1879’un kışında, Yasnaya Polyana’da elli bir yaşında bir adam vardı: Lev Tolstoy. Savaş ve Barış’ı ve Anna Karenina’yı çoktan yazmıştı; toprağı, ailesi, ünü ve sağlığı yerindeydi. Buna rağmen o kış av tüfeğini elinden bırakmış, odasındaki ipi kendinden saklamaya başlamıştı. Kafasına takılan soru basitti ve cevaplanmadıkça hiçbir şeyin tadı kalmıyordu: hayatımda, ölümün yok edemeyeceği bir anlam var mı?
Bu soruyu anlatabilmek için, 1882’de tamamladığı İtiraflarım’da Doğu’dan gelen eski bir hikâyeye başvurdu. Bozkırda yol alan bir yolcu, azgın bir hayvanın saldırısına uğrar. Kaçacak yer yoktur; kendini kuru bir kuyuya atar. Fakat düşerken görür ki kuyunun dibinde ağzı açık bir ejderha onu beklemektedir. Yukarı çıkamaz, aşağı inemez. Kuyunun duvarındaki bir çatlaktan çıkmış ince bir dala tutunur ve orada asılı kalır. Kolları yorulmaya başlamıştır. Tam o sırada, biri ak biri kara iki fare, tutunduğu dalın kökünü sabırla ve şaşmaz bir düzenle kemirmektedir. Dalın yapraklarında ise birkaç damla bal vardır; yolcu boynunu uzatır ve o balı diliyle yalar.
Tolstoy hikâyeyi anlattıktan sonra kendi payına düşeni de söyler: onun iki damla balı ailesi ve yazarlığıydı. Ama artık o balın tadını alamadığını itiraf eder, çünkü gözünü ejderhadan ve iki fareden ayıramamaktadır. İşte bu, aynı kuyuya açılan iki pencereden birincisidir. Aynı yere düşen bir başkası, aynı manzaraya bakıp bambaşka bir yere varacaktır.
İnsanoğlunun zamanla ve kendi faniliğiyle olan imtihanı, mekanik saatçiliğin ve varoluşsal düşüncenin en derin konusudur. Sahrada yürürken aniden yırtıcı bir aslanın hücumuna uğrayıp can havliyle susuz, derin bir kuyuya atlayan yolcunun hikayesi, tam da bu hakikatı gözler önüne serer. Düşerken duvardaki zayıf bir dala tutunan adam; aşağıda ağzını açmış bekleyen devasa ejderhayı, yukarıda dalın kökünü durmaksızın kemiren biri siyah biri beyaz iki fareyi görür. Ağacın dallarında ise birkaç damla bal vardır.
Bu kuyuya düşen iki farklı insan tipi vardır ve olay iki ayrı pencereden okunmalıdır:
Birinci Pencere: Hakikati Göremeyen ve Balın Peşinde Uyuşan İnsan
Kuyuya düşen ilk adam, çevresindeki dehşetli tabloyu (aşağıdaki ejderhayı, kökü kemiren siyah ve beyaz fareleri) görür fakat bunun arkasındaki manayı anlamak istemez. Ya ölümün soğuk nefesi zihnini kapladığı için o baldan hiçbir tat alamaz hale gelir ya da o kaçınılmaz sonu unutmak için aklını ve hislerini uyuşturur.
Bu insan, "Anı yaşa" sözünü yanlış anlayan adamdır. Zamanın akışını (hareketli çarkları, süzülen kumları) sadece fani bir tüketim nesnesi olarak görür. Siyah ve beyaz farelerin gece ile gündüzü simgelediğini, geçen her saniyenin ömrü tükettiğini fark etmez. Ağacın dalındaki geçici bal damlalarına yapışır; fakat bu avunma, kuyu dibindeki gerçeği ortadan kaldırmaz.
Bu bakış, resim sanatında yüzyıllardır bilinen bir türün tam tersidir. Vanitas denen natürmort geleneğinde ressam masaya bir kafatası, bir mum, bir kum saati ve solmaya başlamış bir çiçek koyar. Amaç korkutmak değil, seyredene bir soru sormaktır: bunların hepsi bitecekse, sen neyi biriktiriyorsun? Carpe Diem’in kadranı bir tabloya değil, bir bileğe kurulmuş vanitas masasıdır.
İkinci Pencere: Olayın Hikmetini Anlayan ve Sığınan İnsan
Kuyuya düşen ikinci adam ise etrafına basiret gözüyle bakar. "Ha!" der, "Burada rastgele bir iş yok. Bu sahradaki aslan, bu kuyu dibindeki ejderha, kökü kemiren gece ve gündüz simgesi fareler ve dallardaki bal... Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı ve bir Düzenleyen’in işidir."
Bu adam analojiyi çözer:
Yırtıcı Aslan: İnsanı kovalayan musibetler ve zamanın baskısıdır.
