Gece başımızı yukarı kaldırdığımızda gördüğümüz o derin masmavi kubbe, kâinatın en eski ve en büyük tuvalidir. Yıldızların parıltısı sadece gökyüzünü süsleyen birer ışık noktası değil; damarlarımızda dolaşan demirden, kemiklerimizdeki kalsiyumdan ve dünyamızı kaplayan kayalardaki silisyumdan müteşekkil bir köken hikâyesidir. Kâinattaki bütün ağır elementler, devasa yıldızların çekirdeğindeki nükleer sentezlerle ve süpernova patlamalarıyla oluşmuştur. Yani insan ve canlılık, doğrudan doğruya göksel yıldız tozlarından dokunmuş birer canlı kadrandır.
Gök kubbedeki bu muazzam düzen, takımyıldızların yörüngeleri, gezegenlerin dönüş hassasiyeti ve derin uzay boşluğundaki kusursuz simetri, insanoğlunu tarih boyunca tefekküre ve bu göksel mekaniği yeryüzünde küçük ölçeklerde yeniden temsil etmeye yöneltmiştir. Yüksek saatçilik dünyasındaki kubbeli masa saatleri, insanın gökyüzündeki bu düzeni ve büyüleyici estetiği mikro boyuta taşıma arzusunun somut bir ifadesidir.
format_quote"İnsan ve canlılık, doğrudan doğruya göksel yıldız tozlarından dokunmuş birer canlı kadrandır."
Hasan Bekmezci
Gökyüzündeki küresel hareketler, Samanyolu’nun puslu parıltısı ve mevsimden mevsime gök kubbede sahne alan takımyıldızlar sıradan birer uzay dekoru veya tesadüfi yıldız kümeleri değildir. Yıldızların ve dört mevsim takımyıldızlarının kusursuz bir ritimle dönmesinde insanoğlu ve bütün ekosistem için hesaplanmış bir murad ve merhamet saklıdır.
Güneş’in yörüngedeki yolculuğu boyunca gökyüzünde beliren takımyıldızlar, yeryüzünde mevsimlerin değişmez işaretçileridir. Kadim medeniyetler gökyüzündeki yıldız gruplarını birbirine hayali çizgilerle bağlamış, onlara hafızada kalıcı simgeler ve derin hikâyeler yüklemişlerdir.
Baharın işaretçisi Büyük Ayı’dır. Kuzey gökyüzünün o şaşmaz kepçe formu yıl boyunca hiç batmaz, ama bahar akşamlarında başımızın tam üstüne yükselir. Kadim anlatıya göre güzelliğiyle göz kamaştıran Kallisto bir ayıya dönüştürülmüş, yıllar sonra avlanan kendi oğlu Arkas ormanda karşısına çıkan bu ayıyı tanıyamayıp okunu doğrulttuğunda, aradaki evlat acısı engellensin diye her ikisi de gökyüzüne alınarak sonsuz birer yıldız takımı hâline getirilmiştir. Toprağın uyandığını, tohumun düşeceğini ve yaşam pınarlarının yeniden fışkıracağını bu takımyıldız bildirir.
Yazın müjdecisi Kuğu’dur. Anlatıya göre Kuğu, arkadaşı nehirde boğulan ve onu aramak için sulara dalıp duran narin bir dostun simgesidir; o sarsılmaz sadakat gök kubbenin tam ortasına bir kuğu şeklinde nakşedilmiştir. Yaz geceleri başınızı kaldırdığınızda, Samanyolu’nun ışıklı nehrinde kanat çırpan Kuğu, doğanın en verimli ve bereketli döneminin gelip çattığını haber verir.
Sonbaharın habercisi Pegasus’tur. Kadim anlatılarda Pegasus, toynaklarını yere vurduğu her yerden ilham pınarları fışkırtan efsanevi kanatlı attır; Bellerophon adındaki kahraman bu ata binip alevler kusan Khimaira canavarını yenmiştir. Gökyüzüne baktığınızda Pegasus’un o devasa Büyük Kare gövdesi sonbahar akşamlarında doğudan yükselir ve hasadın vaktini, gecelerin uzamaya başladığını bildirir.
