Eski hikmet ehlinin o sarsıcı tespiti, modern bilimin mikroskopları altında nihai hakikatine kavuşmuştur: “Evren küçülünce insan, insan büyüyünce evren olur.” Bizler dışarıda milyarlarca ışıkyılı uzaktaki galaksilere bakıp hayrete düşeriz; oysa asıl ihtişam, asıl devasa galaksi, bu ten kafesinin içinde, o görünmez minyatür evrende akmaktadır.
Şimdi biraz daha derine, hücrelerin o görünmez ama gürültülü dünyasına, DNA’nın o bükümlü merdivenlerine inelim. Akılları durduracak o rakamları masaya yatıralım ve o sonsuzluğun bu tende nasıl bir ahenkle çalıştığını görelim.
format_quote"Asıl ihtişam, asıl devasa galaksi, bu ten kafesinin içinde, o görünmez minyatür evrende akmaktadır."
Hasan Bekmezci
Bir insan vücudu, ortalama 37 trilyon hücreden oluşur. Bu rakamı idrak etmek zordur; hayal edelim: Dünya üzerinde yaşayan toplam insan sayısı yaklaşık 8 milyardır. Vücudumuzdaki hücre sayısı, dünyadaki tüm insanlığın binlerce katıdır. Ve her bir hücre, içinde binlerce fabrikanın çalıştığı eksiksiz bir metropoldür.
Sadece beynimizin içinde yaklaşık 86 milyar nöron vardır. Her bir nöron, diğer binlerce nöronla bağ kurarak 100 trilyondan fazla sinaptik bağlantı ağı örer. Bu sayı, Samanyolu Galaksisi’ndeki toplam yıldız sayısından kat kat fazladır. Kafatasımızın içindeki o gri madde, aslında gökyüzündeki tüm galaksilerin zihinsel bir haritasıdır.
format_quote"Kafatasımızın içindeki o gri madde, aslında gökyüzündeki tüm galaksilerin zihinsel bir haritasıdır."
Hasan Bekmezci
Vücudumuzdaki tek bir hücrenin çekirdeğine sıkıştırılmış olan DNA’nın uzunluğu yaklaşık 2 metredir. Hücrelerin tamamındaki DNA’ları ucu uca ekleseydik ne olurdu biliyor musunuz? Yetmiş dört milyar kilometre uzunluğunda bir şerit elde ederdik. Bu mesafe, Dünya’dan Güneş’e gidip gelmenin ötesinde, Pluton’un da ötesine geçip yıldızlararası boşluğa uzanan, Güneş Sistemi’ni baştan başa birkaç kez kat eden akıl almaz bir uzunluktur. Sadece mikroskobik bir çekirdeğin içine, evrenin tüm kütüphanesi bu zarafetle katlanmıştır.
Bu 37 trilyon hücre başıboş değildir; hepsi birbiriyle gece gündüz fısıldaşır, konuşur ve kusursuz bir senfoni icra eder.
Kalbimiz günde ortalama 100.000 kez atar ve kanımızı vücudumuzdaki 100.000 kilometre uzunluğundaki damar ağına pompalar. Bu damar ağı, dünyayı ekvatordan iki buçuk kez dolanabilecek kadar devasa bir nehirler sistemidir; ağın büyük bölümü, çapı bir alyuvarın güçbela geçebileceği beş mikrometrelik kılcallardan oluşur.
Mide ve bağırsaklarımızdaki trilyonlarca yararlı mikroorganizma (mikrobiyota) ile karaciğerimiz, her saniye gelen kimyasal maddeleri süzer, zehirleri arıtarak bedenin kimyasal mizanını korur.
Akyuvarlarımız, vücuda giren yabancı düşmanlarla her an mikroskobik bir savaş yürütür; bir istila anında milyarlarca hücre anında haberleşerek ordu gibi harekete geçer.
Biri durursa, diğeri yavaşlarsa bütün âlem sarsılır. İnsan, milyarlarca bağımsız canlının ortak bir “Ben” bilinci altında birleştiği canlı bir kâinattır.
format_quote"İnsan, milyarlarca bağımsız canlının ortak bir “Ben” bilinci altında birleştiği canlı bir kâinattır."
