okunabilmesi, tekniğin adını da veriyor: metal önce guilloché tezgâhında desenlenir, üzerine saydam mine dökülür ve desen minenin derinliğinden görünür. Bunun adı flinqué’dir. Champlevé ise farklıdır: orada metale oyuklar açılır, mine bu oyuklara doldurulur ve yüzey düzlenir. Cloisonné’de ise desenin sınırları ince altın tellerle örülür. Ulysse Nardin 2011’de Le Locle’daki mine atölyesi Donzé Cadrans’ı satın alarak bu üç tekniği de kendi çatısı altına aldı; 1972’de kurulan atölye bugün sektörün en kıymetli mine adreslerinden biridir.
Kasa ve kalibre. Jaquemartlı çalar tekrar nesli 38,5 milimetrelik San Marco kasada, platin ve 18 ayar altın olarak, elle kurulan bir kalibreyle üretildi; yukarıdaki arka kapak fotoğrafındaki parça 716-22 referanslı altın kasa, dokuz numaralı nüsha ve 32 taşlı. Hourstriker nesli ise 42 milimetreye çıktı, otomatik kurulan UN-610 kalibresini ve 42 saatlik güç rezervini kullanıyor, safir arka kapakla kapatılıyor ve kadrandaki figürler 18 ayar altından yapılıyor. İki nesil arasındaki gerçek fark boyut ya da kurma biçimi değil: biri sizin komut vermenizi bekler, diğeri zamanı kendiliğinden ilan eder.