Müzayede salonunun loş ve ağırbaşlı atmosferinde, Moğol bozkırlarının fırtınalı hikâyesini geride bırakan Dede ve Leo, vitrinlerin arasında ağır adımlarla yürümeye devam ettiler. Salondaki koleksiyonerlerin fısıltıları arasında Leo’nun dikkatini, soğuk ve görkemli bir parıltı yayan platin kasalı başka bir saat çekti. Katalogda "Lot 46" olarak kayıtlı bu nadide eserin kadranında, gri siyah dokulu gerçek bir kayaç zemin üzerine işlenmiş gümüşi figürler yükseliyordu.
Leo hayretle kadranı incelerken duraksadı:
"Bir saatin üzerine neden fil koyarlar ki Dede?"
Dede torununun yanına yaklaştı, derin bir nefes alıp kadrandaki gümüşi figüre baktı:
"Çünkü dağları fillerle aşmak istedi."
Leo gözlerini kocaman açarak dedesine döndü:
"Dağları fillerle aşmak mı? Ne için ki?"
"Hırs duygusu."
Dede, gözlüğünü düzelterek saatin kadranına doğru eğildi ve torununun elinden tutarak derin bir sessizliğe büründü. Ardından tane tane anlatmaya başladı:
"Hırs, nefret ve intikam... İnsanoğlunu kendi türüne karşı körleştiren en tehlikeli üçlüdür Leo. Bak, bu kadranda gördüğün adam Kartacalı komutan Hannibal Barca. Hikâye daha o henüz 9 yaşında küçük bir çocukken başladı. Babası Hamilkar, onu tapınaktaki adak sunağının önüne götürdü. Elini kurban kanına bastırarak bir ant içtirdi: Ömrün boyunca Roma’ya düşman kalacaksın! İşte o gün, saf bir çocuğun zihnine ekilen o nefret tohumu, yıllar içinde büyüyüp zehirli bir ağaca dönüştü. Nefret, insanı içeriden çürütür; dünyayı sadece dost ve düşman olarak ikiye böler."
"Hangisi Hannibal dede? Filin üstündeki mi?"
"Hayır, filin üstündeki onun askeri. Hannibal soldaki atlı olan; miğferinin tepesindeki sorguca ve zırhına dikkat et. Kadrandaki dört figürün her biri ayrı ayrı elde oyulmuş beyaz altın. Solda atının üstünde Hannibal, hemen altında kalkanını kaldırmış yaya bir asker, ortada zırhlı savaş fili ve sırtındaki mızraklı adam, sağda ise mızrağını havaya kaldırmış bir savaşçı. Şu sol üstteki sivri kabartmayı da gördün mü? O bir figür değil, dağ silsilesi. Yani kadranda sadece ordu yok; ordunun karşısındaki dağ da var."
Dede, müzayede görevlisine tebessüm etti. Görevli saatin solundaki sürgüyü hafifçe çektiğinde, salonda gümüşi Westminster Carillon melodisi yankılandı. Kadrandaki beyaz altın otomatlar, zil sesleriyle senkronize biçimde kılıç ve mızrak hamleleri yapmaya başladı.
"Kaç çan var içinde dede?"
"Dört. Sıradan bir çalar tekrarda iki gong bulunur: biri saatler için kalın, biri dakikalar için ince. Burada dört ayrı tona akort edilmiş dört çelik gong ve dört tokmak var. Çeyrekler bu dört notanın üç ayrı diziliminden kuruluyor; Londra’daki kulenin her çeyrekte başka bir cümle söylemesinin sebebi de bu. Ve figürler yalnızca bir kez kımıldamıyor: saatlerde, çeyreklerde ve dakikalarda ayrı ayrı davranıyorlar. Yani sesi duymasan bile kaç olduğunu kadrandan okuyabilirsin."
"Peki nefret neyi doğurdu Dede?" diye sordu Leo, kadrandaki hareketli figürleri izlerken.
