Gece vakti boş bir sinema salonunun projeksiyon odasında durduğunuzu hayal edin.
Perdede devasa bir nehir çağlayarak akmakta, rüzgarda yapraklar savrulmakta, bir süvari atını dörtnal koşturmaktadır. Dışarıdan bakan bir göz için perdedeki hareket kusursuzdur, pürüzsüzdür ve kesintisizdir. Zaman, tıpkı o nehir gibi akıp gitmektedir.
Fakat projeksiyon makinesinin yanına geçip dönen makaraya elinizi koyduğunuzda sarsıcı bir hakikatle yüzleşirsiniz: ortada akan hiçbir şey yoktur.
Makaradaki film; durağan, hareketsiz ve birbirine teyellenmiş binlerce bağımsız kare resimden ibarettir. Projektörün merceği, bir kareyi perdeye yansıtır; sonra araya kapak girer ve salon saliselik bir zifiri karanlığa bürünür. Ardından ikinci kare yansıtılır. Aradaki o karanlık sıçramaları gözümüz yakalayamadığı için zihnimiz bizi muazzam bir illüzyonla kandırır: "Zaman akıyor."
Peki, makarayı elinizde tutan o makinist kimdir? Makarayı elinizde tuttuğunuz an anlarsınız ki film şeridinin bir başlangıcı, bir genişliği ve bir sonu vardır. Film, sinema salonunun kendisi değildir; salonun içinde sonradan oynatılan yaratılmış, sınırları çizilmiş bir nesnedir.
İşte kuantum fiziğinin ve Planck ölçeğinin bize fısıldadığı hakikat tam olarak budur: zaman bir ilah, sonsuz bir nehir veya ezeli bir boşluk değildir; evren projeksiyonunda kare kare oynatılan bir mahluktur.
Klasik fizik bize uzayın yağ gibi pürüzsüz olduğunu söylerdi. İstediğiniz bir mesafeyi sonsuza kadar ikiye bölebileceğinizi sanardınız. Ancak modern kuantum mekaniği bu algıyı tamamen yıktı.
Alman fizikçi Max Planck, evrenin dokusunu incelediğinde şaşırtıcı bir alt sınırla karşılaştı: Planck uzunluğu, yani yaklaşık 1,6 kere 10 üzeri eksi 35 metre.
Elinize devasa, sekiz K çözünürlükte ultra keskin bir televizyon ekranı alın. Uzaktan baktığınızda ekrandaki insan yüzü o kadar pürüzsüzdür ki gerçek sanırsınız. Ancak cebinizden bir büyüteç çıkarıp ekrana sıfır yanaştığınızda yüz ortadan kalkar; geriye sadece kırmızı, yeşil ve mavi kücücük kare pikseller kalır. İki pikselin arası diye bir yer yoktur; ya bir pikselin üzerindesinizdir ya da diğerinin.
İşte Planck uzunluğu, evrenimizin piksel boyutudur. Atom altı bir parçacık uzayda hareket ederken süzülerek gitmez; bir Planck pikselinden diğerine sıçrar. Evrensel kumaşın en küçük dikiş adımı budur. Bundan daha küçük bir mesafe fiziken var olamaz ve tanımlanamaz.
Peki, evrenin en hızlı kuryesi olan ışığın bu en küçük evrensel pikseli katetmesi ne kadar sürer? İşte bu sürenin adı Planck zamanıdır ve yaklaşık 5,39 kere 10 üzeri eksi 44 saniyedir.
Bir çizgi film çizen çizeri düşünün. Masasında binlerce şeffaf kağıt vardır. Birinci kağıtta karakterin eli aşağıdadır, ikinci kağıtta eli biraz yukarıdadır. Çizer bu kağıtları hızlıca başparmağıyla sayfalandırdığında karakter elini kaldırır. Soruyoruz: birinci kağıt ile ikinci kağıdın arasında karakterin eli nerededir? Hiçbir yerdedir, çünkü arada kağıt yoktur. Karakter bir kareden diğerine sıçrar.
