İnsanlık tarihi boyunca zihni ve vicdanı en çok zorlayan, varoluşun en temel iki hakikati arasında sıkışıp kalan soru şudur: insan eylemlerinde ne kadar özgürdür?
Bir yanda her şeyi kuşatan, sonsuz ve mutlak olan ilahi kudret, ya da onun yerine konan kozmik determinizm; diğer yanda insanın iç dünyasında hissettiği sorumluluk, vicdan azabı ve tercih yapma yetisi. İnsanın bu iki hakikat arasındaki dengeyi kurma çabası, düşünce tarihinin en hararetli tartışmalarına zemin hazırlamıştır. Toplumsal huzur, eylemlerimizin sonuçları ve en fazla faydayı sağlama sorumluluğu doğrudan bu tercihlerimizin ahlaki değerine dayanır.
Bu çetrefilli ve çelik halat gibi gergin konuyu kavramak için, kapıyı birkaç basit sahneyle aralayalım.
Devasa bir gökdelendesiniz. Asansör motoru tonlarca ağırlığı ve kabini metrelerce yukarı taşıyacak kadar büyük bir mekanik ve elektriksel güce sahip. Siz ise sadece parmağınızı uzatıp beşinci kat düğmesine basıyorsunuz. Parmağınızın o hareketi, tek başına asansörü kıpırdatmaya gücü yetmeyen küçük bir yönelimdir. Asansörü yukarı çıkaran sizin parmağınızın gücü değil, arkadaki dev motordur. Ama binanın mimarı sistemi öyle kurmuştur ki, motor ne kadar güçlü olursa olsun siz düğmeye basıp meyil etmedikçe hareket etmez. Devasa netice, sizin küçük bir yönelip basma hareketinize şart kılınmıştır.
Peki sorumluluk nerededir? Eğer siz tehlikeli bölgenin düğmesine basarsanız ve asansör sizi oraya götürürse, ben ne yaptım ki, beni oraya taşıyan ben değildim, arkadaki devasa motordu, ben sadece küçük bir tetiğe dokundum diyemezsiniz. Güç motorda olsa da, zararlı bir yönü belirleyen tercih ve sorumluluk tamamen sizdedir.
format_quote"Güç motorda olsa da, zararlı bir yönü belirleyen tercih ve sorumluluk tamamen sizdedir."
Hasan Bekmezci
Bir ovanın tepesinde devasa bir su barajı var. Barajın arkasında milyonlarca ton su birikmiş. Siz ise ovada duran küçük bir vanayı çeviren çiftçisiniz. Kolu çevirme isteğiniz ve hamleniz küçücük bir kas hareketi, bir niyet ve bir tercihtir. O koskoca ovayı sulayan veya yıkan güç ise sizin kol kasınız değil, tonlarca suyun kendi fiziksel gücüdür.
Ayar insanın elindedir. Vana çarkını kıvamında çevirirseniz tarla tam ihtiyacı kadar sulanır, yeşerir ve ovaya hayat verir. Fakat kolu fazla çevirir, sınırı aşarsanız arkadaki devasa su kütlesi kontrolsüzce akar ve bütün vadiyi sel basar. Suyu yaratan ve o muazzam güce sahip olan siz değilsiniz; ama vananın ayarını tutturup hayra ya da felakete sebep olan sizin meyilinizdir.
Şimdi sokağa çıkalım. Trajik bir kaza yaşanıyor: bir sürücü, kırmızı ışıkta durması gerekirken gaza basıp geçiyor ve o sırada yaya geçidinden geçen birine çarparak ölümüne sebep oluyor. Bu olay zihinlerde şu sarsıcı soruyu doğurur: sürücü kırmızı ışıkta dursaydı, o yaya yine ölecek miydi yoksa yaşayacak mıydı? Sürücü bu eylemiyle yayanın ömrünü kısaltmış mı oldu, yoksa her hâlükârda ecel değişmez miydi?
Bu soru, insanın sorumluluğu ile ilahi takdirin kesiştiği en bıçak sırtı noktadır.
