Bir eylül sabahı, gün doğmadan az önce, Florida’nın güney ucundaki mangrov ormanında su çekiliyordu. Deniz gece boyunca köklerin arasına girmişti ve şimdi geri gidiyordu; çamurun üstünde tuz lekeleri, midye kabukları ve kırık dallar bırakıyordu. Hava kükürtlü ve ağırdı. Kökler suyun içinden kemerler hâlinde çıkıyor, gövdeyi yerden bir metre yukarıda tutuyordu.
Dizine kadar çamura girmiş bir araştırmacı, alçak bir daldan tek bir yaprak kopardı ve dilinin ucuna sürdü. Yaprak tuzluydu. Sonra yanındaki daldan bir başka yaprak kopardı; o yaprak sarıydı, kalındı ve yüzeyi ince bir kabukla kaplıydı. Onu da tattı. İkincisi, ilkinden çok daha tuzluydu.
Aradaki fark bu ormanın bütün sırrını taşıyor. Ağaç, tuzu kendi bedeninin içinde bir yere yığıyor ve o yeri gözden çıkarıyor.
Bitkiler için tuzlu su bir zehirdir. Ozmotik basınç gereği, tuzlu suya konan bir bitki hücresi suyunu dışarı kaptırır, büzüşür ve ölür. Biyolojinin kuralı budur.
Oysa okyanus ile karanın birleştiği gelgit bölgesinde yaşayan kırmızı mangrov, yani Rhizophora mangle, doğrudan deniz suyunun içinde durur ve kurumaz. Köklerinin hücre zarları öyle bir süzgeç kuruyor ki, su içeri geçerken tuzun neredeyse tamamı dışarıda kalıyor. Ağaç, kendi kökünde bir ters ozmoz tesisi çalıştırıyor.
Peki süzgeçten kaçmayı başaran tuz ne oluyor? Ağaç onu kana karıştırıp bütün gövdeye yaymıyor. Topladığı tuzu birkaç yaprağa pompalıyor. O yapraklar sararıyor, kalınlaşıyor, yüzeyleri tuz kristalleriyle kaplanıyor ve sonunda dala veda edip suya düşüyor. Ağaç, kendi bedeninden bir parçayı feda ederek okyanusun ortasında tatlı suyla yaşıyor.
format_quote"Ağaç tuzu birkaç yaprağa pompalıyor ve o yaprakları gözden çıkarıyor. Kendi bedeninden bir parçayı feda ederek okyanusun ortasında tatlı suyla yaşıyor."
Hasan Bekmezci
Bu ağacın nerede yaşayabileceğini belirleyen şey ise toprak değil, enlemdir.
Mangrovlar kabaca kuzey ve güney yirmi beşinci paraleller arasında yetişir. Sınırı çizen şey kışın deniz suyunun sıcaklığıdır; su belli bir eşiğin altına düştüğünde mangrov o kıyıda tutunamaz. Yani bu ormanın haritası, güneşin yıl boyunca o kıyıya hangi açıyla vurduğuna bağlıdır.
Bir mangrov ormanı böylece iki ayrı sınırın üstünde durur. Biri yatay sınırdır: gelgitin günde iki kez ilerleyip çekildiği, karanın bittiği ve denizin başladığı çizgi. Diğeri ise gökyüzüne aittir: güneşin o enleme vurma açısının çizdiği, yaşanabilir kuşağın kenarı.
Denizin altında da bir sınır var ve orada bambaşka bir anlaşma yürürlüktedir.
Mercan resiflerinde temizlikçi karidesler, yani Lysmata amboinensis, belli kayaların üstünde durur ve antenlerini sallayarak bekler. Bu sallanma bir reklamdır; anlamı şudur: ben yiyecek değilim, ben bir hizmetim.
Bir müren balığı yaklaşır. Müren, o karidesi tek bir hamlede yutabilecek güçtedir. Bunun yerine ağzını sonuna kadar açar ve öylece bekler. Karides içeri girer, dişlerin arasında dolaşır, ölü dokuyu ve parazitleri toplar, sonra dışarı çıkar. Müren ağzını kapatır ve gider.
O birkaç dakika boyunca avcılık askıya alınmıştır. Müren acıktığı için gelmemiştir, karides de korkmamıştır. İki taraf da kendi doğasının en güçlü dürtüsünü, ortak bir fayda için kapının eşiğinde bırakmıştır.
format_quote"Müren ağzını açıyor ve karides içeri giriyor. O birkaç dakika boyunca avcılık askıya alınıyor; iki taraf da en güçlü dürtüsünü eşikte bırakıyor."
Hasan Bekmezci
Bu iki olayın ortak noktası, ikisinin de bir sınırın tam üstünde geçmesidir. Mangrov tuzlu suyla tatlı suyun sınırında, karides ise avcı ile av arasındaki sınırda durur. İkisi de o sınırın nerede olduğunu çok iyi bilir; hayatta kalmalarını sağlayan şey de tam olarak bu bilgidir.
İnsanın sınırlarla kurduğu ilişki ise ölçmekten geçer. Ve gökyüzünde her gün yerini değiştiren, herkesin gördüğü ama kimsenin tam olarak nerede olduğunu bilmediği bir sınır vardır: gündüz ile gecenin ayrıldığı çizgi.