Kuyu ve Ejderha: Kaçınılmaz olan ecel ve toprak altına giriş kapısıdır.
Siyah ve Beyaz Fare: Gece ile gündüzdür; zaman çarkının durmaksızın ömrü kemirmesidir.
Ağaçtaki Bal: İmtihan için sunulmuş geçici dünya nimetleridir.
Resmin tamamını gören bu yolcu, kendi çaresizliğini anladığı an fani balın peşini bırakır. Aklından geçen bir yakarıştan çok bir çıkarımdır: bu kadar ince ayarlanmış bir düzen kendi kendine kurulmuş olamaz. Öyleyse bu sarayın bir sahibi vardır ve ben burada mülk sahibi değil, süresi belli bir misafirim. İnsanı sakinleştiren de tam olarak bu fark ediştir; çünkü kaybetmekten korktuğu şey aslında hiçbir zaman onun olmamıştı, ödünç verilmişti.
İşte bu insan, anı hakiki manasıyla yaşar. Zamanın akışını dehşetle değil, o düzenin Sahibini tanıyarak sükunetle karşılar.
format_quote"Bu sarayın bir sahibi vardır ve ben burada mülk sahibi değil, süresi belli bir misafirim."
Mütevazı Elçi ve Emanetin Teslimi
Hikmet gözüyle bakıldığında, kuyu dibindeki son veya tablolarda temsil edilen kanatlı figür, dehşet verici bir felaket değildir. O, Yaratıcı’nın emrini uygulayan mütevazı ve şerefli bir elçidir.
Allah’ın nazenin misafirlerini bu fani imtihan dünyasından alıp ebedi memleketlerine götürmekle görevlendirilmiştir. Gece ve gündüzü temsil eden farelerin dalı kemirmesi, insanı bir yokluğa sürüklemez; sadece gurbetteki sürenin dolduğunu ve asıl yurda dönüş vaktinin geldiğini sessizce duyurur.
Mekanik Bir Şaheser: Konstantin Chaykin – Carpe Diem
Bu iki farklı bakış açısı, bağımsız saatçiliğin özgün modellerinden Konstantin Chaykin Carpe Diem kadranda canlı bir mekanik alegoriye dönüşür. 2014’te tanıtılan bu saat, Chaykin’in "alegorik saat" dediği yeni bir türün ilk örneğidir; kum saati burada kadrana çizilmiş bir resim değil, yelkovanın yerini alan çalışan bir düzenektir.
Kanatlı Elçi
Kadranın sağ tarafında vakurla oturan kanatlı elçi, bir elini kum saatine dayayarak zamanın akışını izler. Görevini sükunetle yerine getiren elçinin mekanik bir temsilidir.
Figür kadrana yapıştırılmış bir kabartma değil, gümüş üzerine elle oyulmuş bir kabartmadır: usta önce fazlalığı alır, sonra arka zemini binlerce küçük çekiç darbesiyle dövüp matlaştırır. Taş ustasının rölyef çalışmasıyla aynı mantık: parlak kalan yüzey öne çıkar, matlaşan zemin geri çekilir. Arkasındaki mavi zemin ise boyalı değil, ısıtılarak maviye çevrilmiş çeliktir; rengi veren şey pigment değil, yüzeydeki ince oksit tabakasının ışığı bölmesidir. Bir sabun köpüğünün ya da su birikintisindeki ince yağ tabakasının renk vermesiyle aynı fizik.
Mekanik Kum Saati (Yürüyen Dakikalar)
Kadranda geleneksel yelkovan yoktur. Dakikaların geçişi, kum saatinin içindeki altın renkli tanelerin aşağı süzülüyormuş gibi görünmesiyle, 60 dakikalık periyotlarla gösterilir.
İşin sırrı şu: kum saatinin içinde gerçekten dökülen bir kum yoktur. Chaykin, iki hazneyi kaplayan minik sürgüleri (perdeleri) mekanizmaya bağlamıştır; sürgüler sırayla açılıp kapandıkça üst hazne boşalmış, alt hazne dolmuş gibi görünür. Tam olarak bir jaluzinin çalışması gibi: pencerenin arkasındaki manzara hiç değişmez, değişen sadece lamellerin açıklığıdır, ama göz manzaranın değiştiğini sanır.
İkinci incelik zamanlamada: gösterge her saniyeyi değil, saati onar dakikalık altı adımda tüketir. Haznelerin arasındaki minik nokta dizisi bu adımları işaretler. Saat dolduğunda üst hazne bir anda yeniden dolar ve döngü baştan başlar; saatçilik dilinde buna retrograd, yani geri dönen gösterge denir. Bir otobüs durağındaki "sonraki otobüs 10 dakika" tabelası gibi: size saniyeyi değil, kalan payı söyler.
Kafatası
Kum saatinin hemen altında, kadranın sol alt köşesinde yer alan ince işlemeli kafatası motifi, dünyevi arzuların fani mahiyetini ve ecel hakikatini hatırlatır.