Bağdat’ın ilim kokan o tarihi salonunda, masanın üzerinde bütün ihtişamıyla duran Breguet Classique Hora Mundi saatinin etrafında bu kez yalnızca kelâmcılar değil, Batı felsefesinin devleri, fiziğin kuramcıları ve nörobilimin öncüleri de yerini alıyor.
Dört kelâm ekolünün yanı sıra Baruch Spinoza, Immanuel Kant, Jean-Paul Sartre, Benjamin Libet ve Werner Heisenberg, o kırmızı ışıkta geçen araba ile insanın özgürlüğü meselesini tartışıyor.
Mecliste ilk sözü Cebriyye ekolünün temsilcisi alır. Dostlar, der, insan rüzgârın önünde savrulan bir yapraktır. Sürücünün gaza basması da, yayanın oradan geçmesi de tamamen ilahi zorunluluktur. Sürücü kırmızı ışıkta dursaydı bile o yaya ne olursa olsun ölecekti. Ecel tektir, gecikmez. Sürücü masum bir figürandır.
Yanındaki Baruch Spinoza bu sözleri felsefi determinizmle destekler. Cebriyye dostuma katılıyorum, der. Evren tek bir cevherdir ve her şey katı bir nedensellik zinciriyle bağlıdır. Havaya atılan bir taş bilince sahip olsaydı, kendi isteğiyle uçtuğunu ve kendi isteğiyle düştüğünü sanırdı; Spinoza’nın bir mektubunda verdiği örnek tam da budur. Sürücü de kendi iradesiyle gaza bastığını sanıyor; ama o, evrenin ezelî doğa yasalarının bir kuklasıdır. Araba dursaydı bile evrensel nedensellik o yayanın sonunu başka bir yolla mutlaka getirecekti.
Bu katı determinizme karşı Mu’tezile ekolü hiddetle itiraz eder. Hayırsız bir safsata, der. Yaratıcı adildir. Sürücü kırmızı ışıkta dursaydı o yaya ölmeyecek, yaşamaya devam edecekti. Sürücü özgür iradesiyle eceli öne çekmiş, ölümü bizzat yaratmıştır. O bir katildir.
Varoluşçuluğun babası Jean-Paul Sartre onu destekler. Kelâmcı dostum haklı, der. İnsanda varoluş özden önce gelir. İnsan özgürlüğe mahkûmdur. Hiçbir kader, hiçbir doğa yasası ya da yazgı insanın sorumluluğunu üzerinden alamaz. Sürücü kaderimdi diyerek kendisini kandıramaz; buna kötü niyet denir. Sürücü kırmızı ışıkta gaza basarak o cinayeti ve kendi özünü tamamen kendisi seçmiştir. Dursaydı yaya kesinlikle yaşayacaktı.
Masanın modern bilim kanadından söze nörobiyolog Benjamin Libet dahil olur. Beyin araştırmalarıma bakın, der. Deneylerimde EEG ile gördüm ki, bir insan düğmeye basmadan yaklaşık beş yüz elli milisaniye önce beyindeki motor kortekste hazır olma potansiyeli oluşuyor; oysa denekler basma isteğini ancak hareketten iki yüz milisaniye kadar önce fark ettiklerini bildiriyor. Yani bilinçaltı mekanizma, bilinçli ben gaza basıyorum hissinden aşağı yukarı üç yüz elli milisaniye önce hazırlığa başlamış oluyor.
Katı materyalistler bunu iradesizlik sandı, diye devam eder Libet. Oysa atladıkları bir şey var. Beyin elektrik sinyalini başlatsa bile, eylemin gerçekleşmesine son yüz ila iki yüz milisaniye kala bilinç devreye girip o eylemi durdurabiliyor. Biz buna nörobilimde serbest engel olma, yani veto hakkı diyoruz. Beyin gaza basma eğilimini başlatsa bile, insanın bilinci dur, kırmızı ışık yanıyor diyerek fren yapma gücüne sahiptir. Bu yüzden sürücü gaza basmayı engelleyebilirdi; biyolojik ve hukuki olarak tam manasıyla sorumludur.
