Haziran 1979. Le Mans’ta kırk numaralı Porsche 935 T, Kremer Racing renkleriyle yirmi dört saat boyunca pistte kalıyor. Direksiyonda üç kişi var: François Servanin, François Trisconi ve Laurent Ferrier. Yarış bittiğinde genel klasmanda üçüncü sıradalar. Rakiplerinin neredeyse tamamı profesyonel pilotlardan oluşuyor; bu üçlünün ikisi ise asıl işini başka yerde yapan insanlar.
Le Mans’ın diğer yarışlardan farkı da tam burada başlar. Yirmi dört saatlik bir yarışta en hızlı tur kimsenin umurunda değildir. Kazanan, gece boyunca aynı ritmi tutturabilen, lastiği zamanında değiştiren, motoru kırmızı bölgeye sokmayan ve sabaha kadar durmayan ekiptir. Yani ölçü hız değil, süreklilik.
format_quote"Le Mans’ı en hızlı olan kazanmaz. Durmayan kazanır."
Hasan Bekmezci
Laurent Ferrier 19 Aralık 1946’da Cenevre’de doğdu. Üçüncü kuşak saatçi; hem anne babası hem büyükanne büyükbabası bu işi yapıyordu. Babası ailenin oturduğu dairenin hemen altındaki atölyede yüksek komplikasyonlar üzerinde çalışıyordu, yani çocuk yaşta istisnai saatlerin yanında büyüdü. Cenevre Saatçilik Okulu’ndan 1968’de mezun oldu ve Cenevre’nin en büyük saat evlerinden birinde prototip saatçiliğinden dış parça tasarımına kadar farklı görevlerde çalışmaya başladı.
Aynı yıl, yirmi iki yaşındayken, saatçiliği bırakıp tutkusunun peşinden gitti. Otomotiv parçaları satmaya başladı ve yavaş yavaş yarış dünyasına girdi. 1974’te, yirmi sekiz yaşındayken, çalıştığı ev bir teknik departman kurdu ve onu geri çağırdı. Döndü ve orada otuz yedi yıl çalıştı; sonunda yaratım departmanının başına geçti. Kendi ifadesiyle orada öğrendiği asıl şey şuydu: her şey denge ve uyum meselesidir.
François Servanin’in hikâyesi başka bir yerden başlıyor. Lyon yakınlarında, 1875’ten beri nakliyecilik yapan bir ailede doğdu ve yirmi bir yaşında ağabeyinin yanında aile şirketinin başına geçti. 1969’da Rhône bölgesinin Mercedes kamyon ve otobüs bayisi oldu, 1976’da otomobil pazarına girdi, 1978’de Porsche bayiliği aldı. 1974 ile 1985 arasında yağmurluğunu ve evrak çantasını düzenli olarak yarış tulumuyla değiştirdi ve Le Mans 24 Saat’e on iki kez katıldı. Sonraki yıllarda arazi aracı üreticisi Auverland’ı kurdu, 2005’te Panhard markasını satın aldı ve 2009’da şirketi Renault Trucks’a satıp yeni projesine yöneldi.
O yeni proje Laurent Ferrier’ydi. Servanin arkadaşına ömründe bir kez gelen türden bir teklif yaptı: sıfırdan bir saat tasarla, kendi markanı kur. Ferrier teklifi 2009’da, altmış üç yaşında, emekliliğine yalnızca üç yıl kala kabul etti.
format_quote"Altmış üç yaşında başlamak, zamanın azaldığını değil, hâlâ var olduğunu fark etmektir."
Hasan Bekmezci
Marka 2010’da resmen tanıtıldı ve ilk yaratımı olan Classic Tourbillon Double Hairspring aynı yıl Cenevre Büyük Saatçilik Ödülü’nde Erkek Saati Ödülü’nü kazandı. Bu kadar genç bir şirketin ilk eseriyle ödüllendirilmesi bir ilkti. Ertesi yıl, 2011’de, markanın ilk otomatik saati olan Galet Micro-Rotor aynı kategoride finale kaldı. Bugün hâlâ üretiliyor; adı Classic Micro-Rotor oldu.
Kasanın adı Fransızca çakıl taşı anlamına gelen galet sözcüğünden geliyor ve bu ad tam yerine oturuyor. Kırk milimetre çapındaki gövde, on dokuzuncu yüzyıl cep saatlerinin dereden çıkmış taş gibi yumuşatılmış hattını izliyor. Keskin köşe yok, agresif çizgi yok; kasa ışığı kırmak yerine yuvarlıyor. On sekiz ayar beyaz altından ve on bir virgül bir milimetre kalınlığında.
Kadran da aynı sadelikte. Saat, dakika ve altı yönünde küçük saniye. İndeksler damla biçiminde, ibreler ise Afrika mızrağının ucundan gelen assegai formunda. Bu ibre biçimi markanın imzası oldu ve seçilme nedeni estetikten önce okunaklılık: geniş gövde uzaktan görünür, sivri uç indeksin tam üzerine oturur.
Asıl mesele arka tarafta. Bu saat otomatik çalışıyor, ama içinde alışılmış bir rotor yok. Klasik bir otomatik saatte rotor mekanizmanın üzerinde, ayrı bir katman gibi durur ve saatin kalınlığına doğrudan eklenir. Mikro rotor ise mekanizmanın düzlemine gömülür; platinanın içinde kendine bir yuva açar ve saatin üzerine hiçbir şey eklemez. Kazanç incelik.
