Gözlerimizi makro âleme diktiğimizde insan aklını felç eden bir dehşetle karşılaşırız. Dünya, Güneş etrafında saatte yaklaşık yüz yedi bin kilometre hızla savrulmaktadır. Bu öyle korkunç bir sürattir ki, sıradan bir yolcu uçağının hızının tam yüz yirmi katıdır; bir merminin namludan çıkış hızından bile otuz kat daha hızlıdır. Düşünün ki bir göz kırpma süresinde, saniyenin üçte birinde, Dünya tam on kilometre yol katetmektedir. Siz bu cümleyi okurken, üzerinde durduğumuz bu koca küre uzay boşluğunda onlarca kilometre öteye savrulmuştur bile.
Dahası, içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, Samanyolu’nun merkezi etrafında saatte sekiz yüz yirmi sekiz bin kilometrelik akıl almaz bir süratle dönmektedir. Merkezde dört milyon güneş kütlesinde bir karadelik durur, ama Güneş’i yörüngesinde tutan o değildir; galaksinin bütün kütlesidir. Bu sürat, ses hızının yaklaşık altı yüz yetmiş katına tekabül eder. Saatte sekiz yüz yirmi sekiz bin kilometre demek, saniyede iki yüz otuz kilometre demektir: İstanbul’dan Tokyo’ya kırk saniyede varmak, ya da Dünya ile Ay arasındaki üç yüz seksen dört bin kilometreyi yarım saatte almak. Bizler sakin bir odada oturduğumuzu sanırken, aslında uzayın zifiri karanlığında savrulan devasa bir kozmik geminin yolcularıyız.
format_quote"Sakin bir odada oturduğumuzu sanırken, saatte sekiz yüz yirmi sekiz bin kilometre hızla savrulan bir geminin yolcularıyız."
Hasan Bekmezci
Dahası, evrenin kendisi genişlemekte ve her şey büyük bir termodinamik sonuca, entropinin zirveye ulaşacağı o mutlak kozmik batışa doğru koşmaktadır. Tıpkı buzdağına çarpan Titanic’in güvertesinde, sular altına gömülürken çalmaya devam eden o son melodiler gibi. İnsanlık, bu korkunç hıza ve kaçınılmaz sona rağmen ruhunu geçici sahnelerde uyuşturacak teselliler arar.
Yüce Yaratıcı’nın koyduğu termodinamik ve kozmolojik kanunlar evrenin zevalini fısıldarken; sanat, edebiyat ve yüksek saatçilik gibi minyatür insan icatları eğer kalbi o mutlak Kudret’e yöneltmiyorsa, yalnızca bu kaçınılmaz batışı unutturmaya çalışan çaresiz birer maskeden ibarettir.
Büyük Rus yazarı Lev Tolstoy, 1882’de tamamladığı İtiraflarım’da bu insan acziyetini kendi varoluşsal krizi üzerinden anlatır ve anlatmak için eski bir Doğu meselini seçer. Bir yolcu, bozkırda bir canavardan kaçarken susuz bir kuyuya atlar. Kuyunun dibinde ağzı açık bir ejderha beklemektedir; yukarıda canavar durmaktadır. Yolcu kuyunun duvarındaki bir çalının dalına tutunur ve orada asılı kalır. Derken dalın dibinde biri siyah biri beyaz iki farenin, yani gecenin ve gündüzün, o dalı aralıksız kemirdiğini görür. Dal kopmak üzeredir ve yolcu bunu bilmektedir. O sırada yaprakların üzerinde birkaç damla bal görür ve diliyle onlara uzanır.
Tolstoy’un söylediği şudur: o bal artık ona tat vermemektedir, çünkü ejderhayı ve fareleri görmüştür. Kendi hayatındaki sanatı, ününü ve servetini de o bal damlaları gibi gördüğünü yazar. Mesele balın tatlı olup olmaması değildir; mesele, insanın dalı kemiren sesi duyduktan sonra bala aynı gözle bakıp bakamayacağıdır.
format_quote"Yaratıcı’yı hatırlatmayan sanat, o dalda yalanan birkaç damla baldır; sonu engellemez, yalnızca uyuşturur."