Saniyede 10 üzeri 43 defa çakıp sönen bu Planck kareleri bize şunu gösterir: bir Planck zamanı ile bir sonraki Planck zamanı arasında akıp giden bir zaman yoktur. Zaman bir nehir gibi akmaz; bir dijital saat gibi tıkır tıkır sıçrar. Bizim akış dediğimiz şey, gözümüzün ve bilincimizin bu muazzam hızdaki sıçramaları ortalama bir algıyla birleştirmesinden ibaret bir algı illüzyonudur.
format_quote"Zaman bir nehir gibi akmaz; bir dijital saat gibi tıkır tıkır sıçrar."
Hasan Bekmezci
Bir şeyin mahluk, yani yaratılmış olabilmesi için üç temel şart vardır: sınırının olması, parçalanabilir olması ve ezeliyet taşımaması.
Eğer zaman 5,39 kere 10 üzeri eksi 44 saniyelik mikro paketlere bölünebiliyorsa, bu onun tıpkı yapımında tuğla kullanılan bir bina gibi inşa edildiğini gösterir. Tuğlası olan yapının bir Mimarı vardır.
Büyük Patlama anında hem Planck uzunluğu hem de Planck zamanı birlikte yaratılmıştır. Patlamadan önceki sıfır anında ne uzay pikseli vardı ne de zaman karesi. Başlangıcı olan şey ezeli olamaz.
Zaman, maddenin hareketine kilitlenmiş bir ölçüdür. Kütleçekimin devasa olduğu bir karadeliğin yanında Planck karelerinin çakma hızı yavaşlar, uzay boşluğunda hızlanır. Sahibi tarafından eğilip bükülebilen, hızı değiştirilebilen ve karelere bölünebilen bir şey, evrenin İlahı değil; evrenin içindeki fani bir eşyadır.
format_quote"Tuğlası olan yapının bir Mimarı vardır."
Hasan Bekmezci
İşte zamanın kesintisiz bir akış değil, kesikli, dijital ve mekanik bir kare sıçraması olduğu hakikati; yüksek saatçilik dünyasında Alman mühendisliğinin doruk noktası olan bu başyapıtta ete kemiğe bürünür: A. Lange & Söhne Zeitwerk Striking Time.
Lüks mekanik saatlerin neredeyse tamamı, akrep ve yelkovanı kayarak döndürür ve bize o akan zaman illüzyonunu sunar. Zeitwerk ise bu illüzyonu reddeder ve kadranda zamanı parça parça gösterir; zamanın dokuşunda okuduğumuz o sıçramayı mekanik bir sanat olarak gözün önüne koyar.
Zeitwerk’in kadranına baktığınızda klasik kolları göremezsiniz. Bunun yerine solda saati, sağda ise dakikayı gösteren devasa mekanik dijital pencereler vardır. Üçünü de Alman gümüşünden yontulmuş bir zaman köprüsü taşır; sağdaki iki disk dakikaları, soldaki halka ise saatleri yazıyor.
Zaman akarken sağdaki dakika diski yavaşça santim santim dönmez. Her altmış saniyede bir, sabit kuvvet mekanizmasında biriken enerji gizli bir tetikle serbest kalır ve birler diski tam beşte bir turluk, yani yetmiş iki derecelik bir sıçrama yapar: çat. Birler diski dokuzdan sıfıra geçerken, yani her on dakikada bir, onlar diskini altıda bir tur döndürür; onlar diski beşten sıfıra geçtiğinde ise saat halkası bir çeyrek tur ilerler.
Rakamlar iki dakika arasında süzülmez; bir kareden diğerine sıçrar. Bu yüzden Planck zamanını anlatmak isteyen biri için Zeitwerk’ten daha iyi bir mekanik benzetme bulmak zordur.
format_quote"Bir Planck zamanı ile bir sonraki arasında akıp giden bir zaman yoktur."
