Bu kıyının adı eski değil. Cassis ile Menton arasındaki şeridin bugün taşıdığı adı 1887’de bir kitap koydu. Kitabın yazarı Stéphen Liégeard adında bir hukukçu ve şairdi, Dijon taraflarından geliyordu ve kendi memleketinin adı Côte-d’Or’du. Aynı kalıbı Akdeniz kıyısına uyguladı ve şeride Côte d’Azur adını verdi.
Yani bu kıyı bir rengin adını taşıyor ve o adı ona bir başkasının memleket hasreti verdi. Bugün dünyanın her yerinden insanlar o rengi görmeye geliyor.
Peki renk neden o renk?
Yaygın cevap yanlıştır. Deniz, gökyüzünü yansıttığı için mavi değildir. Yansıma payı vardır, ama ana sebep suyun kendisidir.
Su renksiz bir sıvı değil. Oksijen ile hidrojen arasındaki bağın titreşimleri, ışığın kırmızı ucunda enerji soğuruyor. Bunun sonucu şu: bir bardak suda fark edilmeyen bir etki, birkaç metrelik su sütununda belirgin hâle geliyor. Kırmızı ilk beş metrede büyük ölçüde gidiyor, turuncu on metre civarında, sarı yirmide, yeşil otuzda. Geriye mavi kalıyor, çünkü mavi en az soğurulan renk ve su sütunu içinde saçılarak geri dönebiliyor.
Yani denizin mavisi, geri gelen ışık değil; geri gelmeyen ışığın bıraktığı boşluktur.
format_quote"Denizin mavisi geri gelen ışık değil. Geri gelmeyen ışığın bıraktığı boşluk."
Hasan Bekmezci
Bu kıyının rengini bu kadar doygun yapan ikinci bir sebep daha var ve o sebep hoş değil.
Akdeniz besin bakımından fakir bir denizdir. Özellikle yazın, üst tabakada azot ve fosfor çok azdır; bu da fitoplanktonun az olması demektir. Fitoplankton az olunca klorofil az olur, klorofil az olunca yeşile kayan o bulanık ton oluşmaz ve su berrak kalır. Kuzey denizlerinin yeşilimsi, yosunlu, hayat dolu rengi buradan gelir. Akdeniz’in kristal mavisi ise bir yoksulluk göstergesidir.
Üstelik bu kıyıda kıta sahanlığı çok dar. Nice’in hemen açığında deniz hızla derinleşir; bir kilometre açıkta zemin yüzlerce metre aşağıdadır. Sığ zeminden yansıyan kum rengi araya girmez ve derin su rengini doğrudan kıyıya kadar getirir.
Bir araya gelince ortaya şu çıkıyor: berrak, derin, besin yoksulu bir su. Yani en çok hayranlık duyduğumuz mavi, en az hayatın olduğu mavidir.
Suyun altına inen biri bu fiziği teoriden değil, gözünden öğrenir.
Otuz metrede kendi kanınız yeşilimsi siyah görünür, çünkü kırmızı diye bir şey kalmamıştır. Kırmızı bir dalış eldiveni kahverengiye döner. Sarı hâlâ görünür, beyaz görünür, ama renk dünyası daralmıştır ve geriye büyük ölçüde kontrast kalır. Bu yüzden bir dalış saatinin kadranı süs değil, okunabilirlik meselesidir: koyu zemin, iri ve parlak indeksler, kalın akrepler.
Burada küçük bir ironi var. Yema’nın bu modelde kullandığı çelik mavisi kadran, saatin tasarlandığı yerde mavi görünmeyecek. Ama aynı kadranın indeksleri ve akrepleri BGW9 sınıfı ışıldar maddeyle işlenmiş ve o madde karanlıkta maviye çalan bir ışık verir. Deniz maviyi kadrandan aldığında, saat kendi mavisini üretiyor.
format_quote"Deniz maviyi kadrandan alıyor. Saat de karanlıkta kendi mavisini üretiyor."
Hasan Bekmezci
Bu saatin adı Superman ve hikâyesi Morteau’da başlıyor. Yema 1948’de Henry-Louis Belmont tarafından kuruldu; Belmont 1931’de Besançon’daki saatçilik okulundan birincilikle mezun olmuş bir ustaydı. Şirket bugün de aynı kasabada, üçüncü kuşak bir aile tarafından yönetiliyor.
