Zaman, avucumuzun içinden süzülen incecik bir kum tanesidir; ne tutmaya gücümüz yeter ne de akışını bir an olsun durdurmaya. İnsanlık var olduğu ilk günden beri zamanı kule saatinin pirinç çarklarıyla, kum saatlerinin dökülen zerreleriyle ya da takvimlerin yapraklarıyla ölçmeye çalışmıştır. Oysa zaman, bizim kurduğumuz bu şık mekanizmaların ve küçük ölçeklerin çok ötesinde; kıyıya vurup duran renksiz, uzaysız ve dipsiz bir okyanustur. Bizler ise o okyanusun kıyısında durmuş, elimizdeki küçücük saatlerle o devasa dalgaları ölçmeye çalışan fani yolculardır.
İşte tam da bu yüzden, Doğu ve Batı mistisizminin en derin pınarlarında zamanı insan zihnine idrak ettirebilmek için bir zaman simyası kurgulanmıştır. Zamanın ve sonsuzluğun o insanı yutan devasa kütlesini hayal edebilmek için anlatılan efsanevi temsil, zihnimizin duvarlarını şöyle zorlar.
Farz edin ki bu dünya gibi bir değil, tam bin tane dünya var. Ve bu bin dünyanın her biri, kıvrım kıvrım, silme buğday taneleriyle dolu. Bir kuş var; simsiyah kanatlı, yalnız ve zamansız bir kuş. Bu kuş, o bin dünyadaki buğday denizine her bin yılda bir defa iniyor ve gagasının ucuyla sadece tek bir buğday tanesini alıp uzayın derinliklerine uçuyor.
Kuş, her bin yılda bir uğrayarak o bin dünyayı dolduran milyarlarca buğday tanesini tek tek tüketip bitirdiğinde, işte o devasa, hayal gücünü aşan süre, sonsuzluğun yanında henüz gözünü açıp kapamış kadar bile değildir. Sonsuzluk için o devasa zaman, sadece bir andır.
format_quote"Kuş o bin dünyayı tek tek tüketip bitirdiğinde bile, geçen süre sonsuzluğun yanında henüz bir an kadardır."
Hasan Bekmezci
Zamanın bu derin anaforunda insan zihni kaybolur. O çırpınan kuşun kanadında büyüyen her bin yıl, insan ömrünün bir nefeslik kısalığını yüzümüze vurur. Geçmiş artık bir gölge, gelecek ise henüz doğmamış bir hayaldir. Bize kalan tek gerçeklik, iki anın arasındaki o daracık eşikte, o kıl payı andadır.
İnsanoğlu sonsuzluğun bu ürkütücü büyüklüğü karşısında çaresizce geri çekilmemiştir. Akıl, zanaat ve estetik bir araya gelmiş; sonsuzluğu bilekte taşıyabileceğimiz bir mücevhere dönüştürmüştür. Latince Decennium, yani On Yıllık Dönem, bir zanaatkârın hayatındaki en olgun dairesel harekettir.
Bart ve Tim Grönefeld kardeşler, markalarının on yıllık zanaat yolculuğunu kutlarken tam olarak bu varoluşsal çelişkiyi masaya yatırmışlardır. İki kardeş atölyelerini 1998’de Hollanda’nın Oldenzaal kasabasında kurmuş, aile adını taşıyan ilk saati ise 2008’de yapmışlardı; bu yüzden onuncu yıl tam oraya denk gelir. 1941 Decennium Tourbillon, bin yılda bir buğday tanesi yiyen o yalnız kuş ile insan ömrünün on yıllık zanaat birikimini aynı kadran altında karşı karşıya getirir.
Saatin mimarisi üç katman hâlinde okunur. En dışta sonsuzluğun ağır, zarif ve yozlaşmaz maddesel zırhı vardır: otuz dokuz buçuk milimetrelik 950 ayar platin kasa ve onun içinde 925 ayar som gümüşten kadran. Onun altında, saat altı yönünde, zamanın ve sonsuzluğun kafesi olarak uçan tourbillon döner. En altta ise insani hareketin sonsuz mekanik döngüye dönüştüğü yer, 22 ayar kırmızı altın rotorlu otomatik mekanizma durur.
format_quote"Bir zanaatkârın en olgun dairesel hareketi on yıldır, kuşunki bin yıl. İkisi aynı kadranın altında buluşuyor."
Hasan Bekmezci
O efsanevi kuşun kanat çırpışlarında saklı olan ebediyet fikri, Grönefeld 1941 Decennium Tourbillon modelinin her bir bileşeninde adeta sanatsal bir metin gibi eritilmiştir.
