Hazar Kıyısında Bir Akşam
Abşeron Yarımadası’nda akşam denizden değil karadan gelir. Gün batarken Hazar’ın üstündeki ışık önce turuncuya, sonra kurşuna döner. Kıyıya paralel uzanan düzlükte, birbirinden yüzer metre aralıklarla dizilmiş onlarca demir hayvan başını eğip kaldırmaya devam eder. Ne acele ederler ne yavaşlarlar.
Sinan otuz yıldır bu düzlükte çalışıyordu. Petrol jeoloğuydu. Bir sondaj karotuna bakıp hangi katmanın hangi çağa ait olduğunu, hangi kayanın gözenekli hangisinin geçirimsiz olduğunu söyleyebilirdi.
Marc iki gün önce Cenevre’den gelmişti. Bir boru hattı projesinin teknik denetimindeydi. Ama asıl mesleği bu değildi. Kırk yıl saat yapmıştı, çalma mekanizmaları üzerine uzmanlaşmıştı, emekli olduktan sonra bu tür işlere bakmaya başlamıştı.
Kamp evinin önündeki demir masada oturuyorlardı. Marc fincanı bıraktı ve Sinan’ın bileğine baktı.
"Şunu bir daha göster bana."
Sinan kolunu uzattı. Siyah bir kadran. Üzerinde, altından yapılmış üç petrol kulesi ve iki pompa. Ön plandaki pompanın kolu, saatin akrebiyle yelkovanının tam altında duruyordu.
"Otuz yıl önce aldım. O zaman sadece güzel bir şaka gibi gelmişti bana. Jeoloğun saatinde petrol pompası."
Marc başını iki yana salladı.
"Şaka değil bu. Bu, bileğine takılmış bir jeoloji dersi. Sadece kimse öyle anlatmıyor."
1846: Aynı Yılda Açılan İki Kuyu
"Nasıl yani?"
"Şununla başlayalım," dedi Marc. "Bu saatin markası Ulysse Nardin. Kurucusunun adı da Ulysse Nardin. Babası saatçiydi, kendisi de saatçiydi. Yirmi üç yaşındayken babasından beş yüz frank borç aldı ve Le Locle’da, evin çatı katında kendi atölyesini açtı. Yıl 1846."
Sinan fincanı yavaşça masaya bıraktı.
"1846 mı dedin?"
"Evet. Neden?"
"Çünkü buradan otuz kilometre ötede, Bibi Heybət’te, dünyanın sondajla açılmış ilk petrol kuyusu 1846’da açıldı. Yirmi bir metre derinliğinde. Amerika’daki ilk kuyudan on üç yıl önce."
İkisi de bir süre sustu. Uzakta pompalar başını eğip kaldırmaya devam ediyordu.
"Aynı yıl," dedi Marc sonunda. "Biri yirmi bir metre aşağı indi. Öteki bir çatı katına çıktı. İkisi de aynı şeyin peşindeydi aslında: yerin ya da yayın içinde bekleyen bir enerjiyi alıp düzenli bir harekete çevirmek."
"Ulysse Nardin ne yapıyordu o çatı katında?"
"Gemi kronometresi. Denizde boylamı bulabilmek için gemiye bir referans saat götürmen gerekir; o saat aylarca, sallanan bir gemide, değişen sıcaklıkta şaşmamalıdır. Ulysse Nardin bu işte dünyanın en iyisi oldu. Neuchâtel Gözlemevi’nde yüz yıl boyunca test edilen gemi kronometrelerinin dörtte üçünden fazlası bu evden çıktı. Elli kadar donanma bu aletlerle yol buldu."
"Ve sonra bir gün oturup kadrana petrol pompası koydular."
"Tam olarak öyle. Ama sebepsiz değil."
Aynı Kaldıraç
Marc masadan bir kalem aldı ve peçetenin üzerine yatay bir çizgi çizdi. Ortasına bir üçgen koydu.
"Şu senin dışarıdaki hayvanın anatomisi. Ortada bir mesnet var, üstünde uzun bir kiriş sallanıyor. Kirişin bir ucunda ağır bir karşı ağırlık, öteki ucunda kuyuya inen çubuk. Karşı ağırlık düşer, öbür uç kalkar, dipteki pistonu yukarı çeker. Sonra tersi olur. Basit bir kaldıraç. Mesnet ortada olduğu için birinci tip kaldıraç diyoruz."
"Bunu biliyorum."