Kışın muhafızı ise Orion’dur. Gökyüzünün en görkemli ve parlak takımyıldızı olan Orion, belindeki üç parlak yıldızdan oluşan kemeriyle bir dev avcıyı temsil eder: Alnitak, Alnilam ve Mintaka. Anlatıya göre bir akrebin sokması sonucu göğe yükselen Orion, kış geceleri gökyüzünün muhafızı gibi parıldar. Toprağın karla kaplanacağını, tohumun uykuda kalacağını ve kış disiplininin başladığını haber veren göksel fenerdir.
Buradaki murad açıktır. Eğer gökyüzü sabit veya karmaşık olsaydı, insanlık ne zaman ekin ekeceğini, ne zaman hasat yapacağını ve kışa ne zaman hazırlanacağını bilemezdi. Yıldızlar gök kubbede devasa birer mevsim saati ve hikâyelendirilmiş kozmik bir takvim olarak nakşedilmiştir.
format_quote"Yıldızlar gök kubbede devasa birer mevsim saati ve hikâyelendirilmiş kozmik bir takvim olarak nakşedilmiştir."
Hasan Bekmezci
İnsanoğlu pusulanın ve uydu seyrüseferinin icadından binlerce yıl önce, zifiri karanlık okyanuslarda ve izsiz çöllerde yönünü gökyüzünü okuyarak buldu.
Bir denizci açık denizde rotasını çizerken önce Büyük Ayı’nın kabının arkasındaki iki işaretçi yıldızı, Merak ile Dubhe’yi hayali bir çizgiyle takip eder. Bu çizgi yaklaşık beş kat uzatıldığında Polaris’e, yani Kutup Yıldızı’na ulaşır. Polaris, Dünya’nın dönme ekseninin neredeyse tam üzerinde durduğu için gece boyunca yerini bir derecelik bir yay içinde korur ve gerçek kuzeyi gösterir.
Ardından bir açıölçer, yani sekstant yardımıyla Polaris’in ufuk çizgisinden kaç derece yüksekte olduğu ölçülür. Polaris ufuktan otuz altı derece yüksekteyse, gemi otuz altıncı kuzey enlemindedir. Bu kadar basittir ve yüzyıllarca bu kadar yetmiştir. Doğu batı yönünü korumak içinse Orion’un kemeri kullanılır; o üç yıldız gök ekvatorunun üzerinde olduğu için nerede olursanız olun tam doğudan doğar ve tam batıdan batar.
Çölde kum fırtınaları bütün izleri sildiğinde ise bedeviler gökyüzünün tepe noktasına, yani zenite bakarak vahalara ulaşan rotaları çizerlerdi. Yer değişir, iz silinir, tepe noktası kalır.
Gökyüzündeki bu dönüş mekanizması sadece dış dünyayı değil, insan bedeninin içindeki mikroskobik saatleri de yönetir. Buna sirkadiyen ritim denir. Nasıl ki bir saatin içindeki çarklar birbirine temas ederek akrep ve yelkovanı döndürüyorsa, insan hücresinin içindeki moleküler çarklar da gökyüzündeki ışık ritmine bağlı olarak döner.
İnsan hücresinde CLOCK ve BMAL1 adlı protein kompleksleri biyolojik saatin çekirdeğini kurar. Gökyüzü aydınlandığında ve ışık gözün retinasındaki fotoreseptörlere ulaştığında, beyindeki suprakiazmatik çekirdek uyarılır. Bu uyarıyla hücreler gündüz moduna geçer, onarım ve bölünme süreçleri günün saatine göre yeniden sıraya dizilir, vücut ısısı yükselir.
Gökyüzü karardığında ise epifiz bezi melatonin salgılamaya başlar. Melatonin bedene gece geldi, hücrelerini dinlendir emrini veren bir işarettir. Güçlü bir antioksidandır; mitokondri düzeyinde oksidatif stresi düşürdüğü, nöronal DNA’yı koruduğu ve hücresel onarımı desteklediği gösterilmiştir. Koruyucu rolünün hastalıklar karşısındaki sınırları ise hâlâ araştırılmaktadır.
