Gözümüzün açıldığı, rengin biçimle buluştuğu, dokunduğumuz her nesnenin katılık kazandığı ve evrenin bize buradayım diye fısıldadığı her an, aslında tek bir mutlak yasanın egemenliği altındayızdır: elektromanyetik kuvvet. Çekirdeğin o karanlık sığınağından kaçıp dışarı taşan, elektronları yörüngede tutan, atomları moleküllere bağlayan, ateşe rengini, suya akışkanlığını veren bu kudret, kâinatın büyük sahnede gözle görülen tek ve gerçek rejisörüdür.
Eğer yerçekimi galaksileri saran sessiz bir bağ, nükleer kuvvetler ise çekirdeğin gizli demir yumruğu ise, elektromanyetizma evrenin senfonik dairesi, ışığı ve kimyasıdır. Yaratılışın bu muazzam tezahürü, zerrelerin birbirini itip çekmesiyle varlık sarayına hem nizam hem de estetik kazandırmıştır.
format_quote"Elektromanyetizma evrenin senfonik dairesi, ışığı ve kimyasıdır."
Hasan Bekmezci
On dokuzuncu yüzyılın ortalarında insanlık, elektriği ve mıknatısı ayrı iki garip doğa olayı zannediyordu. Akımların tel üzerinden geçişi ile pusula iğnesinin sapması arasındaki gizli bağı ilk sezenlerden biri dahi denebilecek deneyselci Michael Faraday oldu. Faraday, matematiği bilmemesine rağmen doğayı parmak uçlarıyla hissediyor, kuvvet çizgileri kavramıyla uzayın görünmez ağlarla örülü olduğunu haykırıyordu.
Ancak bu sezgiyi ölümsüz bir evrensel yasaya dönüştüren dahi, İskoç fizikçi James Clerk Maxwell oldu. Maxwell, masasının başına oturduğunda zihninde şu devasa soruyu tartıyordu: acaba elektrik akımı ve manyetik alan, aynı madalyonun iki farklı yüzü müdür? Ve daha da önemlisi, ışık dediğimiz şey aslında dalga boyu olan bir elektromanyetik salınım mıdır?
Maxwell, zihnindeki o berrak matematiksel simetriyi kullanarak dört muazzam denklem yazdı. Bu denklemler, elektrik alanının manyetik alanı, manyetik alanın ise elektrik alanını nasıl tetiklediğini kusursuz bir uyumla ortaya koydu. Denklemleri çözdüğünde karşısına çıkan dalga hızının ışık hızı ile birebir örtüştüğünü gördüğü o an, fizik tarihinin en büyük huşu anlarından biriydi. Maxwell, kâinatın sadece maddeyle değil, saf ışıkla ve elektromanyetik dalgalarla yürüdüğünü denklemlerin diliyle mühürlemişti.
format_quote"Maxwell, kâinatın sadece maddeyle değil, saf ışıkla ve elektromanyetik dalgalarla yürüdüğünü denklemlerin diliyle mühürlemişti."
Hasan Bekmezci
Elektromanyetik kuvvetin şiddetini ve elektron ile proton arasındaki etkileşimi belirleyen sabitler, yani yaklaşık yüz otuz yedide bir değerindeki ince-yapı sabiti, evrenin kimya laboratuvarını kuran kilit ayarlardır. Eğer bu kuvvetin şiddeti milimetrik bile farklı yaratılsaydı varlık sarayı şöyle çökerdi.
Elektromanyetik kuvvet biraz daha güçlü olsaydı ne olurdu? Neden elektronlar çekirdeğe çarpardı? Çekirdeğin artı yükü ile elektronun eksi yükü arasındaki çekim o kadar şiddetlenirdi ki, elektronlar yörüngede kalamaz, spiraller çizerek çekirdeğin kalbine yapışıverirdi. Neden kimya başlamadan biterdi? Atomlar elektron ortaklaşması yapamaz, moleküller, yani su, protein, DNA kurulamazdı. Katı maddeler var olamaz, evren kimyasal bağlardan mahrum kör bir karanlıkta kalırdı.
Elektromanyetik kuvvet biraz daha zayıf olsaydı ne olurdu? Neden atomlar dağılırdı? Çekirdek ile elektronlar arasındaki bağ o kadar zayıf olurdu ki, en ufak bir ısı sarsıntısında elektronlar çekirdeğin etrafından fırlar giderdi. Neden hayat imkânsız olurdu? Atomlar tutunamaz, maddeler bir arada duramaz, evren ne katı ne sıvı ne de gaz olabilen, hiçbir bağın kurulamadığı hayaletimsi bir parçacık çorbası olarak kalırdı.
Bu görünmez kudreti zihnimizde somutlaştırmak için şu beş analojiyi kullanalım. Görünmez örümcek ağı: evrenin her köşesini saran ancak gözle görülmeyen tel tel iplikler gibidir, zerreler bu ağın üzerinden birbirine haber verir, dokunur ve bağlanır. Keman teli ve rezonans: iki keman telinden birine vurduğunuzda diğerinin aynı frekansta titremesi gibi, elektromanyetizma da evrendeki maddeler arasında görünmez bir frekans ve rezonans köprüsü kurar.