"İntikamı doğurdu..." diye yanıtladı Dede. "Hannibal ömrünü Roma’yı dize getirmek, babasının intikamını almak fikriyle geçirdi. MÖ 218 yılına gelindiğinde, zihnindeki o intikam ateşi öyle bir raddeye ulaştı ki, gözü hiçbir engel görmez oldu. Roma denizleri tutmuştu. Hannibal ise hiç kimsenin cesaret edemeyeceği, akıl dışı bir plan yaptı: 50 bin asker, 9 bin süvari ve 37 devasa zırhlı savaş filiyle kışın ortasında karlı Alpler’i aşmak! İşte senin sorduğun o sorunun yanıtı buradadır Leo: Hırs, insanın imkânsızı zorlamasıdır; ama kör bir hırs, doğanın kanunlarına bile zalimce meydan okur. Dondurucu soğukta, çığların, tipinin ve uçurumların ortasında o devasa filleri ve askerleri sürüklemek, insanı yiyip bitiren muazzam bir tutkunun eseridir."
format_quote"Hırs, nefret ve intikam... İnsanoğlunu kendi türüne karşı körleştiren en tehlikeli üçlüdür. Nefret, insanı içeriden çürütür; dünyayı sadece dost ve düşman olarak ikiye böler."
Hasan Bekmezci
Dede parmağıyla saatin pürüzlü, mat zeminini işaret etti:
"Saatin kadranına çok iyi bak. Ulysse Nardin bu saatin kadranını sıradan bir taştan yapmadı. Hannibal ve ordusunun binlerce insanı ve hayvanı kurban vererek tırmandığı o Alpler’den getirilen hakiki Alp Graniti taşını keserek bu kadranı işlediler. Hannibal, geçit vermeyen o devasa granit kayaları sirke ve ateşle eritip yollar açtı. İntikam ve hırs insana dağları deldirir, granitleri eritir... Ama ne uğruna?"
"Taştan kadran yapmak zor mu dede?"
"Çok zor. Granit sert olduğu kadar da kırılgandır; içindeki mineral taneleri farklı yönlerde yarılır, ısıya ve baskıya kızar. Bir kadran ise yarım milimetrelik oynamayı kaldırmaz. Üstelik burada tam bir daire değil, dörtte üç oranında kesilmiş bir kadran var: alt kısmı kesilip alınmış, oradan aşağı bakabiliyorsun. Taşı kesip incelttikten sonra bir de parçasını almak, malzemeye ikinci kez meydan okumaktır. Bu yüzden bu kadranın parlatılmış yüzeyi bir cila değil, bir sabır kaydıdır."
format_quote"Hırs, insanın imkânsızı zorlamasıdır; ama kör bir hırs, doğanın kanunlarına bile zalimce meydan okur."
Hasan Bekmezci
Leo üzüntüyle kadrandaki file baktı:
"Peki o filler dağları aşabildi mi Dede? Roma’yı yok edebildi mi?"
"Ordusunun yarısını ve fillerinin neredeyse tamamını o dağların dondurucu uçurumlarında bıraktı ama Alpler’i aştı Leo. Kanna Savaşı’nda Roma ordularını tarihin en büyük askeri dehasıyla dize getirdi. Ama neticede ne oldu biliyor musun? O nefret ve intikam ateşi, hiçbir şeyi çözmedi. Yıllarca süren yıkımın ardından Roma toplarını toparladı ve dönüp Hannibal’ın kendi vatanı Kartaca’yı haritadan sildi. Şehir yakıldı, yıkıldı; bir daha medeniyet yeşermesin diye topraklarına tuz serpildi. Hannibal ise ömrünün son yıllarında sürgünlerde, yalnızlık içinde zehir içerek hayatına son verdi. Yani 9 yaşında ekilen nefret tohumu, büyüyen hırs ve alınan intikam; nihayetinde hem o komutanı hem de koca bir medeniyeti yok etti."
Leo, saatin saat 6 yönünde kesintisiz ve zarif bir şekilde dönen tourbillon kafesine baktı:
"Peki Dede, bu kadar acı bir hikâyeyi saat ustaları neden bu büyüleyici mekanizmaya işlemiş?"
"Şu saat 6 yönündeki tourbillon’a bak Leo," dedi Dede, sesi derinleşerek. "Kafes dakikada bir tam tur atıyor. Saat dik dururken yerçekimi denge çarkını hep aynı yönden çeker ve saat şaşar; kafes döndüğünde o çekim bütün yönlere dağılır, yani hata yok edilmez, ortalanır, dengelenir. Dikkat et, üstünde biçimlendirilmiş bir köprü var; kafes havada asılı değil, o köprünün altında taşınıyor ve mavi bir taşın üzerinde dönüyor. İnsanın içindeki hırs, nefret ve intikam duygusu da tıpkı o kütleçekimi gibidir; insanı aşağı çeker, zihnini karartır ve felakete sürükler. Ulysse Nardin bize bu saatle şu nihai hakikati fısıldar: İrade ve hırs dağları devirebilir; ama ruhunda denge yoksa, fethettiğin dağların altında kalırsın."
"Bütün bunlar tek bir mekanizmada mı?"
