Gözümüzü uzayın derinliklerine dikip devasa galaksiler hayal ederiz; oysa asıl kavranamaz evren, toprağın bir karış altından göğe doğru tırmanan bir ağacın damarlarında akmaktadır. Bir çam ya da sedir ağacına baktığımızda gördüğümüz şey sadece odun ve yaprak değildir; o, yerçekimine kafa tutan, suyu metrelerce yukarı taşıyan, moleküler düzeyde devasa bir sanayi tesisi gibi çalışan canlı bir katedraldir ve bütün bu ihtişam, Yaratıcı’nın kusursuz kudretinin ve sonsuz ilminin eseridir.
Ağaç, yerin metrelerce altındaki suyu en tepeye çıkarmak zorundadır ve bunu yaparken ortada hiçbir motor yoktur. Yapraklarından suyu buharlaştırır ve gövdedeki su sütununu yukarıya doğru dev bir şırınga gibi çeker. Elli katlı bir binanın tepesinden, en alttaki suyu tek bir pipetle çekmeye çalıştığınızı hayal edin. Su sütunu o kadar gerilir ki araya minicik bir hava kabarcığı kaçarsa, ip gibi gerilen o su kopar ve sistem bir anda çöker.
İşte ağacın odun borularındaki, yani ksilemdeki hücre duvarları tam anlamıyla bir güvenlik vanası gibi çalışır. İki borunun arasındaki geçit, ortasında kalın bir disk bulunan ince bir ağdan ibarettir. Her şey yolundayken su bu ağın içinden geçer; ama bir tarafta kabarcık belirir belirmez basınç farkı diski ağın üstüne doğru iter ve geçidi kapatır. Bir boru ölür, komşusu yaşamaya devam eder. Nanometre ölçeğindeki bu kapak, kırk metrelik su sütununun kopmasını engelleyen şeydir.
format_quote"Suyu yukarı çeken şey bir pompa değil, yaprağın ucundaki buharlaşmadır; yani ağacı ayakta tutan şey kaybettiği şeydir."
Hasan Bekmezci
Yaprakların altındaki mikroskobik kapılar olan stomalar ise dışarıdaki havayı içeri alırken bitkinin terleyerek kurumasını önlemek zorundadır. Akıllı bir ev sistemi düşünün: dışarıdaki nemi, ışığı, rüzgârı ve karbondioksit miktarını tartıp camı tam kaç milim açacağına karar veren bir sistem. Bitki bunu beyni olmadan yapar. Her gözeneğin iki yanındaki bekçi hücreler, içlerindeki sıvı basıncını, yani turgoru, bu dört girdiye göre ayarlar; su dolunca kıvrılıp açılırlar, boşalınca gevşeyip kapanırlar. Kuraklıkta devreye giren bir hormon kapanma emrini taşır. Milyarlarca ihtimali hesaplayan bir bilgisayar değildir bu; dört değişkenli, geri beslemeli ve son derece hassas bir valftir, ve tam da bu yüzden daha etkileyicidir.
Yaprakta güneş enerjisiyle üretilen şekerin köklere inmesi gerekir. Şeker yukarıdadır, kök aşağıda. Fabrikanın çatısında koyu kıvamlı bir şurubun üretildiğini düşünün. Bu yoğun şurup, yan taraftaki sulu borulardan suyu osmozla kendi tarafına çeker ve öyle bir basınç oluşur ki bu hidrostatik güç, o tatlı sıvıyı yerçekimine inat en dipteki köklere kadar iter. Yaratıcı’nın kurduğu en kusursuz yerçekimi karşıtı hidrolik asansör budur: itici güç bir motor değil, bir derişim farkıdır.
Ağacın kabuğunu bir böcek ya da mantar deldiğinde ise kimyasal savunma anında devreye girer. Orta çağda kuşatılmış bir kale düşünün; düşman surlara tırmandığı an yukarıdan kaynar yağ dökülür. Ağaç da kabuğu yarıldığı an o bölgeye terpen ve reçine pompalar. Bu reçine hem yarayı saniyeler içinde mühürleyen yapışkan bir merhem hem de saldıran böceği boğan kimyasal bir zırhtır.
format_quote"Bir ağacın bütün mühendisliği tek bir cümlede toplanır: hiçbir yerde motor yok, her yerde basınç farkı var."
Hasan Bekmezci
Doğanın bu hidrolik ve kimyasal kusursuzluğu, Hollandalı Grönefeld kardeşlerin ellerinde platine dönüştüğünde karşımıza Parallax Tourbillon çıkar. Oldenzaal’daki atölyenin bu versiyonu Pt950 platinden, kırk üç milimetre çapında, on iki buçuk milimetre kalınlığında ve dünyada yalnızca beş adet yapıldı.