Superman’in belirleyici parçası 1967’de patenti alınan çerçeve kilidi. Kurma kolunun yanına yerleştirilen küçük bir kol, çerçevenin üstüne kapanıyor ve onu yerine bastırıyor. Amaç basit: dönen çerçevenin suda bir yere çarpıp kazara oynamasını engellemek. Yema kısa süre sonra bu modelle Fransa’nın seri üretilen ilk üç yüz metre su geçirmez dalış saatini yaptı ve 1970’te Superman, Fransız Hava Kuvvetleri’nin deniz kurtarma yüzücüleri tarafından kullanılmaya başlandı.
Kilidin neden önemli olduğunu anlamak için çerçevenin ne işe yaradığını hatırlamak gerekiyor. Çerçeve saati göstermez. Dalışa girerken üçgeni yelkovanın üstüne getirirsiniz ve o andan itibaren yelkovanın çerçeve üzerinde gösterdiği rakam, aşağıda geçirdiğiniz dakikadır. Yani çerçeve bir hafızadır. Kazara döndüğünde saat yanlış çalışmaz; hafıza bozulur.
format_quote"Çerçeve saati göstermiyor. Çerçeve bir hafıza ve kazara döndüğünde bozulan şey saat değil, hafızadır."
Hasan Bekmezci
Bir dalış eğitmeniyle bir saat ustası konuşsa, aralarındaki fark kısa sürede ortaya çıkardı.
Eğitmen şunu anlatırdı: aşağıda insan zaman duygusunu kaybeder. Görüntü sabitlenir, ses tekleşir, ışık azalır ve derinlik arttıkça dikkat daralır. On dakika geçtiğini sandığınız yerde yirmi dakika geçmiş olabilir ve bu, havanızın ne kadar kaldığını yanlış hesaplamanız demektir. Bu yüzden aşağıda cevabını bilmeniz gereken tek soru vardır: ne zamandır buradayım?
Usta da şunu söylerdi: o zaman bizim işimiz bu tek soruya kusursuz cevap veren bir alet yapmak. Kadranda gereksiz bir yazı olmayacak, çerçeve eldivenle dönecek, kilit tutacak, cam kırılmayacak ve karanlıkta hepsi görünecek. Gerisi süstür.
İkisi de aynı şeyi söylüyor aslında: bir alet, kullanıldığı yerde neyin eksildiğini bilerek tasarlanır.
Rakamlar şöyle. Kasa otuz dokuz milimetre genişliğinde, on bir virgül üç milimetre kalınlığında ve 316L çelikten; yüzeyler dikey fırçalanmış, pahlar cilalı. Kulak arası on dokuz milimetre. Cam iki virgül iki milimetre kalınlığında çift kubbeli safir. Çerçeve tek yönlü dönüyor, halkası cilalı seramik ve sıfırdan altmışa kadar bölünmüş; on ikideki üçgen ışıldıyor. Kurma kolu vidalı ve üstünde kabartma logo var. Su geçirmezlik otuz bar, yani üç yüz metre.
İçeride Yema’nın kendi kalibresi CMM.10 çalışıyor: otomatik, saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz salınım, yetmiş saat güç rezervi, saat, dakika ve saniye. Kalibrenin parçaları Morteau’ya yetmiş iki kilometre yarıçapındaki atölyelerde üretiliyor; köprüler ve platin Yema’nın kendi atölyesinde yapılıyor ve montaj orada tamamlanıyor.
Üç yüz metre rakamı bir hedef değil, bir pay. Kimse bu saatle üç yüz metreye inmiyor. Rakam, insanın ineceği derinlikte hiçbir sorun çıkmayacağını garanti etmek için orada duruyor.
Bu kıyıya bakarken akla gelen şey şu olabilir.
İnsan, kendisi için yapılmamış bir yere giriyor. Suyun altında nefes alamıyor, yön bulamıyor, rengi göremiyor ve zamanı sayamıyor. Oraya ancak bir hava tüpü, bir pusula, bir lamba ve bir saatle girebiliyor. Bu aletlerin her biri, bir eksikliğin kabul edilmesinden doğmuş.
Ve o eksiklik bir kusur değil, bir sınır. Sınırını bilen adam, sınırını ölçen aleti de yapabiliyor. Nefesinin ne kadar sürdüğünü bilmek, kendini bilmenin en somut hâli.
Denizin o rengi de aynı dersi veriyor. Hayranlık duyduğumuz mavi, ışığın geri dönmemesinden ve suyun boş olmasından doğuyor. Güzellik, doluluktan değil eksiklikten çıkıyor bu defa. Yaratan hem o rengi hem de onu görebilen gözü koymuş; arada kalan insanın işi ise bakmak, ölçmek ve haddini hatırlamak.
Saatin kendi sayfası: Yema, Superman Steel Blue CMM.10