Bu çizginin saati sabit değildir. Aynı gün, İstanbul’da güneş bir saatte doğar, Singapur’da başka bir saatte doğar. Aynı şehirde bile her gün biraz kayar. Çünkü gündoğumunun saati üç şeye bağlıdır: bulunduğunuz enleme, boylama ve yılın hangi gününde olduğunuza. Bunu mekanik olarak hesaplamak, saatçiliğin en az uğraştığı problemlerden biri olmuştur.
Neuchâtel’de kurulu Krayon bu problemi bir kol saatinin içine soktu ve ortaya Anywhere çıktı.
Kadranın dış halkası yirmi dört saati gösterir; on üçte MIDDAY, yirmi üçte MIDNIGHT yazar. Onun içindeki halka ise ikiye ayrılmıştır. Bir bölümü altın rengindedir ve gündüzü gösterir; diğer bölümü lacivert ve yıldızlıdır, geceyi gösterir. İkisinin birleştiği yerde küçük bir güneş işareti durur.
Asıl mesele şudur: o iki bölümün sınırı sabit değildir. Gündüz sektörü yıl boyunca genişler ve daralır; sınırın dış halka üzerinde denk geldiği rakam, o gün o yerdeki gündoğumu ve günbatımı saatidir. Yazın altın bölüm uzar, kışın kısalır. Kadran, yaşadığınız yerin ışık takvimini doğrudan gösterir.
Ve bu gösterge sizin yerinize göre ayarlanır. Kasanın içindeki vidalarla enlem, boylam ve saat dilimi girilir; her kademe on beş dakikaya karşılık gelir. Saat böylece tek bir şehir için değil, yeryüzünün herhangi bir noktası için kurulabilir. Markanın kendi tarifiyle bu, programlanabilir bir astronomi bilgisayarıdır.
format_quote"Gündoğumu bir olay değil, bir sınırdır. Ve yaklaşık bir sınır, sınır sayılmaz."
Hasan Bekmezci
Bir mangrov ekoloğuyla bu kalibreyi kuran saatçiyi aynı masaya oturtsanız, ikisi de aynı kelimeyi kullanırdı.
Ekolog şunu söylerdi: benim çalıştığım ormanın tamamı bir eşik üzerinde duruyor. Yirmi santimetre yukarı çıkın, ağaç susuz kalır; yirmi santimetre aşağı inin, kökler boğulur. Bu orman santimetrelerle yaşıyor ve o eşiği bulmak için milyonlarca yıl harcamış.
Saatçi de şunu söylerdi: benim işim de bir eşiğin yerini bulmak. Gündoğumu bir olay değil, bir sınırdır; güneşin diski ufka değdiği andır ve o an bulunduğunuz enlemle boylamın fonksiyonudur. Ben bunu dişlilerle yaklaşık olarak değil, tam olarak vermek zorundayım. Çünkü yaklaşık bir sınır, sınır sayılmaz.
Rakamlara gelince, kasa beyaz altından yapılıyor, otuz dokuz milimetre çapında duruyor ve dokuz buçuk milimetre yüksekliğinde kalıyor. Su geçirmezlik otuz metre. Kadran mavi ve gümüş, kayış siyah timsah, toka ve dili beyaz altın. İçeride C030 kalibresi çalışıyor: otuz beş virgül kırk milimetre çapında, beş milimetre kalınlığında, elli beş taşlı ve dört yüz otuz iki parçadan kurulu. Saniyede üç salınım yapıyor ve yetmiş iki saat güç rezervi veriyor. Saat, dakika ve tarihin yanında gündoğumu ile günbatımını gösteriyor. Bu komplikasyon Krayon’a GPHG’de Yenilik Ödülü’nü kazandırdı.
Buradan çıkan düşünce hem ormana hem saate uyuyor.
Hayat, merkezlerde değil sınırlarda yoğunlaşır. Denizin ortası boştur, karanın içi kurudur; canlılığın en yoğun olduğu yer ikisinin birbirine değdiği şerittir. Mangrov ormanları dünyanın en verimli ekosistemleri arasındadır ve balıkların büyük bölümü yavruluğunu o köklerin arasında geçirir. Aynı şekilde, bir resifte en çok trafik temizlik istasyonunun etrafındadır.
Ama bir sınırda yaşamak, o sınırın nerede olduğunu bilmeyi şart koşar. Mangrov tuzun nerede biteceğini biliyor. Karides ağzın ne zaman güvenli olduğunu biliyor. İnsan ise bunu bilmek için alet yapıyor; çünkü onun duyuları gündoğumunun saatini söylemiyor.
Ve bu sınırların hiçbirini biz koymadık. Suyun tuzluluğu, güneşin açısı, gelgitin ritmi ve iki canlı arasındaki o sessiz ateşkes; hepsi biz gelmeden önce oradaydı. Yaratan hem sınırı hem de sınırda yaşayabilecek varlığı birlikte var etmiş. Bileğe takılan bu saat de yalnızca şunu yapıyor: konulmuş bir çizginin bugün nereye düştüğünü okuyor.
Saatin kendi sayfası: Krayon, Anywhere