Peru’nun Madre de Dios bölgesinde, nemin havayı kurşun gibi ağırlaştırdığı, canopy katmanının gökyüzünü geçirmeyen devasa bir yeşil tavan gibi örttüğü alacakaranlıkta iki biyolog duruyor. Orman zeminine doğru süzülen nadir bir güneş ışığı huzmesi, devasa destek köklerinin üzerinde adeta ayaklanmış duran bir gövdeyi aydınlatıyor.
Buna her baktığımda zihnimdeki bütün botanik dogmaları çöküyor, diyor Dr. Aris Thorne, elindeki lupa ile köklerin toprağa saplandığı açıları incelerken. Lise biyolojisinden beri bize ne öğretildi? Bitki pasiftir, sabittir, toprağa çakılıdır. Nedensellik ilkesi gereği hareket hayvana, kök salmak bitkiye aittir. Ama burada, şu an karşımızda duran Socratea exorrhiza, yani yeryüzünün tek yürüyen ağacı, bildiğimiz tüm biyoloji yasalarıyla dalga geçiyor. Ağaç yürüyor Elena, resmen yürüyor.
Çünkü doğada bazen öyle noktalar vardır ki, diye yanıtlıyor Dr. Elena Rostova, gözlerini gökyüzüne doğru uzanan gövdeden ayırmayarak: mimarinin ve sıradan nedensellik zincirinin tamamen yıkıldığı, Yaratıcı’nın sebep dediğimiz o katı kuralları kendi kudretiyle askıya aldığı mucizevi kırılma anları görürsün. Düşün; bir ağaçsın, hareket edecek kasın yok, sinir sistemin yok, beynin yok. Ama yukarıda, otuz metre tepede bir başka dev ağaç devriliyor ve bir ışık penceresi açılıyor. Yeryüzünün geri kalan tüm bitkileri o ışığı sadece izleyip gölgede kurumayı beklerken, bu ağaç akılalmaz bir şuurla ışığın geldiği yönü tespit ediyor. Işığa bakan tarafına devasa, taze destek kökleri fırlatıyor. Gölgede kalan taraftaki köklerini ise çürütüp bırakıyor. Gövdesini yeni köklerin üzerine kaydırıyor. Yılda yirmi santimetre. Bu sıradan bir botanik reaksiyon değil; sebeplerin ötesinde, ışığa ulaşmak için toprağı adım adım kateden mucizevi bir yürüyüş.
format_quote"Bir ağaçsın; kasın yok, sinir sistemin yok, beynin yok. Ama ışığın geldiği yönü buluyor ve o yöne doğru yılda yirmi santimetre yürüyorsun."
Hasan Bekmezci
Amazon havzası, bitkiler ile hayvanlar arasındaki amansız bir kimyasal savaşın sahasıdır. Ağaçlar, meyvelerini ve yapraklarını otçullardan korumak için bünyelerinde son derece ölümcül ikincil metabolitler, yani zehirli alkaloidler üretir. Bu bitkiler adeta beni yersen seni zehirlerim der.
Peki bu devasa biyolojik kilit nasıl açılır? İşte Peru’daki Tambopata nehri kıyısında gerçekleşen kil duvarları, yani colpa olgusu, doğadaki o muazzam panzehir mekanizmasının en somut örneğidir.
Yüzlerce ara papağanı, şafak vakti nehir kenarındaki açık kil duvarlarına akın eder. Bu davranış sıradan bir beslenme değildir; tam anlamıyla akıllı bir biyo-kimyasal detoks rezonansıdır.
Papağanların tropik ormanda yediği ham meyve ve tohumlar yüksek miktarda zehirli alkaloid barındırır. Eğer o tohumları doğrudan sindirirlerse karaciğerleri iflas eder. Ancak papağanlar, nehir kıyısındaki özel kili yutarlar. Kilin yapısındaki katmanlı alüminosilikat mineralleri, tıpkı bir moleküler mıknatıs veya mide içi aktif kömür süngeri gibi çalışır. Kil, midedeki zehirli alkaloidleri kendine bağlar, onların kana karışmasını engeller ve vücuttan güvenle dışarı atılmasını sağlar. Kil aynı zamanda papağanların bünyesindeki sodyum ve mineral eksikliğini kapatan ilahi bir takviyedir.
