İngiliz şair ve ressam William Blake, Cehennem Özdeyişleri’nde şöyle yazar: "Bir ahmak, bir bilgenin gördüğü ağacı görmez." Körlük gözde değil, bakanın zihnindedir. Günümüz modern dünyasında ise bu zihinsel körlüğün, bağıran sembollerin ve gösteriş hırsının en keskin hicvini, sprey kutuları ve gece yarısı eylemleriyle sokaklara kazıyan isim kuşkusuz Banksy’dir.
Londra’nın merkezinde, İngiliz emperyalizminin, askeri zaferlerin ve centilmenler kulüplerinin gölgesindeki Waterloo Place, 29 Nisan 2026 tarihinde sarsıcı bir gerilla sanat eylemine sahne oldu. Gece yarısı kimse fark etmeden getirilen ve sabah şehre uyananların karşısında bulduğu devasa heykel, çağdaş sanatın ve toplumsal eleştirinin en güncel simgelerinden biri haline geldi.
Yerin seçimi tesadüf değildi. Waterloo Place, Kırım Savaşı Anıtı ve Kral VII. Edward heykeli gibi tarihsel güç sembolleriyle doludur. O anıtın kendisi bile bir itiraf gibidir: John Bell’in 1861’de diktirdiği üç muhafız figürü, Sivastopol kuşatmasında ele geçirilen Rus toplarının eritilmesiyle döküldü. Yani zafer anıtı, düşmanın silahından yapılmıştır. Hemen yanında ise Florence Nightingale’in heykeli durur; elinde lambasıyla, Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda savaş yarasından değil tifüs ve kolera gibi hastalıklardan ölen binlerce askerin arasında geçirdiği geceleri hatırlatır. Bir meydanda hem zaferin tuncu hem de o zaferin gerçek faturası yan yana durur ve yüzyıllardır kimse ikisini birden okumaz.
Banksy, tam da bu militarist ve emperyalist mirasa meydan okuyan eserinde şu sert imgeyi sunar. Takım elbiseli, muktedir bir bürokratı veya siyasetçiyi çağrıştıran adam, elinde gururla devasa bir bayrak taşımaktadır. Ancak rüzgarın savurduğu o bayrak, adamın yüzüne dolanarak görüşünü tamamen kapatır. Yüzü milliyetçilik ve sembollerle örtülmüş bu adam, bastığı zemini göremediği için üzerinde durduğu yüksek kaideden aşağı, boşluğa doğru adım atmaktadır.
Sanatçı eseri birkaç gün sonra kendi hesabından sahiplendi ve heykelin gecenin bir yarısı nasıl kurulduğunu gösteren bir video paylaştı. Esere verdiği ad tartışmaya yer bırakmıyordu: Blind Patriotism, yani Kör Vatanseverlik.
format_quote"Zafer anıtı, düşmanın silahından dökülmüştür; o faturayı ödeyen ise hiçbir anıtta adı geçmeyendir."
Hasan Bekmezci
Peki kör milliyetçilik tam olarak ne yapar? İnsanın muhakeme yeteneğini alır, yerine aidiyet duygusunu koyar. Bu değiş tokuş çok cazip görünür, çünkü düşünmek zordur, ait olmak ise bedava bir gururdur. Bir insan bir fikri sorgulamayı bırakıp o fikre ait olduğunu söylemeye başladığı anda, artık kendi gözüyle değil, kendisine verilen bayrağın dokusu arasından bakar.
Bu körlüğün üç aşaması vardır ve üçü de tarihte sayısız kez tekrarlanmıştır. Önce karşısındakinin insanlığı sönükleşir; düşman artık bir anne, bir çocuk, bir komşu değil, bir sıfattır. Sonra ahlak ölçüsü ikiye bölünür; aynı fiil bizden biri yaptığında zaruret, ötekisi yaptığında cinayet olur. En sonunda da eleştiri ihanet sayılır ve toplum kendi hatasını görebilecek tek organını, yani kendi içindeki itirazı kesip atar. Bundan sonrası artık bir yürüyüştür ve kimse önündeki uçurumu göremez.