Hasan Bekmezci
Zeitwerk Striking Time, sıçrayan rakam göstergesini görünür bir vurma mekanizmasıyla birleştiren dünyadaki ilk mekanik kol saatidir. Kadranın solunda ve sağında duran iki ok, aslında iki çeliç çekiçtir; gong telleri de kadranın çevresini dolaşır.
Her çeyrek saatte sağdaki çekiç kalkar ve gonga vurarak berrak, tiz bir ses çıkarır. Saat başı geldiğinde ise soldaki çekiç göreve başlar ve daha pes, daha güçlü bir ton verir. Gongların çeliği uzun bir süreçte sertleştirilir; çekiçlerin ağırlığı, vuruş açısı ve vuruş hızı gongın sesine tek tek ayarlanır. Sessizlik isterseniz kasanın sağ alt yanındaki butona basılır; çekiçler gonglardan uzaklaşıp kadranın merkezine doğru çekilir ve orada bekler.
Bu ses, projeksiyon odasındaki makinistin parmak şıklatması gibidir. İnsana şunu hatırlatır: bir zaman karesi daha geride kaldı, bir sonraki yaratılış sahnesine geçtin. Zamanın tıkırdayarak harcanan bir sermaye olduğunu kulaklarınıza fısıldar.
Rakam bloklarını aynı salisede aniden zıplatmak muazzam bir güç gerektirir. Lange mühendisleri bunun için mekanizmanın içine, ana zembereğin kuvvetini eşit paketlere bölen bir sabit kuvvet dizgesi yerleştirmiştir. Her sıçrama sonrasında artıp kalan enerjiyi ise bir uçar regulatör yutar; aksi halde diskler kendi hızlarıyla savrulurdu.
Bu düzenek, evrendeki her bir Planck zamanının neden tam olarak eşit sürede çaktığı sorusuna verilmiş mekanik bir cevap gibi okunur. Kozmosun düzeni, enerjinin paketler hâlinde dağıtılmasından kaynaklanır; Zeitwerk de enerjisini eşit paketlere bölerek kadrana aktarır.
Kasa kırk dört virgül iki milimetre çapında ve on üç virgül bir milimetre yüksekliğindedir. İçinde beş yüz yirmi sekiz parçadan kurulu, elle kurulan L043.2 kalibresi atar; otuz altı saat güç rezervi sunar ve saatte on sekiz bin yarım salınım, yani iki virgül beş hertz frekansında çalışır. On ikinin üzerindeki yelpaze, kalan kuvveti gösterir. Su geçirmezlik üç bardır, arka kapak safirdir, kayış timsah derisidir ve kulaklar arası yirmi bir milimetredir.
Model üç madende üretildi: beyaz altın kasada siyah kadranla, pembe altın kasada gümüş rengi kadranla ve platin kasada. Kadranların hepsi kütlesel gümüştendir. Üç referans da bugün Lange’ın güncel koleksiyonunda yer almıyor; saat artık yalnızca ikinci elde bulunuyor.
Sinema salonundaki adam perdedeki nehri izleyip zaman ne güzel akıyor diye hayal kurabilir. Ancak merceğin ardındaki hakikate uyanan fizikçi ve arif bilir ki o nehir, saniyede 10 üzeri 43 defa çakıp sönen Planck karelerinin bir yanılsamasıdır. Zaman; başı, sonu, dikiş izleri ve piksel boyutları olan fani bir kumaştır.
Bileğinize bir Zeitwerk Striking Time taktığınızda, o mekanik disklerin her dakika başında çat diye bir sonraki rakama sıçrayışını izlersiniz. O an kulağınıza çalınan çelik gong sesi size evrenin en büyük sırrını fısıldar.
Zaman akmıyor dostum; zaman, Sahibi tarafından kare kare yaratılıp önümüze seriliyor.
format_quote"Zaman akmıyor dostum; zaman, Sahibi tarafından kare kare yaratılıp önümüze seriliyor."
Hasan Bekmezci
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: A. Lange & Söhne, Zeitwerk Striking Time