Marka ara

Kader, Nedensellik Zinciri ve Kazanın Mimarisi: Paris Kazasının Düşünce Meclisinde Tahlili ve Hajime Asaoka Chronograph

Unutulan bir palto, içilen bir kahve, kurulmayan bir çalar saat ve kopan bir ayakkabı bağı. Hiçbiri suç değil; hepsi bir araya gelince bir bale kariyeri bitiyor.

Hasan Bekmezci · · 9 min read
Hajime Asaoka

Hajime Asaoka

translate Şu dillerde de mevcut English → · Français →

David Fincher’ın Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi filminde, Daisy’nin Paris’te geçirdiği ve bale kariyerini bir anda bitiren o trajik taksi kazası, sinema tarihinin en mükemmel nedensellik ve kader görselleştirmelerinden biridir. Benjamin dış ses olarak sahneyi şöyle sunar: bazen, hiç bilmeden, birbirimizle çarpışma rotasındayızdır; ister tesadüfen olsun ister bir tasarımla, bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur.

Sahnede, o gün Paris’in farklı köşelerinde yaşanan ve birbiriyle hiçbir alakası olmayan mikro insani eylemler ve aksaklıklar, adeta devasa bir saatin görünmez dişlileri gibi adım adım bir araya gelir. Yıl bin dokuz yüz elli dört. Parisli bir kadın alışverişe çıkacaktır, ancak paltosunu unuttuğu için geri döner; döndüğünde telefon çalar ve birkaç dakika konuşur. Bir taksi şoförü, bir yolcuyu bıraktıktan sonra bir fincan kahve içmek için duraklamıştır. Taksi, caddeden geçen bir adam için durmak zorunda kalır; o adam, çalar saatini kurmayı unuttuğu için işe her zamankinden beş dakika geç çıkmıştır. Kadın bir dükkânda hediyesini bekler, ama paket henüz sarılmamıştır; çünkü onu saracak olan kız bir gece önce sevgilisinden ayrılmış ve unutmuştur. Paket sarıldığında taksinin önünü bir teslimat kamyonu keser. Kamyon çekilip taksi yeniden yola koyulduğunda, Daisy en son giyinen kişi olarak, ayakkabı bağı kopan bir arkadaşını beklemektedir. Taksi bir trafik ışığında beklerken, Daisy ve arkadaşı tiyatronun arka kapısından çıkarlar. Şoförün dikkati bir an dağılır.

Ve Benjamin o muhakemeyi kurar: eğer o kadın paltosunu unutmasaydı, taksi şoförü kahvesini alıp hemen yola çıksaydı, o paket zamanında sarılsaydı ya da adamın çalar saati kurulmuş olsaydı, taksi çoktan geçip gitmiş olacak, Daisy o yoldan karşıya geçecek ve bacağı kırılmayacaktı.

Bu sahne, ilk bakışta insan zihnine gizli bir el herkese rol vermiş ve kaçınılmaz bir kader tecelli etmiş hissi verse de, her bir bireyin kendi dünyasındaki mikro hamlesi incelendiğinde düşünce tarihinin en çetin sorusunu doğurur: o insanlar bu hataları kendi özgür iradeleriyle mi yaptı, yoksa o kaza kaçınılmaz bir yazgı mıydı?

Dikkat edilmesi gereken bir fark var. Kırmızı ışıkta geçen bir sürücüde tek bir kişinin çiğnediği tek bir kural vardır; sorumluluğun nerede durduğunu göstermek kolaydır. Paris’te ise kimse bir kural çiğnememiştir. Palto unutmak suç değildir. Kahve içmek, telefona bakmak, bir ayakkabı bağının kopması da değildir. Her biri tek başına masum olan bir dizi küçük hamle, hiçbirinin niyet etmediği bir neticede kesişir. Mesele bu yüzden daha çetindir: suçun değil, zincirin kendisinin tahlili gerekir.

format_quote

"O insanlar bu hataları kendi özgür iradeleriyle mi yaptı, yoksa o kaza kaçınılmaz bir yazgı mıydı?"

Hasan Bekmezci

Doğunun ve Batının büyük düşünce salonunda kelâm ekolleri, felsefenin devleri, kuantum fizikçileri ve nörobilimciler toplanmış, masanın ortasına yerleştirilen o Paris sahnesini adım adım tahlil ediyorlar.

Mecliste ilk sözü Cebriyye ekolü alır. Gördünüz mü, der. Adamın saati kurulmadı, kadın paltoyu unuttu, şoför kahveye durdu. Kimsenin suçu veya bağımsız bir gücü yoktur. O insanlar paltolarını unutmaya mecburdu. Kadın paltoyu unutmasaydı bile başka bir aksaklık çıkacak ve o bacak ne olursa olsun kırılacaktı. İnsan rüzgârdaki yapraktır.