Yirminci yüzyılın bütün felaketleri bu üç aşamadan geçti. Savaşa giden hiçbir kuşak kendini kötü sanmadı; hepsi haklı olduklarına, hatta mazlum olduklarına inandırılmıştı. Bayrakların ardında yürüyenler kendilerini hiçbir zaman kalabalık sanmadı, daima millet sandı. Ve her seferinde faturayı kaideye çıkan değil, kaidenin altından geçen ödedi.
Milliyetçiliğin en sinsi tarafı da şudur: insana hiçbir şey yapmadan büyük bir şey olma duygusu verir. Bir dil öğrenmeden, bir zanaat edinmeden, bir kişiye iyilik etmeden, sadece doğduğu yer sayesinde üstün olduğuna inanan bir adam yaratır. Oysa doğduğu yeri kimse seçmedi. Kimsenin kendi emeğiyle kazanmadığı bir şeyle övünmesi, Blake’in ahmağı gibi, ağaca bakıp ağacı görememektir.
Vatan sevgisi başka bir şeydir ve bununla karıştırılmamalıdır. Bir insanın toprağını sevmesi, komşusunu gözetmesi, dilini güzel kullanması ve öldüğünde arkasında daha iyi bir mahalle bırakmak istemesi fazilettir. Körlük, sevginin kendisinde değil; sevgiyi bir üstünlük belgesine, sonra bir cepheye, en sonunda bir mazerete çevirmesindedir.
format_quote"Milliyetçilik insana hiçbir şey yapmadan büyük bir şey olma duygusu verir."
Hasan Bekmezci
Banksy’nin otuz yılı aşkın işinin omurgası da buradadır. Bristol’ün duvarlarından çıkıp dünyanın en pahalı çağdaş sanatçılarından biri haline gelirken, bir kere bile yüzünü göstermedi ve bir kere bile eserini imzalayıp galeriye teslim etmedi. Kimliğini saklaması bir pazarlama oyunu değil, işin kendisinin bir parçasıdır: eseri sanatçının şöhretine değil, eserin kendi söylediğine bakmaya zorlar.
Kaide, insanlığın icat ettiği en eski iktidar aletidir. Bir insanı ötekilerden iki metre yukarı kaldırır ve bakanların boynunu büker. Banksy bu aleti yıkmaz, aynen bırakır ve üzerine bir düşme sahnesi yerleştirir. Heykelin çarpıcılığı bu yüzdendir: adam kaidenin üzerinde durmuyor, kaideden iniyor ve indiği yerde zemin yok.
Bir gecede kurulup bir hafta içinde kaldırılan bir heykelin, yüz altmış yıldır aynı meydanda duran tunç anıtlardan daha çok konuşulması başlı başına bir cevaptır. Kalıcılık malzemede değil, söylenen sözün doğruluğundadır.
Banksy’nin sokakta bağıran güç sembollerini ve kör milliyetçiliği hicvettiği bu çağda, bağırmadan, gösterişe kaçmadan sadece işini en üst düzeyde yapan bağımsız saatçilik felsefesi sahneye çıkar.
Avusturya’nın Kaernten bölgesinde, Völkermarkt kasabasında Richard ve Maria Habring çiftinin yarattığı Habring² Doppel 38, gösterişçi tüketim kültürüne ve bağıran saat tasarımlarına verilmiş en rafine yanıttır. Markanın büyük bir binası, reklam yüzü, basketbolcusu, yıllık gala gecesi yoktur. İki kişi, bir köy evinde, yılda birkaç yüz saat yapar. Mekanizmalarının birine kazıdıkları yazı markanın bütün manifestosudur: yirmi bir taş, sevgiyle yapıldı.
Sıradan kronograflar kasanın sağ yanında iki büyük butonla kendini ilan eder. Doppel 38’de ise butonlar kasanın yanına değil, üst kenarına yerleştirilmiştir; saat 10 ve saat 2 hizasındaki bu boğa başı (bullhead) düzeni Habring²’nin çift saniye kronograflarına özgü imzadır. Önden bakıldığında, yani saati takan insanın kendi gözüyle baktığı açıdan, kasanın yanından hiçbir şey çıkmıyor. Biri kronografı çalıştırıp durduruyor ve sıfırlıyor, öteki ise ikinci saniye ibresini donduruyor.