Ardından kuantum fiziğinin öncüsü Werner Heisenberg söz alır. Spinoza ve klasik fizik yanılıyor, der. Laplace’ın evrendeki her şeyi önceden bilen cini öldü. Atom altı dünyada belirsizlik ilkesi geçerlidir. Doğa katı bir bilardo masası gibi işlemez; olasılık dalgaları vardır. Siz ölçüm yapana kadar parçacık bir ihtimaller kümesidir.
Ama buradan insana hemen bir özgürlük çıkarmayın, diye ekler Heisenberg. Belirsizlik ilkesi kilidi açar, kapıyı değil. Rastgele düşen bir zar da özgür değildir. Benim söylediğim sadece şudur: dursaydı kesin ölecekti demek, fiziğin verebileceği bir cevap değildir. Sistem kilitli tek bir gelecek değildir. Özgürlüğün kendisi ise fiziğin değil, ahlakın ve kelâmın konusudur.
Bütün bu felsefi ve bilimsel kasırganın ardından Eş’ariyye ekolü söz alır. Spinoza ve Sartre aşırılıklara kaçıyor, der. Sürücü kırmızı ışıkta dursaydı yayanın yaşayıp yaşamayacağı bizim için meçhuldür, bilemeyiz. Gaybı ancak Allah bilir. Sürücü ölümü baştan sona yaratmamıştır ama kötü eyleme meyil ettiği için sorumludur. Bizim açımızdan insanın irade gücü bile eylem anında yaratılan bir tecellidir.
Immanuel Kant ona katılır. Saf akıl, yani fiziksel dünya, deterministtir; Libet’in dediği gibi nedensellik işler. Fakat pratik akıl, yani ahlak dünyası, özgürlüğü şart koşar. İnsan ahlaki bir varlıksa ödev bilincine sahip olmalıdır. Yapmalısın, o hâlde yapabilirsin. Sürücü kırmızı ışıkta durmakla yükümlüydü. Dursaydı yayanın ne olacağı numen âlemine aittir ve bizce meçhuldür; fakat sürücü ahlaki ödevini çiğnediği için tam bir sorumluluk altındadır.
Son sözü Mâtürîdiyye ekolü alır. Dostlarım, der, doğunun ve batının bilgeleri meclisimizi aydınlattı. Eş’arî ekolüyle meçhuldür cevabında birleşsek de, bunun arkasındaki hikmet ve insan iradesi konusunda ayrılırız. Eş’arî ekolü iradeyi eylem anına sıkıştırırken, biz deriz ki insanda eylemden önce de var olan müstakil bir kısmî irade vardır. Ayrıca akıl, hiçbir din veya kanun olmasa bile bir cana kıymanın kötü bir eylem olduğunu özü itibarıyla kavrayabilir.
Gelin hakikati mimar ve saray anahtarı sahnesiyle mühürleyelim. Devasa sarayı inşa eden ve fizik kanunlarını kuran Mimar’dır. İnsana verilen kısmî irade ise cebindeki küçük bir anahtardır. Anahtar tek başına saray yıkamaz ya da otomobil fiziğini baştan yazamaz. Ancak Mimar kuralı şöyle koymuştur: felaket veya selamet kapısının açılması, o küçük anahtarın çevrilmesine bağlıdır.
Sürücü gaza basmadan önce de cebinde fren ve gaz anahtarlarına sahipti. O, cebindeki anahtarı toplumsal yıkım kapısını açmak için kullanmıştır. Ecel tektir, öne çekilmez. Dursaydı ne olacağı bizim için meçhuldür; ama sürücü kendi özgür iradesiyle ahlaki ve hukuki kuralı çiğnediği için bütün mesuliyet ona aittir. İşte akıl, nakil, bilim ve vicdanı buluşturan denge yolu budur.
format_quote"Suyu yaratan ve o muazzam güce sahip olan siz değilsiniz; ama vananın ayarını tutturup hayra ya da felakete sebep olan sizin meyilinizdir."