Baruch Spinoza ona katılır. Evren tek bir zorunlu nedensellik zinciridir. Havaya atılan bir taş bilince sahip olsaydı, kendi isteğiyle uçtuğunu ve kendi isteğiyle düştüğünü sanırdı; Spinoza’nın bir mektubunda verdiği örnek tam da budur. Taksi şoförü kendi isteğiyle kahve molası verdiğini sandı; oysa ezelî doğa yasalarının bir halkasıydı. Bacak o saniyede kırılmasaydı, nedensellik zinciri aynı sonucu başka bir yoldan yine doğuracaktı.

Bu pasifliğe Mu’tezile ekolü hiddetle itiraz eder. Asla, der. Yaratıcı adildir. O insanlar kendi dikkatsizliklerini ve özgür tercihlerini yapmasalardı, o bacak kırılmayacaktı. Taksi şoförü o kahveyi içmeseydi, kadın eve dönmeseydi Daisy yoluna devam edecek ve bacağı kesinlikle kırılmayacaktı. O dikkatsiz insanlar kendi özgür seçimleriyle bu felaketi yaratmıştır.

Varoluşçuluğun babası Jean-Paul Sartre onu destekler. İnsanda varoluş özden önce gelir, der. İnsan özgürlüğe mahkûmdur. Şoför de, tezgâhtar da, paltoyu unutan kadın da özgürce seçim yaptı. Hiç kimse kaderdi diyerek sorumluluktan kaçamaz; buna kötü niyet denir. Şoför kahve içmeyebilirdi, tezgâhtar paketi hızlı sarabilirdi. Öyle yapsalardı Daisy’nin hayatı bambaşka akacaktı.

Masanın bilim kanadından nörobiyolog Benjamin Libet söze girer. Sahnede paltoyu unutan kadının veya taksi şoförünün beynine bakın, der. Beyin dalgalarını ölçseydik, şoför kahve alayım bilincine varmadan yaklaşık beş yüz elli milisaniye önce motor kortekste hazır olma potansiyelinin oluştuğunu görürdük; oysa insan basma isteğini ancak hareketten iki yüz milisaniye kadar önce fark eder. Arada aşağı yukarı üç yüz elli milisaniyelik bir boşluk vardır.

Ancak unutmayın, diye ekler Libet. Beyin eğilimi başlatsa bile, eylemin gerçekleşmesine son yüz ila iki yüz milisaniye kala bilinç devreye girip o eylemi durdurma gücüne sahiptir. Biz buna serbest engel olma, yani veto hakkı diyoruz. Şoför kahve almaktan vazgeçebilirdi; bu yüzden aksaklığın ahlaki sorumluluğu insandadır.

Ardından kuantum fiziğinin öncüsü Werner Heisenberg söz alır. Spinoza ve Cebriyye yanılıyor, der. Evren katı bir çark değildir. Atom altı dünyada belirsizlik ilkesi geçerlidir. Paris caddesindeki o an tek bir geleceğe kilitlenmiş değildi; orada bir olasılıklar kümesi vardı.

Ama buradan insana hemen bir özgürlük çıkarmayın, diye ekler Heisenberg. Belirsizlik ilkesi kilidi açar, kapıyı değil. Rastgele düşen bir zar da özgür değildir. Benim söylediğim yalnızca şudur: kahve içilmeseydi de yine kırılacaktı demek, fiziğin verebileceği bir cevap değildir. Özgürlüğün kendisi ise fiziğin değil, ahlakın ve kelâmın konusudur.

Son olarak söz alan ekoller, sahnedeki insan sorumluluğu ile ilahi takdir arasındaki ilişkiyi nihai noktaya taşır.

Eş’ariyye ekolü şöyle der: Mu’tezile kırılmayacaktı diyerek gaybı bildiğini iddia ediyor; Cebriyye ne olursa olsun kırılacaktı diyerek insanların hatalarını aklıyor. Doğru cevap şudur: kahve içilmeseydi veya palto unutulmasaydı ne olacağı bizim için meçhuldür, bilemeyiz. Bize düşen, insanların kendi meyil ve dikkatsizliklerinden sorumlu olduklarını bilmektir.

Immanuel Kant onu doğrular. Fiziksel dünyada nedensellik işler, der; ancak ahlak dünyasında özgürlük ve ödev esastır. Taksi şoförü de tezgâhtar da dikkatli olmakla yükümlüydü. Sonucun ne olacağı numen âlemine aittir, ama insan ödevini çiğnediği için sorumludur.