Kadrandaki o katıksız sade duruşun arkasında, horolojinin en zorlu komplikasyonlarından biri durur: Doppelchronograph, yani rattrapante, yani çift saniye kronografı. Merkezden iki saniye ibresi çıkar; üstüste durdukları için bakan göz tek ibre görür. Butona bastığınızda biri olduğu yerde donar, öteki yoluna devam eder; ikinci kez bastığınızda donan ibre, sanki hiç durmamış gibi ötekini yakalar. İki koşucuyu aynı anda ölçmek için yapılmış bu düzenek, bir saatin içine konulabilecek en ince ayarlı şeylerden biridir.
Richard Habring bu mekanizmayı dışarıdan satın almadı; otuz yıl önce IWC’de çalışırken bizzat kendisi icat etti. O zamana kadar rattrapante, yalnızca en pahalı saatlerde bulunan bir komplikasyondu. Habring, bunu seri üretim bir kronograf kalibresinin üzerine oturan akıllı bir modülle ulaşılabilir kıldı. Yıllar sonra kendi adıyla çalışmaya başladığında aynı fikri bu kez bütünüyle kendi kalibresinin içine taşıdı.
Kasa otuz sekiz buçuk milimetredir, çerçeveyle birlikte kırk bir milimetreye çıkar ve kristal hariç yüksekliği yalnızca on bir buçuk milimetredir; bir rattrapante için alışılmadık derecede incedir. Üç parçadan kurulu 316L çelik kasanın yanları fırçalanmış, üst yüzeyleri parlatılmıştır. Cam kubbeli safirdir, arka kapak safirdir, su geçirmezlik otuz metredir ve kulakların arasına, altı yönüne, sıra numarası kazınır.
İçinde Habring²’nin kendi A11R_H1 kalibresi atar. Otuz milimetre çapında ve yedi milimetre yüksekliğinde, elle kurulan bu mekanizma saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz titreşimde çalışır ve tam kurulduğunda kırk sekiz saat gider. Yirmi yedi taşı vardır, teğetsel vida ile ince ayar yapılır, amağnetik çarkında Carl Haas firmasının spirali kullanılır ve her mekanizma kronometre kalitesinde ayarlanır. Servis açısından anlamlı parça sayısı doksan sekizdir.
Kadranlar gümüş kaplamalı metaldendir, sayaçlar çukurda ve dairesel işlemelidir, ibreler parlatılıp mavileştirilmiş çeliktendir. Rakamların yazı karakteri bile hazır alınmamış; Londra’da yaşayan Kanadalı tasarımcı Lee Yuen-Rapati tarafından Habring² için çizilmiştir. Saat, fırçalanıp yağlanmış Oregon çamından elde yapılma dört parçalı bir kutuda gelir ve kutunun içinde, bir gün lazım olur diye, yedek parça bölmesi vardır.
format_quote"Kalıcılık malzemede değil, söylenen sözün doğruluğundadır."
Hasan Bekmezci
National Portrait Gallery’deki Sir Henry Unton panosunda doğumu, yaşamı ve ölümü tek bir meşe tahtası üzerinde izlerken hissettiğimiz o fani dünya duygusu; bugün Waterloo Place’teki heykelle sokaklara taşınır. Kaideden düşen o takım elbiseli adam, elindeki bayrağın ve makamının ihtişamıyla körleşmiştir.
Gerçek güç ve nitelik ise bağırmakta veya gösterişli sembollerin arkasına saklanmakta değildir. Yaratıcı’nın insana verdiği ölçü, kimin hangi bayrağı taşıdığı değil; eline geçen kısa ömürde ne yaptığıdır. Bir ömür, iki kişi ve yılda birkaç yüz saat; bunun bir kaideye ihtiyacı yoktur.
Habring² Doppel 38, bileğinizde tek bir gösterişli işaret bile taşımadan zamanı ve saniyeleri bölerken; fani dünyanın şatafatına karşı bağımsız, mütevazı ve derin bir zekanın ne kadar az yer kapladığını hatırlatarak tıkır tıkır işlemeye devam eder.
format_quote"Yaratıcı’nın verdiği ölçü, kimin hangi bayrağı taşıdığı değil; eline geçen kısa ömürde ne yaptığıdır."
Hasan Bekmezci
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: Habring², Doppel 38