Hayret, felsefeci olmanın birinci kuralıdır; insanın kâinattaki uyanışının, varoluş karşısında soluğunu kesen en keskin kilometre taşıdır. İnsan, bu evrende sadece geçen bir yolcu değil; kör karanlıkların içinde ışığı, sessizliğin içinde ses arayan yegâne gözlemcidir. Şimdi, o derin felsefi hayretin kapısını aralayalım ve sıradan bir yaranın, okyanusun en mahrem ve karanlık rahminde nasıl göz alıcı bir inciye dönüştüğünün o büyüleyici, neredeyse simyevi hikâyesine kulak verelim.
Okyanusta, güneş ışığının gitgide söndüğü, basıncın her metrede arttığı sularda yumuşakçaların kabukları arasında hayatta kalma mücadelesi başlar. İnci midyeleri aslında derinlerde değil, birkaç metre ile kırk metre arasındaki sığ sularda yaşar; asıl zifiri karanlık, kapalı kabuğun kendi içindedir. Oysa bir midyenin kabuğunun içine, dış dünyadan, o sert akıntılardan gelen yabancı bir misafir sızar: kabuğu delerek giren minicik bir asalak. Olan şudur: asalağın açtığı yara ya da başka bir darbe, hayvanın kendi mantosunun dış yüzündeki ince doku tabakasından bir parçayı yerinden söker ve etin derinine iter.
Bu yara, yumuşakçanın hassas etine açıldığında bir azap ve bir tehdittir. Normal bir canlı bu tehdidi reddetmek ister; lakin midyenin doğasındaki o ilahi ve trajik refleks devreye girer. Canlı, derinine düşmüş o doku parçasını yok edemez; onu dışarı da atamaz. Yerinden olan parça orada kapanıp küçük bir kese kurar, inci kesesi denen şey budur, ve kese kendi içine doğru salgı yapmaya başlar. Bunun üzerine midye, hayatının en paradoksal kararını verir: o acıyı sarmalamak, onu güzelleştirmek ve kendi öz benliğinin bir parçası hâline getirmek. Kelimenin tam anlamıyla: inciyi ören doku, hayvanın kendi bedeninden kopmuş olan parçadır.
format_quote"Midye, hayatının en paradoksal kararını verir: o acıyı sarmalamak, onu güzelleştirmek ve kendi öz benliğinin bir parçası hâline getirmek."
Hasan Bekmezci
Midye, bu yabancı misafiri etkisiz hâle getirmek için salgı bezlerinden mucizevi bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı, doğanın en kusursuz mikroskopik mühendisliğidir: kalsiyum karbonat (aragonit kristalleri) ve konkiolin adı verilen organik bir proteinin iç içe geçtiği kusursuz bir matristir.
Bunu daha iyi anlayabilmek için doğanın atölyesine şöyle bir bakalım. Deniz suyundan süzülerek elde edilen o mikroskobik aragonit kristalleri, aslına bakarsanız sert, parıltılı ve minicik kireç taşı tuğlalarıdır; tek başlarına olduklarında sert ama kırılgandırlar, bir estetikten ziyade ham bir maddedirler. Konkiolin ise o tuğlaları birbirine bağlayan, esnek, yapışkan ve organik bir proteindir; tıpkı bir mimarın harcı gibi, sert kristalleri yerli yerinde tutan, onların çatlamasını önleyen esnek bir bağlayıcıdır.
Midye, bu iki maddeyi mikroskobik katmanlar hâlinde, binlerce, on binlerce kez üst üste örer. Bunu tıpkı mükemmel bir tuğla-harç duvar örme tekniği gibi düşünebilirsiniz: bir kat sert aragonit tuğlası dizilir, üzerine ince bir kat konkiolin harcı sürülür, tekrar tuğla, tekrar harç. Her tuğlanın kalınlığı milimetrenin binde yarısı kadardır.
İşte bu kusursuz matrisin, yani düzenin en büyük sırrı ışıkla kurduğu ilişkidir. Sedef katmanları o kadar ince, o kadar düzenlidir ki kalınlıkları görünür ışığın dalga boyuna yaklaşır; dışarıdan süzülüp gelen tek bir ışık demeti bu katmanların her birinden ayrı ayrı yansır ve bu yansımalar birbirini kimi renkte söndürür, kimi renkte güçlendirir. Gözümüzün gördüğü o sedefli, yanardöner renk oyunları, yani ışıltılı pembeler, sütlü beyazlar ve gökkuşağı parıltıları, aslında ışığın bu kristal katmanlar arasında bükülerek dans etmesidir.
Karanlıkta kalan o acı verici yara; sabrın, zamanın ve sürekli katmanlanan bu sedef alşimisinin altında yavaş yavaş boyun eğer. Yıllar geçtikçe o küçücük kese, suyun altında aydan bir parça gibi parlayan, yanardöner renk oyunlarına sahip kusursuz bir inciye dönüşür. İnci, aslında bir yaranın ve acının, kimyanın ve zamanın süzgecinde nasıl bir sanata dönüştüğünün adıdır. Derin denizlerin o sessiz basıncında, inatla ve yavaşça örülen bir varoluş mucizesidir.
format_quote"İnci, aslında bir yaranın ve acının, kimyanın ve zamanın süzgecinde nasıl bir sanata dönüştüğünün adıdır."
