1720’lerin Venedik’i. Kanallarda yankılanan su şıpırtıları, gondolların gölgesi ve San Marco Meydanı’nın tıkırtıları arasında bir adam yürüyordu: Antonio Vivaldi. Kızıl Rahip lakaplı bu dahi müzisyen, elinde kemanıyla sadece saray duvarlarına sıkışmış melodilere değil, varlığın özündeki o gizli akorda kulak kesilmişti. Onun için müzik, zihinde kurgulanan bir matematik değil; toprağın, havanın ve zamanın lisanını tercüme etme sanatıydı.
Vivaldi, Mantua’nın sonsuz ovalarında, uzayıp giden bağlarında yürürken aslında ilahi bir sergi geçidinin ortasındaydı. Başını göğe kaldırdığında gördüğü şey sadece bulutlar değil, zamanın elinde şekillenen birer tuvaldi.
Baharda toprağın altındaki her tohum, Yaratıcı’nın uyan emriyle patlayan mikroskobik birer bando takımıydı. Vivaldi, dallarda neşeyle öten kuşların cıvıltısında toprağın uyanış duasını, eriyen karların şırıltısında ilkbaharın ilk nefesini duydu.
Yazın sıcaklık, kâinatın üzerine çöken ağır bir sükûnet değil, güneşin cömertliğiyle coşan bir hayat şölenidir. Tarlalarda alnından ter damlayan köylülerin yorgunluğunda, aniden bastıran bir yaz fırtınasının gök gürültüsünde Vivaldi kudretin gür sesini dinledi.
Sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmesi bir ölüm değil, toprağın yeniden doğmak üzere soyunması, bir tefekkür iklimidir. Sararan yaprakların hışırtısında ve bağbozumu kutlamalarında, verilmiş nimetlerin şükür şarkısını yakaladı.
Kışın buz tutan göller ve sert rüzgârlar, kâinatın koca bir yıla durup içe dönmesi, sessiz bir tesbihattır. Rüzgârın pencerelerde ıslık çalmasında ve şömine başındaki o derin sessizlikte kışın yalnızlığını besteledi.
Vivaldi şunu anladı: Mevsimler, zamanın yüzüne giydirilmiş dört farklı elbise, Allah’ın sanatsal kudretini her yıl yeniden sahnelediği dört büyük perdeydi. O, kemanının yayını kâğıda her sürdüğünde aslında kendi bestesini yapmıyordu; toprağın kokusunu, rüzgârın frekansını, yağmurun ritmini, yani Yaratıcı’nın kâinata koyduğu o sonsuz senfoniyi insan diline tercüme ediyordu. Dört Mevsim işte böyle, bir adamın zihninin kâinatın frekansıyla aynı akorda gelmesiyle doğdu.
format_quote"Notalar sadece sessizliğe sürülen boyalardır; asıl beste, Yaratıcı’nın kâinatta her an çaldığı o görünmez senfoniyi duymaktır."
Hasan Bekmezci
Peki Vivaldi’nin zihninde doğan bir melodi, bir insanın zihninden çıkan tefekkür, karşıdaki kulakta nasıl esere dönüşür? Bir bestenin kulağımızda sanata dönüşmesi, fiziğin, biyolojinin ve kozmik zamanın en büyülü senfonisidir.
İnsanoğlunun kâinattaki en büyük yanılgılarından biri, gündelik hayatın rutin akışı içinde sürekli tekrarlanan mucizelere karşı geliştirdiği alışkanlık körlüğüdür. Bir insanın tek bir merhaba demesi, Vivaldi’nin bir temasını mırıldanması dahi, arka planda muazzam bir biyolojik ordunun milisaniyelik uyumuyla gerçekleşir.
Önce beynin sol ön lobundaki Broca alanı, söylenecek kelimeleri kalıplayan baş yazar gibi çalışır; hemen arkasındaki motor korteks ise kasların şalterini kaldıran fabrika başmühendisidir. Omurilikten bir fiber kablo gibi süzülen frenik sinir, göğüs kafesinin altındaki dev kas tabakası olan diyaframa emri ulaştırır. Diyafram bir akordeon körüğü gibi kasılarak ciğerlere temiz havayı doldurur, göğüs kasları da o havayı basınçla gırtlağa sürer.
Gırtlakta, aritenoid ve krikotiroid adı verilen küçücük kasların milimetrik akort ayarlarıyla vokal kordlar birbirine yaklaşır. Ses tam burada doğar ve doğuşunu bir akışkanlar fiziği kanununa borçludur. Bernoulli prensibi, bir akışkanın dar bir alandan geçerken hızlandığını, hızlandıkça da yanlara uyguladığı basıncın düştüğünü söyler; fırtınalı bir günde iki binanın arasından sıkışarak geçen rüzgârın hırçınlaşması ve pencereleri dışarı doğru çekmesi gibi.