Hasan Bekmezci
Her iki ekol de kırmızı ışık kazası karşısında gelecek bizim için meçhuldür noktasında birleşse de, arkasındaki felsefe ve aklın rolü bakımından keskin bir çizgiyle ayrılırlar.
Birinci ayrım iradenin zamanı ve varlığıdır. Eş’arî ekolüne göre insanın gücü ve iradesi, eylemin tam gerçekleştiği anda yaratılır; eylemden önce bağımsız, hazır bekleyen bir irade gücü yoktur. Sürücü gaza bastığı salisede o tercih gücü yaratılmıştır. Mâtürîdiyye ekolüne göre ise insanda eylemden önce de var olan müstakil bir seçme potansiyeli vardır; sürücü gaza basmadan önce de fren ile gaz arasında seçim yapma yetkisine sahipti ve eylem, onun bu hazır tercihine göre yaratılmıştır.
Bunu bir direksiyonda görebilirsiniz. Eş’arî açısından, yolda giderken sağa dönme eylemini seçtiğiniz saniyede o dönme gücü yaratılır; dönmeden bir saniye önce elinizde bağımsız bir dönme gücü yoktur. Mâtürîdî açısından ise direksiyon zaten elinizde hazır beklemektedir: siz bağımsız iradenizle direksiyonu kırarsınız, arkadaki devasa motor ise arabayı götürür.
İkinci ayrım aklın iyiyi ve kötüyü kendi başına bulup bulamayacağıdır. Eş’arî ekolüne göre kırmızı ışıkta geçip birine çarpmak, yasaklandığı için kötüdür; vahiy ve kanun olmasaydı akıl kendi başına bunun kesin kötü olduğunu ilan edemezdi. Mâtürîdiyye ekolüne göre ise bir insanın hayatını tehlikeye atmak özü itibarıyla zaten kötüdür; hiçbir din veya kanun olmasa bile insan aklı bunu kendi kavrayışıyla bulabilir, din ve kanun o hakikati tescil eder.
Bunu da bir yemek üzerinden düşünebilirsiniz. Eş’arî açısından bir yemek, otorite lezzetlidir dediği için lezzetlidir; otorite kötüdür derse kötüdür. Mâtürîdî açısından ise yemeğin kendi özünde bir lezzet veya bir zehir zaten mevcuttur; dili ve damağı olan herkes, otorite henüz konuşmadan da onun lezzetli mi zehirli mi olduğunu anlayabilir.
Meclisteki âlimler, insanın sorumluluğunu ve aklını en güçlü şekilde savunarak toplumsal faydaya ve adalete hizmet eden en dengeli çizginin Mâtürîdiyye çizgisi olduğunda ittifak ederler.
Kelâmcıların, filozofların ve bilim insanlarının tartıştığı o ilke, yani sonsuz bir kudretin küçük bir yönelimle birleşmesi, masada duran Breguet Classique Hora Mundi 5719 modelinde somutlaşır.
Bu saat, içinde barındırdığı mekanik güç ile kullanıcısının tek bir mikro dokunuşu arasındaki ilişki bakımından, meyil ve kudret dengesinin horolojik bir tezahürüdür. Normal dünya saatlerinde şehir değiştirmek için kurma kolunu uzun uzun çevirmeniz gerekir. Oysa Hora Mundi’de saat sekiz yönündeki puşöre basmak, tıpkı sarayın anahtarını çevirmeye benzer. Parmağın uyguladığı o küçük meyil, saatin içindeki hafızayı tetikler.
Kullanıcının küçük dokunuşu saati kendi kendine yürütmez; devreye giren, kalibre 77F1’in zembereğinde zaten birikmiş olan enerjidir. O enerji sayesinde akrep, yelkovan, tarih ve gece gündüz göstergesi aynı anda ve saliseler içinde ikinci şehrin zamanına atlar, saat hiç durmadan. Breguet bu düzeneği, zaman diliminin hafızası olan ve anında değişen ilk mekanik saat diye tanımlar.