Mâtürîdiyye ekolü düğümü çözer. Dostlarım, der, o insanların her biri kendi günlük yaşamında özgür bir meyil kullandı. Şoför zorla kahve içmedi, kadın zorla eve dönmedi. İnsanda eylemden önce de var olan müstakil bir cüz’î irade vardır.

Gelin hakikati devasa bir tiyatro sahnesi ile küçük bir ışık açısı üzerinden mühürleyelim, diye devam eder. Görkemli sahneyi kuran, dev projektörleri yerleştiren, salona elektriği sağlayan ve bütün fizik kanunlarını koyan Yönetmen’dir. İnsana verilen irade ise sahne kenarındaki küçük bir ışık aynasını milimetrik olarak sağa veya sola çevirme yetkisidir. O küçük aynayı çevirmekte sahneyi yıkacak ya da ışığı yoktan var edecek bir güç yoktur. Fakat Yönetmen kuralı öyle koymuştur ki, milyonlarca insanın kendi aynasını özgürce çevireceğini ezelî ilmiyle bilmiş, o küçük yansımaların tam o saniyede Paris caddesinde kesişmesini kendi küllî kudretiyle yaratmıştır.

Eğer o adımlardan biri atılmasaydı ne olacağının cevabı insan aklı için meçhuldür. Ama bildiğimiz tek gerçek, her insanın elindeki o küçük aynayı nereye doğrulttuğundan ve hangi seçimi yaptığından sonuna kadar sorumlu olduğudur.

Her iki ekol de bu sahne karşısında gelecek bizim için meçhuldür noktasında birleşse de, arkasındaki felsefe bakımından ayrılırlar.

Eş’arî ekolüne göre insanın gücü ve iradesi, eylemin tam gerçekleştiği anda yaratılır; eylemden önce bağımsız, hazır bekleyen bir irade gücü yoktur. Şoför kahveye uzandığı salisede o tercih gücü yaratılmıştır. Mâtürîdiyye ekolüne göre ise insanda eylemden önce de var olan müstakil bir seçme potansiyeli vardır; şoför elini kahveye uzatmadan önce de uzatmamayı seçebilecek durumdaydı ve eylem, onun bu hazır tercihine göre yaratılmıştır.

Meçhulün sebebi de ayrışır. Eş’arî ekolü için meçhulün kaynağı ilahi kudret ve ezelî ilimdir; Mâtürîdiyye için ise insanda gerçekten var olan ve başka türlü de kullanılabilecek olan potansiyeldir. Aklın rolünde de ayrılırlar: Eş’arî ekolüne göre akıl, vahiy olmadan iyiyi ve kötüyü kesin olarak ilan edemez; Mâtürîdiyye ekolüne göre ise akıl, hiçbir din veya kanun olmasa bile bunu kendi kavrayışıyla bulabilir.

Paris caddesinde yaşanan o saliselik kesişme, masamızda duran Hajime Asaoka Chronograph’ta en somut karşılığını bulur.

Hajime Asaoka geleneksel İsviçre saatçilik okullarından geçmemiştir. Kendi çabasıyla, kitap okuyarak, torna makinelerini kendisi imal ederek ve her bir çarkı Tokyo’daki atölyesinde elle işleyerek sıfırdan zirveye tırmanmış bağımsız bir ustadır. Onun bu yolculuğu, aklın kendi çabasıyla hakikati bulabileceği ve insanın kendi meyli doğrultusunda gayret göstererek sonuca ulaşabileceği ilkesinin yaşayan en somut horolojik timsalidir.

Bir kronograf mekanizması, saatçilik dünyasındaki en açık nedensellik zinciridir. Saat iki yönündeki düğmeye bastığınız an, parmağınızın uyguladığı o mikro kuvvet insanın meylini simgeler. Düğme bir manivelayı iter, manivela sütun çarkını bir diş döndürür, sütun çarkının sütunları arasındaki boşluklara düşen kollar serbest kalır, taşıyıcı kol yatay debriyajın çarkını saniye çarkına yaklaştırır ve kronograf ibresi dönmeye başlar. Parmağınızda bu zinciri yürütecek kuvvet yoktur; o kuvvet, zembereğin içinde sizden önce birikmiştir. Parmağınızın yaptığı tek şey, hangi anda serbest kalacağına karar vermektir.

Asaoka bu zinciri eksiksiz kurmuştur. Markanın kendi tarifiyle saatte sütun çarkı, taşıyıcı kollu yatay debriyaj, fren manivelası, iki düğme ve kayar dişli vardır; elli ve altmışlı yılların başyapıtlarında bulunan unsurların hiçbiri atlanmamıştır. Dakika sayacı da sürünerek değil, bir anda sıçrayarak ilerler.