Bu mucizevi kimyasal zırh sayesinde sağ kalan ara papağanları, ormanın en kritik fonksiyonunu üstlenir.
Güçlü gagalarıyla en sert kabukları kıran papağanlar, kilden aldıkları korumayla sindiremedikleri devasa tohumları kilometrelerce öteye taşır. Yaşlı ağaçların gölgesinden kurtulan bu tohumlar, papağanların dışkılarıyla birlikte doğal bir gübre yatağında çimlenir.
Eğer bu kil fenomeni olmasaydı papağanlar zehirlenip ölecek, tohumlar yayılamayacak ve Amazon ormanı kendini gençleştiremeyip yok oluşa sürüklenecekti. Bir avuç kil, koskoca bir yağmur ormanının geleceğini ayakta tutar.
format_quote"Bir avuç kil, koskoca bir yağmur ormanının geleceğini ayakta tutuyor."
Hasan Bekmezci
Bir an durun ve zihninizi bu akılalmaz biyolojik simyaya çevirin.
Tropik bir bitki; köklerini saran mikroskobik mantarlardan, hücresel dokularını istila etmek isteyen patojen bakterilerden ve yapraklarını kemiren böcek saldırılarından korunmak için kendi bünyesinde amansız bir sistem kurar. Bitkinin hücre duvarlarında bir bağışıklık çığlığı yükselir ve bitki, hücresel bir savunma mekanizması olarak salisilik asit salgılamaya başlar. Bu molekül bitki için tamamen biyolojik bir kalkandır; dokunun çürümesini engeller, istilacı mikroorganizmaları yok eder.
Şimdi bu denklemin diğer tarafına bakın. Tamamen farklı bir canlı türü, bir insan, o bitkinin kabuğunu soyup vücuduna alıyor. Bir bitkinin kendisini mantarlara ve böceklere karşı korumak için ürettiği o özgün molekül, bir insanın damarlarında dolaşmaya başladığında ne olur?
İnsan metabolizması o molekülü tanır. İnsandaki iltihap reseptörleri, prostaglandin sentezi ve beyindeki ağrı merkezleri bu moleküler anahtarla kilitlenir. Bir bitkinin böceklere karşı kurduğu hücresel kalkan, insanda ateşi düşüren, zonklayan ağrıları dindiren ve pıhtılaşmayı düzenleyen mucizevi bir kimyasal simyaya, yani aspirine dönüşür.
İki tamamen ayrı canlı âlemi, biri fotosentez yapan bir bitki ve diğeri omurgalı bir insan, aynı moleküler dille haberleşmektedir. Amazon’daki her yaprak, işte bu yüzden insanlığın henüz çözemediği ilahi bir moleküler kütüphanedir.
format_quote"Bir bitkinin böceklere karşı kurduğu kalkan, insanda ateşi düşüren bir ilaca dönüşüyor. İki ayrı âlem aynı moleküler dili konuşuyor."
Hasan Bekmezci
Peru ormanlarındaki trofik piramit, enerjinin güneşten avcıya doğru akışının mükemmel bir kanıtıdır.
Su kenarlarında yaşayan ve devasa birer otobur olan kapibaralar, yaprak ve su bitkileriyle beslenerek birincil tüketici seviyesini oluşturur. Bir üst katta, lianalardan sarkan örümcek maymunları meyvelerle beslenirken yeşil ağaç yılanları dalların arasında pusuda bekleyen kusursuz avcılardır. Orman tabanında sessizce hareket eden jaguar ise çene basıncıyla kaplumbağa kabuklarını bile kırabilen tepe avcısıdır.
