Cannes iki yüz yıl önce bir balıkçı kasabasıydı ve bugünkü hâlini bir karantinaya borçlu.
1834’te İngiliz devlet adamı Lord Brougham, Nice’e gitmek üzere yola çıktı. Var nehrinin kıyısında kolera karantinası yüzünden durduruldu ve geçişine izin verilmedi. Mecburen Cannes’ta kaldı, kasabayı sevdi, oraya bir villa yaptırdı ve her kış geri döndü. Arkasından bütün bir İngiliz topluluğu geldi. Bir yasak, bir şehir kurdu.
Bugün kasabanın eski çekirdeği hâlâ Suquet tepesinde duruyor: dar sokaklar, bir kule, aşağıda balıkçı limanı. Kıyıda ise Croisette uzanıyor ve Croisette’in ortasında, dünyanın en çok bilinen basamaklarının bulunduğu bina var.
Festival fikri 1939’da doğdu. Açılış 1 Eylül 1939’a konmuştu. Aynı gün Almanya Polonya’ya girdi ve festival başlamadan kapandı. İlk tam edisyon ancak 1946’da yapılabildi.
Yani dünyanın en parlak görüntü şenliği, tarihin en karanlık gününde iptal edilmiş bir davetiyeyle başlıyor.
Açıktaki iki ada da bu tezata katılıyor. Saint-Honorat’da beşinci yüzyılın başından beri bir manastır var. Sainte-Marguerite’te ise 1687 ile 1698 arasında yüzü kimseye gösterilmeyen bir mahkûm tutuldu. Kıyıda yüzleri bütün dünyaya yansıtan bir salon, karşısında bir yüzü on bir yıl saklamış bir hücre.
format_quote"Kıyıda yüzleri bütün dünyaya yansıtan bir salon var. Karşısındaki adada bir yüzü on bir yıl saklamış bir hücre."
Hasan Bekmezci
Asıl mesele şu. Cannes’ın bütün varlığı tek bir hileye dayanıyor ve o hile, sinemanın kendisi.
Bir film şeridinde hareket yoktur. Şeritte yan yana duran şey, birbirinden azıcık farklı duran fotoğraflardır. Saniyede yirmi dört tanesi perdeye düşer. Aralarındaki farkı hareket diye gören şey perde değil, seyircidir.
Uzun süre bu, gözün görüntüyü bir an tuttuğu biçiminde açıklandı. Bugünkü açıklama daha ilginç. 1912’de Max Wertheimer, iki ışığın uygun bir gecikmeyle yakılıp söndürülmesi hâlinde insanın arada gerçekten bir hareket gördüğünü gösterdi. Aradaki boşluğu dolduran şey göz değil, zihindir. Buna fi olayı denildi ve algı psikolojisinin kurucu deneylerinden biri oldu.
Yani sinema, zihnin bir boşluk doldurma alışkanlığı üzerine kurulmuş bir sanayi.
Bu hilenin sınırı da var ve sınır kendini komik biçimde gösteriyor.
Bir arabanın tekerleği filmde bazen geri dönüyormuş gibi görünür. Sebep basit: tekerlek iki kare arasında bir parmaklık aralığından biraz fazla ya da biraz az dönerse, zihin en kısa yolu seçer ve dönüşü ters yönde okur. Örnekleme hızıyla olayın hızı çakıştığında gerçek bozulur.
Bir de perdenin kendisi var. Makinede kareyi değiştirmek için ışığın kesilmesi gerekir; üstelik titremeyi azaltmak için ışık kare başına birden fazla kez kesilir. Sonuçta salonda geçirdiğiniz sürenin büyük bir bölümünde perde karanlıktır. Film izlerken gördüğünüz kadar karanlığa da bakıyorsunuz; fark etmemenizin tek sebebi zihninizin araları kapatması.
format_quote"Film izlerken gördüğünüz kadar karanlığa da bakıyorsunuz. Fark etmiyorsunuz, çünkü zihniniz araları kapatıyor."
Hasan Bekmezci
Sinema durağan kareleri harekete çeviriyor. Bunun tam tersini yapan bir sanat akımı da var ve adı Op Art.
Op Art, hiç kımıldamayan bir yüzeyle çalışır. Düzenli çizgiler, tekrarlayan biçimler ve küçük kaydırmalar kullanır; göz yüzeyi tararken çizgiler birbirine girer, ortaya titreşim, kabarma ve akış hissi çıkar. Tuvalde hiçbir şey hareket etmez. Hareket yine seyircinin içinde olur.