Kalibre 77F1 otomatiktir, üç yüz seksen dört parçadan kurulur, elli beş saat yürür ve saniyede dört salınım yapar. Altı milimetre kalınlığında ve otuz altı milimetre genişliğindedir; balansı Breguet’nin kendi balansı, balans yayı ise düz silisyumdandır.
Yirmi dört şehrin adı ve bir ile otuz bir arasındaki tarih halkası kadranın altında, hareketin kendi üzerinde durur. Vallée de Joux, o şehirler arasında kırmızıyla yazılmıştır. Kullanıcı önceden iki şehir seçer; puşöre her basışta saat bu ikisi arasında gidip gelir ve tarih de kendiliğinden ona uyar.
Kasa platindir, kırk altı milimetre çapında ve on beş virgül bir milimetre kalınlığındadır; kulaklar arası yirmi üç milimetre, su geçirmezliği üç bardır. Kurma kolu vidasızdır, arka kapak safirdir, kayış timsah derisi ve toka platindir.
Kadranın zemini mavi lak vernistir, kumlanarak matlaştırılmıştır ve üzerine denizin dalgaları hakkedilmiştir. Kıtalar pırlantayla döşenmiştir. Üç yönündeki diskte bir yanda hakkedilmiş bir güneş yüzü, öbür yanda gece göğü döner ve üzerinde Breguet’nin kendi numarası okunur.
Taşlara gelince: kasada yüz altmış altı baget pırlanta, tokada kırk altı yuvarlak pırlanta vardır. Kadranda ise yetmiş altı baget pırlanta, yüz on bir yuvarlak pırlanta ve seksen üç baget safir durur. Saat halkası, çerçeve, kasa kenarı ve kulaklardaki taşların toplamı on yedi karatı aşar. Markanın bu modelde saydığı el sanatları ise guilloché, anglaj, perlaj ve cilalamadır.
Saat üç ayrı yapılır ve her biri kendi yarım küresini taşır. Amerika modelinde kadranda Amerika kıtası ve altta New York ile Chicago yazar. Avrupa ve Afrika modelinde Avrupa ile Afrika, Asya ve Okyanusya modelinde ise Asya ile Okyanusya işlenir, altlarındaki şehirler de değişir.
Yani alıcı, saati almadan önce dünyanın hangi yarısında yaşadığına karar verir. Kadranda görünen kıta, o kişinin kendi tercihidir; saatin kendi tercihi değildir.
Doğunun Kadim Üstadı’nın, bu düğüm çözülünce meselenin de çözüleceğini söylediği ve insanlık tarihinin büyük zihinlerinin aradığı hakikat şudur.
İnsan her şeyi ben yaptım diyemez; çünkü kırmızı ışıkta gaza basmakla bir hayatın sona ermesi arasındaki devasa fiziği, nörolojiyi ve ölümü insan yaratmaz. Spinoza ve Libet’in gördüğü nedensellik ağı gerçektir.
İnsan benim suçum yok, kader yarattı da diyemez; çünkü Yaratıcı, o devasa eylemi ve sonucu, insanın ayağını gaza götürme tercihine bağlamıştır. Kant ve Sartre’ın savunduğu ahlaki sorumluluk kaçınılmazdır.
İnsanın iradesi, tıpkı bir kilit anahtarı gibidir. Anahtarın kendisi kapıyı kıracak güçte değildir; ancak koca sarayın kapısını açma yetkisi ve sorumluluğu o küçücük anahtara verilmiştir.
Breguet Hora Mundi’nin kadranına bakan bir saat sever; parmağının küçük bir dokunuşuyla koskoca zaman dilimlerini atlatan o mekanik deha karşısında, kendi kısmî iradesinin kâinattaki ve toplumdaki o sarsılmaz ve ince sorumluluğunu yeniden hatırlar.
format_quote"Anahtarın kendisi kapıyı kıracak güçte değildir; ancak koca sarayın kapısını açma yetkisi o küçücük anahtara verilmiştir."
Hasan Bekmezci
Saat, üreticisinin kendi sitesinde: Breguet, Classique Hora Mundi 5719, Ref. 5719PT/US/9ZV DD0D