Hasan Bekmezci
İşte, doğanın denizde sabırla yarattığı o inci mucizesi, İsviçreli saat üreticisi Maurice Lacroix ile New York merkezli sanat ikilisi Ficus Interfaith’in yollarının kesiştiği noktada bilekte taşıyacağımız mekanik bir şiire dönüşmüştür. Prestijli TimeForArt müzayede platformu için, New York’taki Swiss Institute’ün sanat projelerini desteklemek üzere tamamen tek nüsha olarak üretilen bu başyapıt, incinin o derinlerden gelen hikâyesini saatçilik zanaatına kusursuz bir şekilde uyarlar. Saatin tam adı 1975 Master Skeleton’dur ve arka kapağının halkasına 1975 Masterpiece, Ficus Interfaith, Maurice Lacroix ve Swiss Made 1/1 kazınmıştır.
Bir yanda derin denizlerin karanlığında örülen gerçek inci taneleri, yani yaranın sedefle sarmalanması ve ışığın kırılması; diğer yanda Ficus Interfaith’in imza niteliğindeki terrazzo tekniği, yani epoksi reçine içinde mozaikleşen sedef plakalar; ve ikisinin altında Maurice Lacroix’nın paslanmaz çelik kasası ile mekanik zirvesi.
Bu saati horoloji tarihine altın harflerle yazdıran en büyük unsur, kadranının üretiminde kullanılan radikal ve eşsiz teknik, yani terrazzo tekniğidir. New York merkezli yenilikçi sanat ikilisi Ficus Interfaith, geleneksel mimari yer döşemelerinde kullanılan terrazzo yöntemini mikroskobik bir boyuta, saat kadranı ölçeğine taşımıştır.
Önce doğal inciler özenle seçilir ve Ficus Interfaith sanatçılarının elinde özel bir kompozisyonla düzenlenir. Sonra bu inciler, özel olarak formüle edilmiş yüksek mukavemetli epoksi reçine içerisine, tıpkı midyenin sedef salgılaması gibi titizlikle hapsedilir ve dondurulur. En sonunda sertleşen bu devrimci blok, ustalar tarafından ultra ince plakalar hâlinde kesilir ve yüzeyi aynasal bir pürüzsüzlüğe ulaşana kadar elde parlatılır.
Sonuçta ortaya çıkan kadran; incilerin o sedefli, sütlü ve yanardöner iç kısımlarının mozaik gibi birbirine geçtiği, ışığın açısına göre renk değiştiren canlı bir okyanus yüzeyidir. Her bir parça, doğanın ve insan elinin ortaklaşa yarattığı tekrar edilemez bir tablodur. Dahası bu yüzey yarı saydamdır: incilerin arasından, aşağıda duran ML234 iskelet kalibresinin çarkları belli belirsiz görünür.
format_quote"Her bir parça, doğanın ve insan elinin ortaklaşa yarattığı tekrar edilemez bir tablodur."
Hasan Bekmezci
Sanat ile mekaniğin bu buluşmasında Maurice Lacroix, Ficus Interfaith’in sunduğu bu organik ve vahşi estetiği kusursuz bir İsviçre mühendisliğiyle çerçeveler. Zarif hatlara sahip paslanmaz çelik kasa, kadranın o karmaşık ve büyüleyici inci dokusunu boğmadan öne çıkaran minimalist bir mimari sunar; çapı kırk üç, kalınlığı 12,95 milimetredir ve elli metreye kadar su geçirmez.
Kayış detaylarındaki ince dokunuşlar ve markanın estetik anlayışı, saati sadece bir zaman ölçer değil, bilekte taşınan çağdaş bir heykele dönüştürür. Kayış Japonya’da, geleneksel tabaklamaya elde sürülen birkaç kat lakenin eklendiği eski bir yöntemle yapılmıştır; siyah elmas denen o parıltılı kabartmalı yüzey buradan gelir. Arka kapağın altında, elli saat yürüyen otomatik ML234 iskelet kalibresi döner ve yalnızca saati ve dakikayı gösterir; kurma kolunun tepesindeki kaboşon kesim inci ise kadrandaki hikâyeyi kasanın dışına taşır.
Biri okyanusun karanlık ve sessiz kabuğunda bir yabancı tanenin etrafına örülen kalsiyum karbonat ve konkiolin katmanlarının sedef alşimi; diğeri ise Ficus Interfaith’in terrazzo tekniği ve Maurice Lacroix zanaatkârlığıyla o sedefin zamana meydan okuyan bir kadran olarak yeniden doğuşudur.
Pearl Buoy, hayret etme yetisini kaybetmeyen, kâinatın derinliklerindeki saklı güzelliği bileğinde taşımak isteyen gözlemciler için yaratılmış mutlak bir sanatsal zaferdir.
Saat, künyesiyle birlikte: Maurice Lacroix 1975 Master Skeleton x Ficus Interfaith Pearl Buoy