Bedeli ise fizikte ödenir. Bir rotorun kurma gücü iki şeye bağlıdır: kütlesi ve ağırlık merkezinin dönme eksenine olan uzaklığı. Mikro rotor küçük olduğu için her ikisinde de kaybeder. Yarıçapı yarıya indirdiğinizde kaybınız yarıdan fazladır. Dolayısıyla mikro rotorlu bir saat, aynı kol hareketinden klasik bir otomatiğe göre çok daha az enerji toplar.
format_quote"Bir mikro rotor inceliği satın alır, bedelini enerjiyle öder. Ödemeyi altınla yapar."
Hasan Bekmezci
Bu kaybı telafi etmenin iki yolu vardır ve Laurent Ferrier ikisini birden kullanıyor. Birincisi malzeme: mikro rotor yoğun bir metalden yapılır, böylece küçük hacim içinde mümkün olan en yüksek kütle elde edilir. İkincisi kurma düzeni. Basit bir tırnaklı sistem rotorun yalnızca tek yöndeki hareketini kurmaya çevirir, diğer yönde boşa döner. Bu saatte mandallı bir düzen kullanılıyor ve rotorun her iki yöndeki hareketi de barelaya aktarılıyor. Aynı kol hareketinden iki kat verim demektir bu.
Mikro rotorun bir zaafı daha var. Mekanizmanın içine gömüldüğü için etrafında hareket edecek boşluk azdır ve sert bir darbede yatağına yüklenir. Laurent Ferrier bunu esnek bir yatak düzeniyle çözüyor; rotor, darbeyi kurma çarklarına aktarmadan önce kendi yatağında sönümlüyor.
Mekanizmanın çapı otuz bir virgül altı milimetre, kalınlığı dört virgül otuz beş milimetre. Yüz seksen altı parça ve otuz beş taş barındırıyor. Saniyede üç salınım yapıyor ve yetmiş iki saat çalışıyor.
Frekans seçimi de bilinçli. Sektörün alışkanlığı saniyede dört salınımdır; daha hızlı balans dış etkilere karşı biraz daha dirençlidir. Buna karşılık saniyede dört salınım, eşapmanın balansa saatte 28.800 kez dokunması demektir. Saniyede üçe indiğinizde bu sayı 21.600’e düşer ve aradaki fark doğrudan aşınma ile enerji tüketimine yansır. Mikro rotorun zaten kıt olan enerjisiyle yetmiş iki saatlik bir rezerv elde edilmesinin nedeni büyük ölçüde budur.
Eşapman silisyumdan ve balansa çift doğrudan darbe veriyor. Silisyum yağ istemez, manyetik alandan etkilenmez ve ısıyla neredeyse hiç boyut değiştirmez. Yağ istememesi tek başına önemli, çünkü bir mekanik saatin ayarını uzun vadede bozan şeylerin başında yağın yaşlanması gelir.
Atölyede bu dengeleri konuşan iki kişi hayal edin: mekanizmayı hesaplayan konstrüktör ve saati ayarlayacak olan usta.
Ayar ustası endişelidir. Üç hertz düşük. Bilekte sert bir hareket olduğunda balans daha çok etkilenir, duruş farkları büyür.
Konstrüktör hesabı hatırlatır. Dört hertze çıkarsak eşapman saatte yedi bin iki yüz kez daha fazla dokunacak. Mikro rotorun topladığı enerji sınırlı; bu farkı ödeyecek kaynağımız yok. Rezerv yetmiş iki saatten kırk saate iner.
Ayar ustası sorar. O zaman kaybı nereden kapatıyoruz?
Konstrüktörün cevabı eşapmandadır. Çift doğrudan darbeli düzende paletler balans çarkının dişleri üzerinde kaymaz; darbe doğrudan verilir. Sürtünme kaybı azalır, verim artar. Yani frekanstan vazgeçtiğimiz kararlılığı, eşapmanın temizliğinden geri alıyoruz.
Bu saatin bütün mantığı aslında Le Mans’taki o yirmi dört saate benziyor. En yüksek frekans değil, en uzun süre boyunca aynı kalabilen ritim seçilmiş. Rotor küçük tutulmuş ve kaybedilen enerji, kaybı azaltarak geri kazanılmış. Kadran sade bırakılmış, çünkü bir aletin okunaklılığı gece yarısı da gündüz de aynı olmalıdır.
Laurent Ferrier bugün oğlu Christian Ferrier ile birlikte yaratım bölümünde çalışıyor; François Servanin ise markanın başkanı olarak görevini sürdürüyor. Kırk yılı aşkın bir dostluğun üzerine kurulmuş bir şirket, ikinci kuşağa geçmiş durumda.
Bir insanın altmış üç yaşında kendi adına ilk saatini yapmaya başlaması, saatçilik tarihinde pek rastlanan bir şey değil. Ama bu hikâyenin asıl söylediği şey yaş değil. Ferrier otuz yedi yıl boyunca başka bir evin kadranına imza attı ve bu süre boşa geçmedi; kendi adını yazdığı ilk saat, o otuz yedi yılın toplamıydı. Zaman ölçmekle uğraşan bir adamın kendi zamanı hakkında verebileceği en güzel cevap da belki budur: hazırlık dediğimiz şeyin sonuna kadar sürdüğünü ve hiçbir şeyin geç olmadığını göstermek.