Yeri tesadüf değildir: boşalan haznenin tam altına konmuştur, yani kumun gittiği yere. Kadranın alt ortasında, saat 6 yönünde ise beyaz emaye küçük saat kadranı durur. Roma rakamları ve tek bir mavileştirilmiş çelik akrep taşır. Tek ibreli olması bir eksiklik değil, bir tercihtir: güneş saatinin gölgesi gibi, size hangi saniyede olduğunuzu değil hangi saatte olduğunuzu söyler.
Gün Simgeleri
Saat 3 yönündeki pencerede haftanın günleri döner; tıpkı zayıf dalı kemiren gece ve gündüz gibi zamanın kesintisiz akışını gösterir.
Günler kelimeyle değil, gezegen simgeleriyle yazılmıştır. Haftanın yedi günü iki bin yıldır yedi klasik gök cismiyle eşleştirilir ve bu eşleşme birçok dilde hâlâ gün isimlerinin içinde durur: Pazartesi Ay’ın, Cumartesi Satürn’ün günüdür. Chaykin bunu kelime yerine tek bir işaretle yazıyor; yol tabelalarının yazı yerine resim kullanması gibi, dil bilmeden okunabilen bir alfabe.
Kadranın Arkasındaki İşçilik
Saati çalıştıran kalibre K.01-4, Konstantin Chaykin’in kendi manüfaktüründe geliştirildi ve üretildi. Elle kurmalıdır ve 48 saat güç rezervi verir. Elle kurmalı olması bu saat için bir tutarlılıktır: enerjiyi siz koyarsınız, kurma kolunu her çevirişinizde ince bir çelik şeridi bir yay gibi gerersiniz ve o gerilim iki gün boyunca yavaşça boşalır. Cuma akşamı kurduğunuz saat pazar sabahı hâlâ yürüyor olur.
Mekanizma yüksek saatçiliğin geleneksel bitirme işlemleriyle donatılmış: Cenevre dalgaları, perlaj, düz ve dairesel taşlama, elde parlatılmış pahlar, gravürler, cilalı vida ve taş yuvaları, mil uçlarının bilyeli parlatılması ve rodyum kaplama. Köprüler ise ayrı bir hikâye: elle kabartma olarak oyulmuş ve zemini ince ince dövülmüştür, yani kadranın ön yüzündeki işçilik arka yüzde de aynen sürer.
Chaykin’in bu kalibre için geliştirdiği "Pac-Man" raketi, ince ayarın yapıldığı yerdir. Saatin hızını belirleyen şey, saç kılından ince spiralin serbest uzunluğudur. Gitar teli gibi düşünün: teli perdeye bastırıp kısaltırsanız ses tizleşir, bıraktığınızda kalınlaşır. Rakete de aynı işi yapar, sadece bir gitaristin milimetresi yerine mikron ölçeğinde çalışır.
Kasa 45 mm çapında ve 18 ayar pembe altından. Altının seçilmesi süs değil zorunluluktur: bu derinlikte bir bitki motifini elle oymak için metalin gravür kalemine boyun eğmesi gerekir. Çeliğe aynı deseni işlemek, tahtaya oyduğunuz bir şekli granite oymaya çalışmak gibidir. Zemin burada da dövülerek matlaştırılmış, böylece parlak kıvrımlar ışığı tek başına toplamıştır.
Arka kapak safir kristaldir. Bir teknesinin cam tabanı gibi: normalde kapalı olan tarafı seyre açar ve saati bir alet olmaktan çıkarıp iki yüzü de izlenen bir nesneye dönüştürür.
Atölyede
Bu kadranın en zor tarafı, alegorinin altında gerçek bir mekanizmanın çalışıyor olmasıdır. Kum saatinin sürgüleri, gün penceresinin diski ve saat kadranının ibresi aynı kalibrenin üzerine katman katman oturur; her katman diğerinin altına gizlendiği için montaj tek yönlüdür ve geri dönüşü yoktur.
Hikmetin Kesişimi: Anı Mânâ ile Yaşamak
Kuyudaki fani bal damlalarına aldanmama uyarısı ile kadrana kazınan "Carpe Diem" mesajı aynı noktada birleşir: Anı yaşamak, zamanı uyuşarak tüketmek değil; her anın ilahi bir ihsan olduğunu bilerek, o düzenin Sahibine sığınarak şuurla değerlendirmektir.
Zaman akmaktadır, elçi kapıdadır ve asıl lezzet fani balda değil, bu düzeni kuran Yaratıcı’ya olan sarsılmaz teslimiyettedir.
format_quote"Zaman akmaktadır, elçi kapıdadır ve asıl lezzet fani balda değil, bu düzeni kuran Yaratıcı’ya olan sarsılmaz teslimiyettedir."
Hasan Bekmezci