"Biliyorsun. Bilmediğin şu: bu saatin içinde de aynı şey var. Çalma mekanizmasında bir çekiç var, çekicin bir kolu var, kolun bir mesnedi var. Bir mandal serbest bırakılıyor, yay çekici itiyor, çekiç kasanın etrafını dolanan çelik tele vuruyor. Aynı geometri. Sadece ölçek farklı. Dışarıdaki kirişin boyu yedi sekiz metre, buradakinin boyu birkaç milimetre."
Sinan kadrana daha yakından baktı.
"Ve o altın kollar duruyor öylece."
"Şimdi durmuyorlar mı? Bekle." Marc kasanın yan tarafındaki küçük düğmeyi gösterdi. "Buna bas."
Sinan bastı.
Önce ses geldi. Kısa, temiz, tek bir çınlama. Sonra kadrandaki pompaların kolları aşağı indi ve tekrar kalktı. Ses ile hareket arasındaki fark yoktu; ikisi aynı andı.
"Buna Jaquemart deniyor," dedi Marc. "Saat çalarken kadranda hareket eden figürlere verilen isim. Ama burada yapılan şey figürü süs olsun diye oynatmak değil. Çekici salan aynı serbest bırakma, kolu da indiriyor. Yani kadrandaki pompa, gerçek bir pompanın yaptığı işi yapmıyor; gerçek bir pompanın hareket ettiği sebeple hareket ediyor. Bir kaldıraç, biriktirilmiş enerjiyi tek bir vuruşa çeviriyor."
Sıkıştırılmış Güneş
"Peki," dedi Sinan. "Şimdi sıra bende. Sen bana kaldıracı anlattın, ben sana o kolun ne çektiğini anlatayım."
Ayağa kalktı, düzlüğü işaret etti.
"Buradan çıkan şey sıvı bir maden değil. Bir zamanlar canlıydı. Yüz milyon yıl kadar önce, bu suların atası olan sıcak bir denizde, gözle görülmeyen algler ve diyatomeler yüzüyordu. Diyatomenin işi tek şeydi: güneş ışığını yakalayıp kimyasal bağa çevirmek."
"Fotosentez."
"Fotosentez. O canlılar ölünce dibe çöktü. Oksijensiz bir dipte çürüyemediler, üstlerine çamur geldi, çamurun üstüne çamur geldi. Kilometrelerce. Basınç arttı, sıcaklık arttı. Altmış ile yüz altmış derece arasında, milyonlarca yıl boyunca, o organik madde yavaş yavaş hidrokarbona dönüştü. Jeologlar bu aralığa petrol penceresi der. Daha soğuk olsa dönüşüm başlamaz, daha sıcak olsa her şey gaza gider."
Marc gözlerini kısarak baktı.
"Yani o pompanın çektiği şey..."
"Yüz milyon yıl önce bu denizin üstüne düşmüş güneş ışığı. Sıkıştırılmış hâlde. Dakikada beş altı vuruşla yukarı çıkıyor."
Marc uzun bir süre kadrana baktı.
"O zaman bu saatin içinde de aynı şey var," dedi. "Küçük ölçekte. Sen sabah kolunu sallıyorsun, içerideki bir ağırlık dönüyor, bir yayı sarıyor. Yay o hareketi biriktiriyor. Sonra kırk iki saat boyunca yavaş yavaş geri veriyor. Saniyede sekiz kez, aynı ölçüde."
"Fark ne?"
"Fark ölçek. Senin sahan yüz milyon yıllık güneşi elli yılda geri veriyor. Benim yayım bir bilek hareketini kırk iki saatte geri veriyor. Ama iş aynı iş: birikmiş enerjiyi düzenli bir ritme çevirmek. İkisi de bir depo ve bir sayaçtır."
İki Tür Ateş
"Bir şey daha var," dedi Marc, kadranı ışığa çevirerek. "Şu siyaha bak. Boya değil bu. Cam."
"Cam mı?"
"Grand feu emay. Toz hâline getirilmiş cam, altın zeminin üstüne sürülüyor ve fırına giriyor. Sekiz yüz dereceyi geçen bir fırın. Toz orada eriyip zemine kaynıyor. Sonra soğutuluyor, yeni bir kat sürülüyor, tekrar fırına giriyor. Her seferinde kadran çatlayabilir, renk dönebilir, altın oynayabilir. Kaç kere fırına girdiğini ancak ustası bilir."