Mıknatıs ve demir tozu: kâğıdın altına koyduğunuz mıknatısın üstteki demir tozlarını anında kusursuz bir geometrik desene sokması gibi, elektromanyetizma da kaos hâlindeki maddeleri nizamlı formlara sokan ilâhî bir cetveldir. Güneş ışığı ve hayat pınarı: gözümüzle gördüğümüz, cismimizi ısıtan, bitkilere hayat veren o güneş ışığının bizzat kendisi elektromanyetik dalganın ta kendisidir, evrenin damarlarında akan saf enerjidir.
Ve saat çarklarının dişli tutunuşu: çarkların birbirini itip çekerek zamanı akıttığı o mekanik gerilim, makro ölçekte elektronların birbirini itip çekerek maddeyi ayakta tuttuğu elektromanyetik dengenin birebir kopyasıdır.
Kâinatın elektromanyetik dalgalarla kurduğu o kusursuz dengeyi, çift salınım çarkının havada süzülen rezonansıyla bileğe taşıyan çağdaş bağımsız saatçilik başyapıtı MB&F Legacy Machine N°2’dir. Havada süzülen çift denge çarkı ve diferansiyel, kubbeli safir cam ve üst düzey mekanik köprüler, el yapımı finisaj ve iki bağımsız eşapman; hepsi tek bir sahnede toplanmıştır.
Legacy Machine N°2, saatçilik tarihinde nadir görülen bir cesaretle, iki bağımsız denge çarkını kadranın tam ortasında, havada asılı duran kavisli köprülerin altında karşılıklı olarak konumlandırır. Her biri on bir milimetre çapında, dört geleneksel ayar vidası taşıyan bu iki çark, iki ayrı eşapmanla kendi doğal hızında salınır ve ikisi birbirinin tam ayna görüntüsüdür, kıl zembereklerinin sabitlendiği tutamakların yönüne kadar. Bu iki çark birbirine fiziksel olarak doğrudan bağlı gibi görünmese de, altıda duran gezegen diferansiyel mekanizması sayesinde iki salınımın ortalamasını alarak tek bir kusursuz zaman akışı üretir. Üç çark ve beş pinyondan oluşan bu diferansiyel saklanmamış, aksine çift kavisli ayna parlatma bir köprünün üzerinde kadranın yüzeyinden yukarı kaldırılmıştır. Bu mimari, tıpkı elektromanyetik alanların birbirini etkileyerek evrende dengeyi kurması gibi, iki ayrı enerjinin kusursuz rezonansını gözler önüne serer.
format_quote"Bu mimari, tıpkı elektromanyetik alanların birbirini etkileyerek evrende dengeyi kurması gibi, iki ayrı enerjinin kusursuz rezonansını gözler önüne serer."
Hasan Bekmezci
Saatin üzerini örten devasa ve yüksek kubbeli safir cam, optik kırılmalar yaratarak içindeki mekanizmayı âdeta bir uzay istasyonu veya laboratuvar kubbesi gibi sergiler. Işığın bu camdan süzülerek çarkların üzerine düşmesi, elektromanyetik dalgaların optik dünyada yarattığı o büyüleyici oyunu bilekte somutlaştırır. Kırk dört milimetrelik kasa platin, kırmızı altın ve beyaz altında yirmi, sonraki titanyum ve paladyum versiyonlarında on dokuz milimetre yüksekliğindedir.
Köprülerin açılı kenarlarındaki el törpüsüyle yapılmış iç bükey pahlamalar, Cenevre desenli köprü yüzeyleri ve parlatılmış vidalar; Max Büsser ve bağımsız dâhilerin elektromanyetik kusursuzluğa saatçilik sanatıyla yazdığı nihai manifesto niteliğindedir. Mekanizma MB&F için özel olarak Chronode’dan Jean-François Mojon ve Kari Voutilainen tarafından geliştirildi; tek zemberekle kurulur, iki yüz kırk bir parça ve kırk dört taş taşır, kırk beş saat yürür. MB&F kendi atalarını da kendisi sayar: tek bir mekanizmaya iki regülatör koyan Breguet, Ferdinand Berthoud ve Antide Janvier.
Biri kâinatın maddeyi ayakta tutan, rengi, ışığı ve kimyayı var eden elektromanyetik kuvvet sabiti, diğeri ise iki bağımsız salınımın rezonansını saf optik ve mekanikle bilekte buluşturan MB&F Legacy Machine N°2’dir.
Biri evrenin görünür zarafeti, diğeri ise o zarafetin çarklar üzerindeki mekanik yankısıdır.
Saat, üreticisinin kendi anlatımıyla: MB&F, Legacy Machine N°2