Mekanizmanın tam kalbinde, zamana mikro ritmini veren eşapman çarkı ve maşanın yakut tırnakları bulunur. Maşanın o bir çift gaga benzeri sivri tırnağı, dönen eşapman çarkının dişlerini her bir salınımda gaga gibi yakalar, serbest bırakır ve tekrar tutar. İşte mekanizmanın o kesintisiz tık tık sesi, efsanedeki o yalnız kuşun her bin yılda bir yeryüzüne inip gagasının ucuyla tek bir buğday tanesini kakalayarak yutmasının mekanik yankısıdır. Her bir tıkırtı, sonsuzluktan eksilen bir buğday tanesi gibi bileğimizde ritim tutar. Bu kalp saatte yirmi bir bin altı yüz kez vurur.
format_quote"Her bir tıkırtı, sonsuzluktan eksilen bir buğday tanesi gibi bileğimizde ritim tutar."
Hasan Bekmezci
Saat altı yönünde yer alan tourbillon kafesi, üstten hiçbir köprüyle tutturulmamış uçan yapısıyla dikkat çeker. Kafesi serbest kılan şey tam olarak budur: üstünde onu tutan bir şey yoktur, bu yüzden denge çarkı ve eşapman hiçbir engel olmadan gözün önünde durur. Paslanmaz çelikten yapılan bu kafes, denge çarkını her dakikada bir bütün konumlardan geçirerek kütleçekimin farklı duruşlarda yarattığı hata farkını ortalar ve birbirine eşitler. Tıpkı her bin yılda bir buğday tanesini almak için yeryüzüne süzülen o kuş gibi, tourbillon kafesi de kendi etrafında dairesel ve ritmik bir zaman dansı yapar.
Zamanın yıkıcı gücüne karşı saat, doğadaki en ağır ve yozlaşmaz metallerden biri olan platin kasa ile sarmalanmıştır: otuz dokuz buçuk milimetre çap, on buçuk milimetre incelik, yüz on sekiz gram. Kasa özel biçimli bir kesiciyle oyulur; içbükey girintiler ve dışbükey yüzeyler böyle çıkar ve her freze aşaması arasında kasa yeniden parlatılır ki hatlar bozulmasın. Kadran ise 925 ayar som gümüş üzerine işlenmiş mat gri tonuyla, buğday denizini yutan o sonsuz kozmik boşluğun ağırbaşlı sükûnetini yansıtır.
Alevde pişirilerek mavileştirilmiş çelik ibreler, gri kadranın üzerinde zamanın her bir tıkırtısını birer şiir mısrası gibi kaydeder. Arka kapakta yer alan 22 ayar kırmızı altından monoblok rotor ise sahibinin bilek hareketiyle kurularak, fani insanın enerjisini mekanik bir ebediyete dönüştürür. Bu rotor baştan sona elde bitirilmiştir ve seramik bilyalı bir rulman üzerinde döner; bu yüzden aşınmaz ve yağ istemez.
Rotorun üst kenarı düz değildir. Hollanda kanal evlerinin çan biçimli cephelerini izleyen bir eğri çizer ve aynı cephe, arkadaki çelik köprülerin de biçimidir. Köprülerin kenarları elde pahlanmış, ortaları kumlanmış ve üzerlerine kabartma yazı işlenmiştir. Taşların bir kısmı som altın yuvalara oturur, vidaların başları ayna gibi parlatılmış, kenarları ve yarıkları pahlanmıştır. Mekanizmanın adı G-07’dir; iki yüz elli dokuz parçadan kurulur, otuz taş taşır ve elli altı saat gider.
Sonsuzluğun uçsuz bucaksızlığına tezat olarak, bu model sadece on adet üretilmiştir. Her bir saat, markanın geride bıraktığı ilk on yıllık döngünün nadide birer zaman kapsülüdür. Bu sayı saatin üstüne de yazılmıştır: köprüye kabartma olarak işlenmiş olan Celebrating 10 Years of Fine Watchmaking satırının yanında, kapakta One of Ten ibaresi durur. Fiyatı vergi hariç yüz kırk beş bin avrodur.
Kasaya verilen 1941 adı da buradan okunur. O yıl iki kardeşin babasının doğduğu yıldır. Yani bin dünyayı bin yılda bir eksilten kuşun gölgesinde duran bu saat, adını tek bir insanın tek bir yılından alır.
Biri zihnimizin sınırlarını aşan, binlerce dünyayı dolduran buğday tanelerinin bin yılda bir tükenişiyle bile ölçülemeyen o sonsuzluk anaforu; diğeri ise o devasa sonsuzluğu otuz dokuz buçuk milimetrelik platin bir kasanın içine, maşa taşlarının bir gaga gibi çarkı kakalamasına ve uçan bir tourbillonun dairesel dönüşüne sığdıran Grönefeld 1941 Decennium Tourbillon’dur.
O yalnız kuş bin yılda bir inip gagasının ucuyla tek bir buğday tanesini almaya devam etsin; bilekteki bu başyapıt, maşanın gaga gibi yakaladığı her tıkırtıda o devasa sonsuzluk okyanusundan tek bir damlayı çekip çıkararak her saniye bileğimizde ölümsüzleştirmeye devam edecektir.
Saatin kendi sayfası: Grönefeld, 1941 Decennium Tourbillon