Adı tesadüf değil. Paralaks, bakan kişi yerini değiştirdiğinde bir cismin yer değiştirmiş gibi görünmesidir; ibreyle kadran arasında bir boşluk varsa, kafanızı biraz yana eğdiğinizde saniye ibresi aslında gösterdiği yerden başka bir çizgiyi gösteriyormuş gibi okunur. Grönefeld kardeşler saniye skalasını cama doğru yükseltti, böylece uzun mavi ibre neredeyse kendi ölçeğinin düzlemine oturdu ve o yanılma ortadan kalktı. Saatin bütün adı, bu küçük yükseltmeden geliyor.
Kadranın zemini som gümüş; frosted, yani kumlu bir yüzey verilip beş N altınla kaplanmış, o yüzden somon rengindedir. Saat ve dakika saat bir yönünde küçük bir kadranda, uçan tourbillon ise saat yedi yönünde, parlatılmış çelik bir kovanın içinde durur. Kovanın içi ayna gibidir ve dönen denge çarkını yansıtır.
Sol üstteki yay güç rezervini gösterir ve mekanizması eski bir Breguet fikridir: zemberek mili üzerinde vida gibi yukarı aşağı giden bir koni. Sağ alttaki küçük gösterge ise W ile S arasında gidip gelir, yani kurma ile ayar arasında. Kurma kolu çekilmiyor, bastırılıyor; her basışta saat iki moddan birine geçiyor ve kadrandaki harf size hangisinde olduğunuzu söylüyor.
Ağacın metrelerce yükseklikteki borularında suyun kopmadan yukarı tırmanması gibi, saatin zembereğinde depolanan enerji de dişliler boyunca bir damardaki kan veya su akışı gibi kesintisiz bir akışkanlıkla eşapmana taşınır.
Kadranın alt kısmında tüm ihtişamıyla havada asılı gibi dönen uçan tourbillon, yerçekiminin mekanizma üzerindeki sapmalarını sıfırlar. Bu mekanik hareket, ağacın yerçekimine inat tonlarca suyu metrelerce yukarı pompalamasındaki fiziksel direnişin ve mekanik dehanın birebir yansımasıdır.
Kadranın sol üst kısmındaki asimetrik göstergede yer alan güç rezervi, ağacın depoladığı hayati enerjinin ve bitkisel metabolizmanın kadrandaki mekanik karşılığıdır.
Kadranı ortalayan büyük saniye kolu ve saniye durdurma sistemi, ağacın mikroskobik düzeydeki o saniyelik hassas reaksiyonlarını ve zamanın akışındaki kusursuz disiplini simgeler.
Saniye ibresi ayara alındığında durur, ama gelişigüzel bir yerde değil: tourbillon kafesi ve ibre tam altmışta durur. Yani saati başka bir saate ayarlarken saniyeyi de senkronize edebilirsiniz. Üstelik bu merkezî saniyede, normalde zorunlu olan sürtünme yayı yoktur. O yay ibrenin titremesini engeller ama enerji yer; kardeşler bunun yerine fazladan bir çark ve bir mahmuz ekleyerek sürtünme yayını gereksiz kıldılar. Yetmiş iki saatlik güç rezervi buradan geliyor.
İçeride elle kurulan G-03 kalibresi atıyor: iki yüz yetmiş sekiz parça, altın yuvalara oturtulmuş yirmi dokuz taş, saatte yirmi bir bin altı yüz salınım. Uçan tourbillon kafesi seramik bilyalı yataklar üzerinde dönüyor. Denge çarkı on milimetre çapında, değişken ataletli ve Phillips sarmalıyla serbest bırakılmış. Köprüler paslanmaz çelikten; pahları elde parlatılmış, ortaları kumlanmış, üstleri dairesel taşlanmış ve o kumlu yüzeye kabartma yazı kazınmış.
format_quote"Paralaks, ibrenin değil bakanın hatasıdır; bunu düzeltmenin tek yolu ibreyi ölçeğin hizasına indirmektir."
Hasan Bekmezci
Biri toprağın altındaki karanlıktan tonlarca suyu göğe kaldıran, kuantum zekâsıyla nefes alıp veren bir çam ağacının canlı fabrikası; diğeri ise bu hayati dengenin Grönefeld ustaları tarafından platine, somon tonlarına ve zamana kazınmış hâli olan Grönefeld Parallax Tourbillon Platinum başyapıtıdır.
Biri Yaratıcı’nın inkâr edilemez yaşayan eseri, diğeri ise insanın o eserdeki kusursuzluğu okuyup saate tercüme ettiği mekanik felsefedir.
Saat, üreticisinin kendi anlatımıyla: Grönefeld, Parallax Tourbillon Platinum