Asıl karar ise şudur: Asaoka kronograf mekanizmasını kadranın altına değil, ön yüzüne yerleştirmiştir. Saate baktığınızda bir eylemin başka bir eylemi nasıl tetiklediğini, hangi dişlinin hangi kola baskı yaptığını çıplak gözle görürsünüz. Bu kadran, sebepler perdesinin işleyişini gözler önüne seren mikroskopik bir kâinat modelidir. Tıpkı Paris caddesinde bir insanın kahve molası vermesinin, bir başkasının çalar saatini kurmamasının ve bir ayakkabı bağının kopmasının görünmeden birbirine kenetlenmesi gibi; burada kenetlenme görünür hâldedir.

Hajime Asaoka
Kadranın ön yüzü. Sütun çarkı, manivelalar ve taşıyıcı kol, altta gizlenmek yerine bakanın gözünün önüne serilmiştir. Photo: Hajime Asaoka
format_quote

"Bir kronograf mekanizması, saatçilik dünyasındaki en açık nedensellik zinciridir."

Hasan Bekmezci

Teknik kısım şudur. Kasa paslanmaz çelikten ve otuz sekiz milimetre çapındadır. Balans saatte on sekiz bin salınım yapar, güç rezervi kırk saattir. Düğmeler saat iki ve saat dört yönünde, kurma kolu ise aralarındadır.

Asaoka iki şeyi kasten büyük yapmıştır: balans çarkı on beş milimetre çapındadır ve zemberek kutusu alışılmışın çok üzerindedir. Sebebi şudur: kronograf devreye girdiğinde ek bir yük sisteme biner ve sıradan bir saatte balansın genliği düşer, yani saat şaşar. Büyük balans ve büyük zemberek bu düşüşü asgariye indirir; kronograf çalışırken bile saat zamanı tutmaya devam eder.

Yani zincirin bir halkası harekete geçtiğinde sistemin geri kalanı bozulmaz. Bu, sahnedeki soruya verilmiş sessiz bir cevaptır: bir sebep devreye girdi diye bütün düzenin sarsılması şart değildir, yeter ki arkada yeterli pay bırakılmış olsun.

Kadranın karmaşıklığına karşılık arka yüz sadedir; Asaoka’nın modern üslubu bu tezattadır. Arka kapakta eserin adı, Tokyo’daki atölyenin adı ve numarası yazılıdır.

Hajime Asaoka
Yandan. Otuz sekiz milimetrelik çelik kasa ve kadranın altındaki katmanlar. Photo: Hajime Asaoka
Hajime Asaoka
Arka yüz. Kadranın karmaşasına karşılık burası sadedir; Asaoka’nın üslubu bu tezattadır. Photo: Hajime Asaoka

Doğunun Kadim Üstadı’nın, bu düğüm çözülünce meselenin de çözüleceğini söylediği ve insanlık tarihinin büyük zihinlerinin aradığı hakikat şudur.

İnsan her şeyi ben yaptım diyemez; çünkü bir düğmeye basmakla yüzlerce çarkın dönmesi arasındaki devasa fiziği, çark mekanizmasını ve neticeyi insan yaratmaz. Spinoza ve Libet’in gördüğü nedensellik ağı gerçektir.

İnsan benim suçum yok, kader yarattı da diyemez; çünkü Yaratıcı, o devasa eylemi ve sonucu, insanın parmağını o düğmeye götürme tercihine bağlamıştır. Kant ve Sartre’ın savunduğu ahlaki sorumluluk kaçınılmazdır.

Hajime Asaoka’nın o kusursuz kronografına bakan bir saat sever; parmağının tek bir mikro dokunuşuyla yüzlerce dişliyi ve kolu harekete geçiren o mekanik deha karşısında, kendi cüz’î iradesinin kâinattaki ve toplumdaki o sarsılmaz ve ince sorumluluğunu yeniden hatırlar. İnsanın iradesi sahnedeki küçük bir ayna açısıdır; o ayna döndüğünde tecelli eden netice ise âlemlerin Sonsuz Mimarı’na aittir.

format_quote

"Bu kadran, sebepler perdesinin işleyişini gözler önüne seren mikroskopik bir kâinat modelidir."

Hasan Bekmezci

Saat, üreticisinin kendi sitesinde: Hajime Asaoka, Chronograph

Kategori Başyapıtlar
Yazar Hasan Bekmezci
Yayın Tarihi Ekim 14, 2026
Okuma Süresi 9 min read
edit_note

Editöre Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

mail

Dergi Özeti

Dünyanın en önemli saatleri hakkında haftalık haberler için çevremize katılın.