Hasan Bekmezci
Termodinamiğin ikinci yasası kâinatın kaçınılmaz olarak kaosa ve son sönüşe doğru sürüklendiğini mühürlerken, insanın saatte yüz binlerce kilometrelik bu kozmik kaçışta küçük bir kasa içine hapsettiği çarklara bakıp zamanı yönettiğini sanması, acziyetin en trajik illüzyonudur. Samanyolu’nun çekim merkezine doğru sürüklendiğimiz bu seyrüseferde, bileğimize taktığımız mekanik mücevherler birer saat değil, kaçınılmaz akıbete kaç saniye kaldığını fısıldayan birer ibret mührüdür.
Bu felsefi, astronomik ve varoluşsal arka planın bilekte somutlaşmış en çarpıcı örneklerinden biri, Ulysse Nardin’in 2014’te yaptığı Classico Complications Jazz Minute Repeater, referans 749-88’dir. Kırk iki milimetrelik platin kasa, iki yüzünde de safir, otuz metre su geçirmezlik ve dünyada yalnızca on sekiz adet.
Siyah oniks kadranın üzerine kurulmuş bu minyatür caz kulübü, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir eğlence ve zanaat âlemidir. Bütün figürler on sekiz ayar altından elde oyulmuştur. Arkada, sahne perdesinin kıvrımları tek tek kazınmıştır ve evin adı o perdenin üzerinde durur. Önde dört müzisyen vardır: şapkası gözüne düşmüş, yayını havaya kaldırmış bir kontrbasçı; ayakta çalan bir trompetçi; saksofonunu göğsüne dayamış bir üçüncü; ve kuyruklu piyanonun başına eğilmiş bir piyanist. Kadranın en alt kenarında, çoğu insanın ilk bakışta görmediği bir ayrıntı daha var: masaya oturmuş bir sıra seyirci, şapkalar, bardaklar ve bir şişe. Yani sahne boş değildir; dinleyen biri vardır.
format_quote"Batan bir gemide çalınan müzik batışı durdurmaz; sadece onu duyulabilir kılar."
Hasan Bekmezci
Kasanın sol yanındaki sürgüyü çektiğinizde devreye giren dakika tekrarlayıcı mekanizması, çelik gongların üzerine vuran minyatür çekiçlerle saati sese dönüştürür: önce saatler, sonra çeyrekler, en sonda kalan dakikalar. Ama bu saatte işin asıl zor tarafı sesin kendisi değildir. Figürler sesle birlikte hareket eder. Yani çekiçlerin ritmi ile altın müzisyenlerin kolları aynı kam dizisine bağlıdır ve milimetrenin binde biri kadar bir sapma, hem melodiyi hem de sahneyi bozar. Mekanizma, elle kurulan ve yaklaşık otuz altı saatlik rezervi olan UN-74’tür.
O çınlayan her nota, Titanic’in güvertesinde çalınan son şarkı ve Tolstoy’un bahsettiği o farelerin tıkırtısı gibi, zamanın azaldığını ve o büyük kozmik batışa her an biraz daha yaklaştığımızı fısıldayan zarif birer ikazdır.
Biri kâinatın yüz binlerce kilometrelik hızla sürüklendiği kozmik batış, Tolstoy’un derin varoluşsal uyanışı ve Yaratıcı şuuru; diğeri ise bu geçici eğlence yerinin orta yerinde sesle, zanaatla ve mekanik bir ihtişamla insanı uyaran Ulysse Nardin Jazz Minute Repeater’dır.
Biri hakikatin ta kendisi, diğeri ise o hakikati idrak edebilenler için çarkların arasına saklanmış bir ibret dersidir.
Saat üretimden kalktı; ait olduğu koleksiyon üreticisinin sayfasında duruyor: Ulysse Nardin, Classico