Akciğerden gelen basınçlı hava, birbirine yaklaşmış ses tellerinin dar aralığından hızla geçerken aradaki basınç aniden düşer. Bu düşüş, esnek zarları birbirine öper gibi yapıştırır. Hava gerisinde birikip zarları tekrar açar, geçen hava yeniden emer ve kapatır. Bu açılıp kapanma saniyede yüz ila üç yüz kez tekrarlanır. Gırtlakta doğan o ham vızıltı, işte bu vakum ve titreşim nöbetleşmesinden doğar.
Sonra ağız devreye girer. Sekiz ayrı kasın akrobatik birleşiminden ibaret olan dil, yumuşak damak, dişler ve dudaklar, gırtlakta doğan o ham vızıltıyı milisaniyeler içinde harf harf yontarak havaya fırlatır. Tek bir kelimenin çıkıp karşı tarafça algılanması için seksen ila yüz farklı kas, beyinde milyarlarca nöron ve bu organları besleyen sayısız hücre, aynı anda ve kusursuz bir uyum içinde sahne alır.
Ağzımızdan fırlatılan bir kelime veya bir enstrümandan çıkan nota karşı tarafa nasıl ulaşır? Ağzımızdan çıkan nefes karşı tarafın kulağına kadar uçup gitmez. Ağzın önündeki azot ve oksijen molekülleri, bir stadyumdaki Meksika dalgası gibi davranır. Tribündeki seyirciler yerinden kalkıp koşmaz; sadece olduğu yerde ayağa kalkıp yanındakini dürter. O dürtme hareketi havada saniyede yaklaşık üç yüz kırk metre yol alır. Ses, maddenin kendisi değil, maddenin içinden geçen bir haberdir.
Doğunun Kadim Üstadı’nın mektuplarında vurguladığı gibi, tırnak kadar bir hava parçasının aynı anda milyarlarca insanın sesini, şivesini, müziğini ve frekansını birbirine karıştırmadan, bozmadan hedefe ulaştırması, o şuursuz, cansız ve akılsız gaz moleküllerinin kendi işi olamaz. Eğer bu muazzam düzen sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse, her bir hava molekülüne trilyonlarca sesi birbirine karıştırmayacak sonsuz bir akıl ve hafıza atfetmek gerekir ki bu aklen imkânsızdır.
format_quote"Tırnak kadar bir hava, milyarlarca sesi birbirine karıştırmadan taşır; o sessizlikteki tertibin kendisi bir beyandır."
Hasan Bekmezci
Bu kadar muazzam bir ses üretilse ve havada karıştırılmadan taşınsa bile, onu algılayacak bir kulak olmasaydı evren koca bir sessizlik çölü olurdu. Kulak kepçesi sesi toplar ve kulak zarına vurur; havadaki zayıf titreşim buradan iç kulaktaki sıvıya aktarılacaktır. Havadan suya geçerken enerji kaybolmasın diye vücudun en küçük kemikleri olan çekiç, örs ve üzengi devreye girer: zarın geniş yüzeyinden gelen titreşimi yaklaşık on yedi kat küçük bir alana odaklar, araya giren kaldıraç oranıyla birlikte basıncı yirmi iki kata çıkarır ve iç kulaktaki sıvıyı hidrolik bir pres gibi çakar.
İç kulaktaki salyangozun içinde endolenf adı verilen özel bir sıvı bulunur. Bu sıvı, vücuttaki diğer bütün sıvıların aksine potasyum bakımından aşırı zengindir; adeta elektrik üretmeye hazır biyolojik bir akü gibi durur. Salyangozun içindeki zar üzerinde on beş ila yirmi bin tüylü hücre yan yana dizilmiştir ve sıvı dalgalandıkça bu mikroskobik tüyler yatar. Tüylerin tepesinde proteinden örülmüş görünmez iplikçikler vardır; tüy yatınca o ip gerilir ve tepedeki potasyum kapısını mekanik olarak çeker. Sıvıdaki potasyum ordusu hücrenin içine akar, voltaj değişir, alt uçtan kimyasal bir sinyal fırlatılır ve sinir ucunda elektrik çakar.
Sıvı dalgası mekaniktir, tüyün ipi çekmesi mekaniktir, potasyum iyonunun geçişi kimyasaldır, sinir ucunda çakan ise elektriktir. Ve bütün bu dönüşümlerin sonunda, beynin Wernicke alanında anlam doğar.
format_quote"Sesin yolculuğu mekanikle başlar, kimyayla sürer, elektrikle biter; anlam ise bunların hiçbirinin içinde değildir."