Cannes’da perde kareleri saklayarak hareket üretiyor. Op Art ise hiçbir şeyi saklamadan aynı sonuca varıyor. İkisi de aynı zaafı kullanıyor: insan gözü, gördüğü şeyi olduğu gibi aktarmaz; yorumlar.
format_quote"Sinema kareleri saklayarak hareket üretiyor. Op Art hiçbir şeyi saklamadan aynı sonuca varıyor."
Hasan Bekmezci
Anoma’nın 2026’da tanıttığı A1 Optical tam bu noktada duruyor.
Kadran, Op Art’ın yöntemini metale taşıyor. Zemine keskin bir kalem sürüklenerek elli üçgen açılıyor; her biri bir öncekine göre azıcık kaydırılmış. Sonra yüzey kumlanıyor ve istenen yansıma derecesi elde edilene kadar elle parlatılıyor. Bilek döndüğünde ışık bu çizgiler arasında kayıyor ve kadran, hiçbir parçası kımıldamadığı hâlde dalgalanıyor gibi görünüyor.
Kasa da aynı düşüncenin devamı. Anoma, kasanın biçimini Charlotte Perriand’ın 1950’lerde yaptığı serbest formlu bir masadan, nehir taşlarının yuvarlaklığından ve Constantin Brancusi’nin heykel dilinden çıkardığını söylüyor. Ortaya köşeleri yumuşatılmış bir üçgen çıkmış ve bu üçgenin kulağı yok; kayış doğrudan gövdeye giriyor.
Bir gösterim makinistiyle bu kadranı kazıyan ustayı yan yana getirseniz, ikisi de aynı boşluktan söz ederdi.
Makinist şöyle derdi: benim işim bir aralığı kimsenin fark etmemesini sağlamak. Her karenin arasında ışığı kesiyorum, film ilerliyor, ışığı tekrar açıyorum. Bunu saniyede onlarca kez yapıyorum ve iyi yaptığımda kimse bir şey görmüyor. Görevim görünmez olmak.
Usta da şöyle derdi: benim işim tam tersi. Ben elli tane kıpırdamayan çizgi açıyorum ve hareketi ışığa bırakıyorum. Sen aralığı saklıyorsun, ben aralığı gösteriyorum. Ama ikimiz de aynı şeye güveniyoruz: insan gözünün boşluğu doldurma huyuna.
Rakamlar şöyle: kasa otuz dokuza otuz dokuz milimetre, kalınlık dokuz virgül kırk beş milimetre ve alt kısmın içe kıvrılması yüzünden bilekte daha ince duruyor. Kulak olmadığı için de otuz yedi milimetrelik bir saat gibi oturuyor. İçeride İsviçre yapımı otomatik Sellita SW100 kalibresi çalışıyor. Cam safir ve yansıma önleyici kaplamalı, su geçirmezlik elli metre, kayış dokulu İtalyan derisi. Kadran bakır veya gümüş renginde ve fiyat iki bin altı yüz kırk sterlin.
Buradan çıkan düşünce insanı kendi algısı konusunda biraz alçakgönüllü yapıyor.
Gördüğümüz dünya, göze düşen ışığın birebir kopyası değil. Zihin sürekli tamamlıyor, yumuşatıyor, arayı kapatıyor ve bize kesintisiz bir sahne sunuyor. Bu tamamlama olmasaydı hayat, birbirine yapışmayan görüntülerden oluşan bir yığın olurdu.
İlginç olan şu ki bu tamamlama yanıltıcı olduğu hâlde güvenilir. Merdivenden inerken adımımızı yanlış atmıyoruz, uzanan eli tutuyoruz, gelen arabayı fark ediyoruz. Yani algımız eksik bir veriden doğru bir dünya kuruyor. Bu, kendi kendine olmuş bir uyum değil. Dışarıdaki ritimle içerideki ritim birbirine ayarlanmış; Yaratan, gözün yakalayamadığı boşluğu bizim için örtmüş.
Cannes’ın bütün ışığı bu örtünün üzerinde parlıyor. Perdedeki karanlığı görmüyoruz, çizgilerin kıpırdamadığını fark etmiyoruz ve hayatın akıp gittiğini sanıyoruz. Belki de asıl mucize hareket değil, onu görebilmemiz.
Saatin kendi sayfası: Anoma, A1 Optical