Jaguarlar olmasa otçul popülasyonu patlayarak ormanın genç fidanlarını tüketir ve yürüyecek ağaçlara bile yaşayacak alan bırakmazdı.
Tüm bu biyolojik derinlik, fotosentez rezonansı ve ekolojik denge; Louis Vuitton’un Escale en Amazonie cep saatinde somut bir sanat eserine dönüşüyor.
Kadranın sol tarafında, kil duvarlarındaki o mucizevi detokstan yeni dönmüşçesine canlı kırmızı ve mavi tüyleriyle resmedilen ara papağanları yer alır. Yaprakların arasından sarkan maymun figürü ve yukarıda kıvrılan yeşil ağaç yılanı, orta katman yaşantısını mikroskobik boyutlarda kadrana taşır. Arkadaki şelale ve yeşil derinlik, Amazon’un bitmeyen su döngüsünün simgesidir.
Kadranın alt kısmında ise bir piramit değil, tek bir kütükten oyulmuş bir kano durur ve o kanonun üstüne monogramlı bavullar istiflenmiştir. Küreği çeken küçük altın figürle birlikte bu sahne, evin kendi imzasını ormanın ortasına yerleştirir: yolculuk fikrinin ta kendisi, nehrin üstünde, akıntıya bırakılmış hâlde.
Kadrandaki figürlerin yedisi hareket eder. Saat aynı zamanda bir dakika tekrarıdır; istediğiniz an zamanı çanlarla söyler ve o ses başladığında maymun, papağanlar ve kano canlanır. Bu tür bir düzeneğe saatçilikte jacquemart denir.
Rakamlar şöyle. Kasa on sekiz ayar beyaz altından yapılıyor, elli milimetre çapında duruyor ve on dokuz milimetre kalınlığında kalıyor. Cam safir, su geçirmezlik otuz metre ve zinciri de beyaz altın.
İçeride elle kurulan LFT AU14.03 kalibresi çalışıyor. Saatte yirmi bir bin altı yüz salınım yapıyor, yani saniyede üç kez; sekiz gün güç rezervi veriyor. Saat ve dakikanın yanında bir turbiyon ve bir dakika tekrarı taşıyor.
Kadrandaki tüm bu canlılar, mikro-ressamlar tarafından fırça yerine tek bir kıl kullanılarak, mine tozlarının mikroskop altında katman katman işlenmesiyle yaratılmıştır. Otuz kadar farklı renk kullanılmış ve kadran otuz ayrı pişirimden geçmiştir; her pişirimde çatlama ve bozulma riski masanın üstünde durur. Nehrin parıltısı ise paillonné tekniğiyle, minenin altına yerleştirilen ince altın varaklarla verilmiştir.
Saati çevreleyen taşlar da aynı iklim skalasını taşır. Yaklaşık altmış adet baget kesim taş görünmez tırnak tekniğiyle yerleştirilmiştir: mavi-yeşil turmalin, zümrüt, tsavorit ve sarı safir. Ormanın tepesinden süzülen sarı güneş ışığından en derin koyu yeşil gölgelere kadar uzanan renk aralığı, böylece metalin üstüne taşınmıştır. Saat tek nüshadır ve vergiler hariç üç milyon avro değerindedir.
Louis Vuitton Escale en Amazonie, zamanı mekanik dişlilerin tıkırtılarından kurtarıp; Peru Amazonları’ndaki bir yürüyen ağacın ışığa attığı mucizevi kök adımına, ara papağanlarının kil duvarlarındaki panzehir ritüeline ve doğanın o muazzam salisilik simyasına bağlar.
Bu cep saati, kapağı her açıldığında zamanı değil; Yaratıcı’nın yeryüzüne nakşettiği o sonsuz, kusursuz ve nedensellik ötesi yaşam rezonansını gösterir.
Saatin kendi sayfası: Louis Vuitton, cep saatleri