Kronobiyoloji çalışmaları melatoninin karanlıkla birlikte yükselip gecenin ilerleyen saatlerinde zirveye ulaştığını doğrular. Gece vaktinde uykunun bölünüp zihnin tefekkür hâline geçmesi, bu hücresel onarım ve antioksidan zirvesi ile zihinsel berraklığın kesiştiği zaman dilimine denk düşer. Bedene biyolojik bir dinlenme, zihne derin bir açıklık kazandırır.
Kâinat kitabını okumanın ve gece vaktinde derin idrakle tefekkür etmenin kıymeti, kutsal metinlerin ortak vurgusudur.
Peygamber Muhammed’den aktarılan bir sözde, bir saatlik tefekkürün bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlı olduğu bildirilir. Kur’an-ı Kerim, göklerin ve yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için işaretler bulunduğunu söyler ve onları ayakta, otururken ve yanları üzerineyken bu yaratılış üzerine düşünen insanlar olarak tarif eder. Mezmurlar, göklerin kendilerini yapanın görkemini ilan ettiğini, günün güne ve gecenin geceye haber ilettiğini anlatır. Tevrat ise İshak’ın akşamüzeri kıra tefekküre çıktığını, başını kaldırıp baktığını kaydeder.
Geceleyin gök kubbenin altında tefekkür etmek, hücrelerin kendi onarım saatine girmesiyle ruhun bu düşünceye açılmasının aynı saatte buluşmasıdır. İnsan hücresi, kâinatın o devasa saatine bağlı senkronize çalışan minyatür bir kadrana dönüşür.
Bu göksel derinliğin yüksek saatçilikteki en somut tezahürü, Patek Philippe’in nadir el sanatları koleksiyonundaki Ref. 20206M-001 Göksel Küre modelidir. Markanın kendi kataloğunda tek adet olarak, üç yüz yedi bin altı yüz avroya kayıtlıdır ve iki yüz on üç buçuk milimetre yüksekliğindedir.
Markanın tarifiyle eser, yılın farklı zamanlarında gökyüzünde görünen takımyıldızlar aracılığıyla dört mevsimi, yanı sıra güneş sistemini tasvir eder. Kubbenin üzerinde Kuğu ile Kartal, yani Cygnus ile Aquila durur, az ötede Lyra. Silindirin çevresinde ise Pegasus, Aslan, Büyük Ayı, Akrep, Boğa, Büyük Köpek, Centaurus, Carina ve Tucana adları okunur. Yani gökyüzünün hem kuzeyi hem güneyi aynı eserin üzerindedir; baharı bildiren Büyük Ayı ile kışın yıldızları, yaz göğünün Kuğu’su ile sonbaharın Pegasus’u aynı eserin üzerinde yan yana durur.
Gök cisimlerinin yörünge konturlarını ve takımyıldızların figürlerini kavisli emaye yüzeye nakşetmek için yaklaşık yedi virgül yirmi altı metre uzunluğunda ve on sekiz virgül altmış altı gram ağırlığında altın tel, cımbızla bükülerek yerleştirilmiştir. Her bir altın çizgi, gökyüzündeki hayali yörünge hatlarının kubbe üzerindeki karşılığıdır.
Gece gökyüzündeki Samanyolu’nun o puslu ve derin yansımalarını elde edebilmek için ustalar on farklı renkte şeffaf ve opak emaye harmanlamıştır. Gece göğünün ve astronomik ayrıntıların en ince detayları ise üç renk minyatür resimle, mikroskop altında mikro fırçalarla işlenmiştir.
Rölyefik ve heykelsi figürleri oluşturan teknik ise kadim grisaille minesidir, yani Limoges beyazı. Koyu emaye zemin üzerine kat kat sürülen bu beyaz emaye, ışık ve gölge oyunlarıyla üç boyutlu monokrom bir kabartma etkisi yaratır. Takımyıldız figürleri adeta yüzeyden dışarı taşar.
Bir de gümüş yapraklar vardır. Paillonné denilen teknikle, saydam emaye katmanlarının altına ince gümüş yapraklar gömülmüştür. Işık vurduğunda şeffaf emayenin altından parıldayan bu yapraklar, mevsimlerin ve yıldızların simgelerini aydınlatır ve gece gökyüzündeki gerçek parıltıyı taklit eder.
Bütün bunları taşıyan her bir kavisli emaye plaka, yaklaşık yedi yüz yetmiş derecelik fırında tam on dört kez pişirilmiştir. On dört kez fırına giren kavisli bir plakta tek bir çatlak veya renk kayması bütün eserin yok olması demektir.