"Neden bu kadar zahmet?"
"Çünkü sonunda elde ettiğin şey artık yaşlanmıyor. Emay solmaz, oksitlenmez, ultraviyoleden etkilenmez. Yüz yıl sonra da bugünkü siyahtır. Boya bunu yapamaz."
Sinan güldü.
"Farkında mısın, ikimiz aynı şeyi anlatıyoruz?"
"Söyle."
"Senin emayın birkaç dakika, sekiz yüz derecede pişiyor. Benim petrolüm milyonlarca yıl, yüz derecede pişiyor. Biri çok sıcak ve çok kısa, öteki ılık ve çok uzun. Ama ikisi de aynı denklemin iki ucu: ısı çarpı süre. Ve ikisinin de sonucu, artık geri dönmeyen bir madde."
Marc gülümsedi. "Kadrandaki kuleler de altın. Elle oyulmuş, sonra o siyahın üstüne yerleştirilmiş. Yani bileğinde iki ayrı ateşin ürünü var: emayın ateşi ve altının ateşi."
Sesin Mimarisi
"Peki bu ses nereden geliyor?" diye sordu Sinan. "İçeride bir zil mi var?"
"Zil değil. Tel. Kasanın iç çeperini dolanan, uçlarından sabitlenmiş çelik bir tel. Buna gong diyoruz. Çekiç ona vurunca tel titriyor, titreşim kasaya geçiyor, kasa da onu havaya veriyor. Bir kol saatinin kasası küçük ve kapalı bir hacimdir; sesi dışarı çıkarmak bu işin en zor kısmıdır."
"Ne zaman çalıyor?"
"İki türlü. İstersen az önceki gibi düğmeye basıp anında çaldırırsın. İstersen açık konuma alırsın, o zaman kendi kendine her saat başında ve her yarım saatte çalar. Buna Hourstriker denir. Dikkat et, dakika tekrarlayıcı değil bu. Dakika tekrarlayıcı istek üzerine saati, çeyrekleri ve dakikaları ayrı ayrı sayar; burada öyle bir sayım yok. Burada olan şey daha basit ve daha inatçı: saat geldi, vur."
"Sahadaki gibi."
"Sahadaki gibi. Kimse gelip pompaya kaç oldu diye sormaz. Pompa sorulmadan çalışır."
Sinan saati bileğinden çıkardı, ters çevirdi. Arka kapak safirdi, altındaki mekanizma görünüyordu.
"Şu çekici görüyor musun?" dedi Marc. "Ve şu gong telini. Sen düğmeye bastığında olan her şey burada oluyor. Kalibrenin adı UN-610. Otomatik kurmalı, kırk bir taşlı, kronometre sertifikalı. Kırk iki saat güç rezervi var."
Künye
Model: Ulysse Nardin Hourstriker Oil Pump, 2015.
Referanslar: 6106-131/E2-OIL, 18 ayar rose altın; 6109-131/E2-OIL, platin.
Kasa: 42 milimetre, 30 metre suya dayanıklı, safir kristal cam, vidalı safir arka kapak.
Kadran: siyah grand feu emay, üzerine elle oyulmuş 18 ayar altın petrol kuleleri ve pompalar.
Mekanizma: kalibre UN-610, otomatik kurmalı, 41 taş, yaklaşık 42 saat güç rezervi, kronometre sertifikalı.
Komplikasyon: saat başı ve yarım saat çalar; istek üzerine de çaldırılabilir. Kadrandaki pompa kolları çalma anında hareket eden Jaquemart otomatlarıdır.
Kayış: siyah timsah derisi.
Üretim adedi: her metalden 18 adet. Tanıtım fiyatı rose altın için 129.000 dolar, platin için 150.000 dolar.
Kapanış
Hava iyice karardığında Sinan saati tekrar taktı ve düğmeye bir kez daha bastı.
Ses çıktı. Kollar indi ve kalktı.
Uzakta, düzlüğün üzerinde, gerçek pompalar da inip kalkmaya devam ediyordu. Bileğindeki minyatür ile ufuktaki dev arasında hiçbir senkron yoktu. Biri saat başını haber veriyordu, öteki yüz milyon yıllık bir birikimi yukarı çekiyordu.
Sinan, "Bu saati aldığımda bunları bilmiyordum," dedi.
Marc omuz silkti. "Bir saat sana zamanı söyler. İyi bir saat sana zamanın nereden geldiğini de sordurur."