Hasan Bekmezci
İşte Alman zanaatkâr Stefan Kudoke’nin ellerinde hayat bulan KUNSTwerk Rekulater, tam da insan bedenindeki bu hücresel ekosistemin ve sistemler arası diyalogların metalik bir tezahürüdür. Kırk iki milimetrelik çelik kasasının içinde el kurmalı bir kalibre çalışır, kırk iki saat yürür ve kadran diye ayrı bir levha taşımaz.
İskeletleştirilmiş ve el oyması köprüler otuz yedi trilyon hücrenin ve nöron ağlarının ahengine, regülatör düzeni ile balansın ritmik atışları kalbin vuruşuna ve bedenin hayati sistemlerine karşılık gelir; hepsi bağımsız Alman zanaatkârlığının tek bir başyapıtında toplanmıştır.
Dışarıdan bakıldığında kadranın o katı gizemi tamamen kaldırılmıştır; çünkü insan nasıl derisinin altındaki damarları, kasları ve çalışan organları gizlemiyorsa, bu saat de mekanizmasını saklamaz.
Saatin içindeki o incecik dişliler, beyindeki nöron ağlarının birbirine elektrik sinyali göndermesini hatırlatır. Biri diğerine enerji aktarır; biri yavaşlasa zamanın akışı şaşar. Tıpkı insan bedenindeki o kusursuz sinir sistemi iletişimi gibidir.
Saatin kalbinde tıkırdayan balans tekerleği, insan kalbinin o ritmik, hayat veren atışını taklit eder. Her bir salınım, bu mekanik bedenin nabzıdır. Çemberine dizilmiş ayar vidaları, kalbin hızını düzeltmenin elle yapılan hâlidir.
Saatin köprüleri üzerine zanaatkârın kalemiyle işlenen o kıvrımlı, organik motifler, insan vücudundaki kılcal damar ağlarını ve DNA’nın o sarmal mimarisini anımsatır. Levhalar önce kıl testereyle tek tek oyulur, kalan iskelet sonra oyma kalemleriyle doldurulur; kaplama işi de atölyede yapıldığı için her parça kendi rengini taşıyabilir.
Saat, zamanı olağanüstü bir netlikle okutmak için saat ve dakika kollarını birbirinden ayrıştıran bir regülatör düzenine sahiptir. Saatler, altı yönünde duran küçük giyoşe kadranda Roma rakamlarıyla ve kısa bir Breguet ibresiyle okunur; dakikalar ise bütün iskeletin üzerinden geçen uzun mavi ibrenin işidir. Bu, insan bedenindeki farklı organların kendi görevlerini kusursuz bir özerklikle yerine getirmesine benzer; her sistem kendi alanında kusursuzdur ama bütünün ahengine hizmet eder.
Saatin arkasına ve önüne baktığınızda hiçbir sır kalmaz. Alman zanaatkârlığının o saf, katkısız ve dürüst yaklaşımı, insan bedeninin şeffaflığı gibidir. Gizlisi saklısı yoktur; her parça üzerine düşen vazifeyi ibadet eder gibi yerine getirir.
format_quote"Gizlisi saklısı yoktur; her parça üzerine düşen vazifeyi ibadet eder gibi yerine getirir."
Hasan Bekmezci
Biri 37 trilyon hücrenin, yetmiş dört milyar kilometrelik DNA zincirlerinin ve kusursuz çalışan hayati sistemlerin oluşturduğu insan adındaki o büyük kâinat, diğeri ise çeliğin ve insan elinin sabrıyla o kâinatın zanaattaki yansıması olan KUNSTwerk Rekulater başyapıtıdır.
Evren küçülüp insana sığdığında, insan da aklıyla ve zanaatle bu evreni ve kendi içindeki o muazzam matematiği saate sığdırmıştır. Biri Yaratıcı’nın canlı sanatı, diğeri ise o sanatı okumaya çalışan kulun mekanik duasıdır.
Saat, üreticisinin kendi anlatımıyla: KUDOKE, KUNSTwerk koleksiyonu