Samanyolu Galaksisi’nin Avcı Kolu üzerinde, yıldız tozlarından arınmış bir yörüngede süzülen billurlaşmış bir seyyah olduğunuzu düşünün.
Karanlığın ortasında parıldayan milyarlarca Güneş’e, spiral kollarda dönen gaz bulutlarına ve yerçekimi kuyularında bükülen gezegen sistemlerine bakıyorsunuz. İnsan gözünün akan bir nehir sandığı o uzay zaman sürekliliği, aslında yüksek bir bilincin penceresinden bakıldığında bambaşka bir hakikati fısıldar.
Işık tanecikleri, yani fotonlar, yıldız çekirdeklerinden fırlayıp karanlığı yarıp geçerken, adımlarını kesintisiz bir çizgi halinde atmazlar. Yıldızların doğumundan karadeliklerin yutuşuna kadar şahit olduğunuz her kozmik olay, evrenin görünmez dokusuna gizlenmiş görünmez mikro sıçramalardan oluşur. Samanyolu’nun bir ucundan diğerine bakarken anlarsınız ki; zaman sonsuz ve pürüzsüz akan bir ilah değil, ilahi tezahürün kare kare işlendiği, ölçülmüş, kuantumlanmış ve sınırları çizilmiş bir mahluktur.
Samanyolu’nun merkezindeki devasa kütleçekiminden dış kollardaki toz bulutlarına kadar her şey, sonsuz küçüklükteki geometrik bir sınırla örülmüştür. Alman fizikçi Max Planck’ın matematiğe döktüğü Planck uzunluğu, yani yaklaşık bir virgül altı kere on üzeri eksi otuz beş metre, galaktik ölçekteki tüm kütlelerin ve mesafe adımlarının temel yapı taşıdır.
Gökbilimcilerin devasa uzay teleskoplarıyla çektiği, rengârenk gaz bulutlarıyla dolu muazzam bir Samanyolu fotoğrafını düşünün. Uzaktan baktığınızda yıldızlararası gazlar ve ışık çizgileri ipek gibi pürüzsüz görünür. Ancak fotoğrafa yaklaşıp piksel seviyesine indiğinizde, resmi oluşturan en küçük bölünemez kare piksellerle karşılaşırsınız. Planck uzunluğu, evrensel tuvalin işte bu en küçük pikselidir. Bir foton ya da atom altı parçacık galakside ilerlerken süzülmez; bir Planck pikselinden diğerine adımlayarak ilerler.
Işığın Samanyolu’ndaki en küçük mekânsal adımı, yani Planck uzunluğunu geçmesi için geçen süre, fiziğin tanımlayabildiği en küçük zaman dilimi olan Planck zamanıdır; beş virgül otuz dokuz kere on üzeri eksi kırk dört saniye.
Bir seyyahın gözünden Samanyolu, saniyede on üzeri kırk üç kez çakıp sönen ilahi bir projektördür. Bir Planck zamanında evren bir kare pozisyonundadır. Bir sonraki Planck zamanında ise evren bir sonraki kareye sıçrar. İki Planck anının arasında geçen, akan ya da süzülen hiçbir zaman dilimi yoktur.
İnsanoğlunun kolundaki saatte akan saniye kolu veya zihnindeki akış algısı, gözün ve bilincin bu inanılmaz hızdaki sıçramaları bütünleştirmesinden kaynaklanan görsel ve hissi bir illüzyondur.
format_quote"Zaman akmaz; zaman kare kare çakar."