Eserin dört mevsim iddiasını sözde bırakmayan bir ayrıntısı da şudur: silindirin üzerine, takımyıldızların tam ortasına, altından birer mevsim madalyonu yerleştirilmiştir. Kar tanesi kışın işaretidir ve çevresinde Boğa, Akrep, Büyük Köpek ve Büyük Ayı durur. Akçaağaç yaprağı sonbaharın işaretidir; iki yanında Carina’nın aslan başlı pruvası ile mızrağını kaldırmış Centaurus vardır. Her madalyondan dışarı altın ışınlar yayılır ve bu ışınlar takımyıldızların adlarına kadar uzanır.
Yani eser gökyüzünün yalnızca bir haritası değil, yılın da bir haritasıdır. Kubbenin tepesine çıkıp oradan aşağı inerken mevsimlerin içinden geçersiniz.
Saatin merkezinde açık mavi lak üzerine kurulmuş bir saat halkası yer alır. Üzerindeki Romen rakamları ve yaprak biçimli ibreler altın kaplamadır. Halkanın içindeki oval zemin elle giyoşelenmiştir, deseni güneş ışınlarından esinlenmiştir ve cloisonné mineyle kakılmıştır. Üzerinden altın bir yörünge şeridi geçer; ibrelerin tam birleştiği yerde ise ışınlar saçan küçük bir güneş durur.
Yani kubbenin üzerinde gecenin haritası varken, kadranın ortasında gündüzün kaynağı durur. Saate bakan göz, önce güneşi, sonra çevresindeki saatleri, sonra da arkasındaki gece gökyüzünü görür.
İçeride 17 ligne PEND kalibresi çalışır; mekaniktir ve kurmasını bir elektrik motoru yapar. Hareketin kendisi otuz sekiz virgül altmış beş milimetre çapında ve üç virgül yedi milimetre kalınlığındadır.
Patek Philippe ustası on sekiz gram altın teli bükerek, on dört kez yedi yüz yetmiş derecelik fırında pişirerek ve saydam emayenin altına gümüş yapraklar gömerek gökyüzünün mikro bir maketini yapmaya çalışır. Aylar sürer, ve tek bir çatlak her şeyi bitirir.
Oysa o maketin aslını kuran, hiçbir fırına ve tele ihtiyaç duymadan trilyonlarca yıldızı uzay boşluğuna asmış, insanlık yolunu kaybetmesin diye takımyıldızları gök kubbede şaşmaz birer fener kılmış, aynı dönüşü insan hücresinin içine de bir ritim olarak yerleştirmiştir. Usta gökyüzünün resmini yapar; asıl olan gökyüzünün kendisi zaten dönmektedir.
Bu esere baktığımızda ve başımızı kaldırıp gerçek gök kubbeye göz gezdirdiğimizde şu aklımızı aydınlatmalıdır: sanat, bir masa saatinin kubbesine on dört kez fırınlanarak çizilmiş emaye yıldız haritası değil; o haritaya ilham veren, dört mevsimi düzenleyen, okyanusta rotamızı çizen ve gece tefekküründe hücrelerimize dinlenme emrini fısıldayan kâinatın kendisidir.
Patek Philippe’in Göksel Küre saatindeki gümüş yapraklar ve altın hatlar nasıl usta bir mine sanatçısı olmadan var olamıyorsa; gökyüzünü takımyıldızlarla donatan, mevsimleri çeviren ve insan kalbine bu estetik anlayışı veren Sonsuz Sanatçı da O’dur.
Zamanı ölçen aletler ne kadar muazzam olursa olsun, sadece yaratılmış zamanın kuludur. Asıl alkış ve asıl tefekkür; gökleri bir tavan gibi yükselten, yıldızları birer fener gibi yakan ve zamanı yaratan Yüce Sanatkâr’a aittir.
format_quote"Sanat, kubbeye on dört kez fırınlanarak çizilmiş yıldız haritası değil; o haritaya ilham veren kâinatın kendisidir."
Hasan Bekmezci
Saat, üreticisinin kendi sitesinde: Patek Philippe, Ref. 20206M-001 Celestial Globe