"Tek bir mekanizmada. Adı UN-78, elle kuruluyor, otuz altı taşı var ve dolu kurduğunda yetmiş saat gidiyor. Arka kapak safir; çerçevesine Westminster, Jaquemarts ve Tourbillon kelimeleriyle 789-00 referansı kazınmış. Otuz adet üretildi ve çıktığı yıl fiyatı yedi yüz yirmi beş bin İsviçre frangıydı. Yani bu kadranda gördüğün her şey, bir başparmak tırnağından biraz büyük bir alanın içine sığdırılmış."
format_quote"İrade ve hırs dağları devirebilir; ama ruhunda denge yoksa, fethettiğin dağların altında kalırsın."
Hasan Bekmezci
Dede torununun omzunu sıktı, gözlerinin içine bakarak konuşmasını tamamladı:
"Savaşın hiç ama hiç iyi bir tarafı yoktur Leo. Kılıçla, fille veya füzeyle kazanılan hiçbir zafer kalıcı değildir. İnsanlığı yaşatacak tek şey silahlar veya zafer çığlıkları değil; diyalog, hoşgörü ve ötekini dinleyebilme erdemidir. İki insanın veya iki toplumun yan yana oturup konuşmadığı her an, kadrandaki o savaş fillerinin ayakları altında kalmaya mahkûmuz. Gerçek büyüklük, düşmanını imha etmekte değil; içindeki o yıkıcı nefreti yenip karşıdakiyle el sıkışabilmektedir. İyilik ve diyalog hakim gelmek zorundadır; çünkü diyalog bittiğinde savaş başlar, savaş başladığında ise zamanın da insanlığın da dengesi kırılır."
format_quote"Gerçek büyüklük, düşmanını imha etmekte değil; içindeki o yıkıcı nefreti yenip karşıdakiyle el sıkışabilmektedir. Çünkü diyalog bittiğinde savaş başlar, savaş başladığında ise zamanın da insanlığın da dengesi kırılır."
Hasan Bekmezci
Westminster melodisi son çan sesini verip sustuğunda, kadrandaki fil ve savaşçılar durdu. Platin kasanın içinde, Alp granitinin üzerinde sadece saat 6 yönündeki aydınlık tourbillon, zamanın, barışın ve diyalogun dengesini korurcasına dönmeye devam ediyordu.
Saatçilik Sanatı ve Teknik Detaylar
Hakiki Alp graniti kadran: Hannibal Barca’nın Alpler’i geçişine ithafen, Alpler’den çıkarılan gerçek granit taşından kesilip parlatılmış özgün kadran zemini. Tam daire değil, dörtte üç oranında kesilmiş bir kadrandır; alt kısmı açılarak tourbillon görünür bırakılmıştır. Granit sert olduğu kadar kırılgandır, bu yüzden hem inceltilmesi hem de parçasının alınması ayrı birer risktir.
Kartaca otomatları: Beyaz altından elle oyulmuş dört hareketli figür. Solda atının üzerinde Hannibal, altında kalkanlı yaya asker, ortada zırhlı savaş fili ve sırtındaki mızraklı adam, sağda mızrağını kaldırmış savaşçı. Kadranın sol üst kısmındaki kabartma ise Alp silsilesidir. Figürler yalnız bir kez değil, saatlerde, çeyreklerde ve dakikalarda ayrı ayrı davranır.
Westminster carillon dakika tekrarı: Standart iki gong yerine dört ayrı tona akort edilmiş çelik gong ve dört mikro tokmak kullanır; çeyrekler bu dört notanın üç ayrı diziliminden kurulur. Kasa aynı zamanda rezonatör olarak çalışır, bu yüzden ağır bir metal olan platin sesi altın nüshalara göre daha koyu ve derin duyulur.
Tourbillon: Saat 6 konumunda, granit kadranın kesilip alındığı bölgede ve biçimlendirilmiş bir köprünün altında dakikada bir tam tur atar. Yerçekiminin yol açtığı konum hatalarını yok etmez; bütün yönlere dağıtarak ortalar ve dengeler.
UN-78 kalibre: Elle kurmalı, 36 taşlı, yaklaşık 70 saat güç rezervi. Otomat hareketlerini, dört gonglu Westminster düzenini ve tourbillon regülatörünü tek merkezden yönetir. Arka kapak safir camdır.
Kasa ve seri: Referans 789-00, 44 mm çapında 950 platin kasa, su geçirmezlik 30 metre. Dünya genelinde 30 adet üretildi; tanıtıldığı yıl fiyatı 725.000 İsviçre frangıydı.