Hasan Bekmezci
Seyyahın billurlaşmış idrakiyle bakıldığında, zamanın bir yaratılmış, yani mahluk olduğu gerçeği üç temel ilkeyle açık hale gelir. Birincisi, yapı taşı varsa imal edilmiştir: parçalanabilen, bölünebilen ve beş virgül otuz dokuz kere on üzeri eksi kırk dört saniyelik mikro paketlerden oluşan her olgu, tasarlanmış bir mimariye sahiptir. İkincisi kozmik doğumdur: evren patladığı an uzay pikselleri ve zaman kareleri aynı anda yaratılmıştır; zaman evrenden önce var olan bağımsız bir güç değil, evrenin bir bileşenidir. Üçüncüsü bükülebilir kumaştır: kütleçekimin devasa olduğu karadelik yakınlarında Planck karelerinin çakma ritmi yavaşlarken, boş uzayda hızlanır. Eğilebilen, bükülebilen ve hızı değişebilen bir şey Yaratıcı olamaz; sadece fani bir eşyadır.
format_quote"Eğilebilen, bükülebilen ve hızı değişebilen bir şey Yaratıcı olamaz; sadece fani bir eşyadır."
Hasan Bekmezci
Bu kozmik sıçramanın yüksek saatçilikteki mimari mührü, Audemars Piguet’nin bu yılın şubat ayında tanıttığı Neo Frame Jumping Hour’dur. Marka saati bir Art Deco yorumu olarak kurar; dikdörtgen kasası pembe altın ile safirden yapılmıştır, yanlarında sekizer dilim uzanır ve kulaklar havacılık hatlarını andırır. Kasa otuz iki virgül altı milimetreye otuz dört milimetre ölçülerindedir ve sekiz virgül sekiz milimetre inceliktedir.
Kadran siyah safirdendir ve üzerinde iki pencere açılmıştır. Klasik bir saatte akrep yavaş yavaş birden ikiye doğru kayar. Bu saatte akrep yoktur. Üstteki kare pencerede saat rakamı durur; alttaki yelpaze biçimli açıklıkta ise dakika diski ilerler. Dakika diski turunu tamamladığı an, mekanizmadaki yay tetiği serbest bırakır. Rakam pencereden kayarak geçmez; tek bir salisede, anlık bir hareketle bir sonraki saate sıçrar.
İçerideki 7122 kalibresi, markanın ilk otomatik kurmalı sıçrayan saat mekanizmasıdır ve Royal Oak Jumbo’nun 7121 kalibresi üzerine kurulmuştur. Yirmi dokuz virgül altı milimetre çapındadır, saniyede dört kez salınır, elli iki saat yürür ve iki yüz doksan üç parçadan oluşur; bu parçaların ikisi saati ve dakikayı gösteren disklerdir. Saat diski titanyumdan, ilerleyen dakika diski alüminyumdandır. Mekanizmada patentli bir darbe emici sistem vardır: saat bir darbe aldığında rakamın yanlışlıkla sıçramasını mekanik olarak engeller.
Sıçrayan saat, 1650’lere kadar geri giden bir komplikasyondur ve rakamlar her altmış dakikada bir yer değiştirir. Audemars Piguet 1920’lerde ilk sıçrayan saatli kol saatlerini yapan markalardan biriydi. Markanın müze ve miras direktörü Sébastian Vivas, o yıllarda camın öyle kırılgan olduğunu ve bu yüzden metalle korunmak zorunda kaldığını hatırlatıyor; bugün aynı yer safirle doldurulmuştur ve sahneyi safir almıştır.
Kadrandaki o pencerede rakamın aniden bir sonrakine sıçrayışı, Samanyolu’nda tanık olduğumuz Planck zamanı sıçramasının doğrudan ifadesidir. Zaman süzülmez; kadranda da görüldüğü üzere kareden kareye zıplar.
Samanyolu Galaksisi’nde süzülen bir ruh için yıldızların parıltısı ve zamanın akışı bir illüzyondan ibarettir. Gerçek olan ise evrenin her noktasında tıkırdayan Planck kareleridir. Bu saatin penceresinde rakamın aniden bir sonrakine sıçrayışı, bize zamanın kesintisiz bir nehir değil; Sahibi tarafından an be an yaratılan, kare kare dokunan fani bir mahluk olduğunu hatırlatır.
format_quote"Zaman kesintisiz bir nehir değil, an be an yaratılan, kare kare dokunan fani bir mahluktur."
Hasan Bekmezci
Saat, üreticisinin kendi sitesinde: Audemars Piguet, Neo Frame Jumping Hour