Hasan Bekmezci
İşte bütün bu biyolojik, fiziksel ve sanatsal altyapıyı kavradıktan sonra, İsviçreli bağımsız saatçi Boegli’nin Four Seasons koleksiyonuna baktığımızda karşımızda sadece bir zaman ölçer değil, kâinattaki bu akustik ve mekanik nizamın küçük bir aynası durur.
Boegli, Fransızca ile Almanca İsviçre’nin sınırındaki Biel’de, Rue de Nidau’da çalışan bir aile atölyesidir; dört kuşaktır aynı işi yapıyor ve bütün iddiası iki kelimede toplanıyor: dünyanın en küçük mekanik müzik kutusu. Bir parmak ucu büyüklüğündeki bu modül on yedi parçadan elle kuruluyor, krom ya da altın kaplanıyor ve kadranın alt yarısına, saklanmadan, görünür biçimde yerleştiriliyor.
Four Seasons dizisi dört cep saatinden oluşuyor: M120 LE Spring, M121 LE Summer, M122 LE Autumn ve M123 LE Winter. Dördü de yirmişer adet. Dördünün de kasası tamamen parlatılmış ve beş mikron paladyum kaplı; dördünün de içinde on yedi taşlı, elle kurulan ETA 2660 ve kırk beş saatlik bir güç rezervi var. Kadranın üst yarısındaki küçük beyaz mine kadran nikel indeksleri taşıyor; etrafını saran mevsim ise fırçayla, tek tek boyanmış. Baharın pembe çiçekleri, yazın ayçiçekleri, sonbaharın altın tozu serpilmiş yaprakları ve kışın karla kaplı çıplak ağaçları.
Saatin arkasındaki küçük kolu çevirdiğinizde müzik mekanizması tetikleniyor. Üzeri mikroskobik pimlerle kaplı çelik silindir dönmeye başlıyor ve pimler, karşısına dizilmiş on yedi dişli çelik tarağın dişlerine tek tek çarpıyor. Çıkan şey elli dört nota ve tam altmış saniyedir: Vivaldi’nin Dört Mevsim’inden bir pasaj.
Bu çelik tarağın çalışması, kulağımızın içindeki salyangozda olup bitenle şaşırtıcı biçimde aynı fikri paylaşır. Her iki yerde de uzunluğu farklı, dolayısıyla doğal frekansı farklı bir dizi esnek yapı yan yana dizilmiştir: tarağın uzun dişi pes, kısa dişi tiz verir; kokleanın tabanı tiz frekanslara, tepesi pes frekanslara karşılık gelir. Saatin içinde pim tarağa vurup havada mekanik bir dalga yaratır; kulağın içinde sıvı dalgası, tüylerin tepesindeki iplikçikleri çekerek aynı mekanik hareketi elektriğe çevirir. Biri sesi yapar, öteki sesi okur, ikisi de aynı tasnif fikriyle çalışır.
format_quote"Bir taraktan dökülen elli dört nota ile bir kokleadan geçen bir ömür, aynı kanunun iki ayrı tercümesidir."
Hasan Bekmezci
İnsanoğlu bu müzikli saatleri veya radyoları icat ederken sıfırdan bir şey yaratmadı; Yaratıcı’nın kâinata koyduğu rezonans ve frekans kanunlarını keşfetti. Boegli saatinin çelik tarağından çıkan her titreşim odadaki hava moleküllerini tetikler ve doğrudan insan kulağındaki potasyum kapılarını çalar.
Boegli Four Seasons modelleri, İsviçre saatçiliğinin hassas çarklarını, mine kadranı ve müzik kutusu mekaniğini bir köstekli saat formunda sunarken bize zamanın ötesinde bir hakikati fısıldar. Gırtlağımızdaki Bernoulli prensibiyle çalışan ses tellerimiz, havanın sesleri karıştırmayan muazzam kâtip görevi, kulağımızın içindeki potasyum kapılarını iple çeken tüylü hücrelerin biyokimya bilgisi, Vivaldi’nin dehası ve Boegli saatinin çelik tarağından dökülen melodiler.
Hiçbir hücrenin, hiçbir atomun ve hiçbir çarkın diploması veya bilinci yoktur. Bütün bu muazzam zincir, makro evrendeki mevsimlerin ritminden mikroskobik hücrelerin elektrik üretimine kadar her şeyi aynı anda gören, tasarlayan, bilen ve her an idare eden sonsuz bir ilim ve kudret sahibinin kâinata, zaman dilimlerine ve insan bedenine nakış nakış işlediği kusursuz bir tefekkür tablosudur.
Zaman akıp giderken Boegli’nin çaldığı her nota bize sadece vakti değil, varlığın o ihtişamlı senfonisini hatırlatmaktadır.
Saat, üreticisinin kendi anlatımıyla: Boegli, Four Seasons (Limited Ed.)