Gece gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz şey anın değil, geçmişin hayaletleridir. Ay’a baktığımızda onun bir virgül üç saniye önceki halini, Güneş’e baktığımızda sekiz dakika yirmi saniye önceki parıltısını izleriz. Bize kozmik ölçekte kapı komşusu kadar yakın olan, altmış dört ışık yılı uzaklıktaki bir yıldıza baktığımızda ise aslında o yıldızın ışığının Dünya’ya ulaşmak üzere yola çıktığı anı, yani altmış dört yıl önceki geçmişini görürüz.
Peki bu durum sadece bizim gözlem çerçevemiz için mi geçerlidir? Hayır. İşin zihni zorlayan, gerçekliği ikiye bölen ve felsefi olarak insanı sarsan boyutu tam olarak burada başlar.
format_quote"Gece gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz şey anın değil, geçmişin hayaletleridir."
Hasan Bekmezci
Gökyüzüne bakmak, bir pencereden dışarıyı izlemek değil, geçmişin tozlu raflarında saklanan mektupları okumaktır. Çünkü bu mektupları taşıyan postacılar, fizikte foton adını verdiğimiz kütlesiz ışık tanecikleridir. Fotonlar, evrenin en hızlı kuryeleridir.
Ay’a baktığınızda gördüğünüz şey, şu an orada olanlar değildir. Ay’ın yüzünden kalkan foton kuryeleri, size tam bir virgül üç saniye önce yola çıkmış bir fotoğraf zarfı teslim eder. Evin koridorunda yürürken yan odadan birisi size bir top fırlatsa, top elinize ulaşana kadar aradan bir saniye geçer. Siz topu tuttuğunuzda şimdi tutarsınız, ama o top bir saniye öncesinin hareketidir. Ay’dan gelen fotonlar da gözünüze dokunduğunda bir virgül üç saniye yaşlanmış bir haberdir.
Güneş’e bakmak, ya da onun sıcaklığını teninizde hissetmek, sekiz dakika yirmi saniye önce yola çıkmış devasa bir foton paketini açmaktır. Güneş ile Dünya arasındaki yüz elli milyon kilometrelik mesafe kesintisiz bir foton otobanı gibidir; bu otobanda uzunluğu sekiz dakika yirmi saniyelik bir hat oluşturan foton konvoyu sürekli ilerler. Bir arkadaşınız size bir şehir öteden hızlı kuryeyle taze pişmiş bir ekmek gönderse ve kuryenin kapınıza varması tam sekiz dakika yirmi saniye sürse, ekmeği ısırdığınız an taze dersiniz; oysa o ekmek sekiz dakika önceki fırının ısısını taşır.
Güneş saat tam on ikide aniden yok olsa, yeni foton üretimi durur. Fakat on bir elli iki ile on iki arasında yola çıkmış olan foton konvoyu hâlâ uzayda saniyede üç yüz bin kilometre hızla bize doğru koşmaya devam eder. Bu yüzden biz Dünya’da on ikiyi sekiz dakika yirmi saniye geçene kadar Güneş’i pırıl pırıl görmeye ve ısınmaya devam ederiz. O dakikada yoldaki en son foton paketi de gözümüze ulaşır ve ancak o zaman gökyüzü zifiri karanlığa bürünür. Sekiz dakika boyunca Güneş’in kendisini değil, uzayda bize doğru koşan foton paketlerini izlemiş oluruz.
Peki ya o altmış dört ışık yılı uzaktaki kapı komşusu yıldız? Bir tavan arasında eski bir sandık bulduğunuzu ve içinden dedenizin altmış dört yıl önce yirmi yaşındayken yazdığı bir mektubun çıktığını düşünün. Mektubu okurken dedenizin heyecanını, gençliğini şu an hissedersiniz. Mektup sizin için yenidir, elinizde şimdi durmaktadır; fakat aktardığı gerçeklik altmış dört yıl öncesine aittir. O yıldıza baktığınızda fotonların taşıdığı parıltı, dedenizin yirmi yaşındaki halidir. Belki o yıldız otuz yıl önce patlayıp yok oldu, ama foton kuryesi kapımızı henüz çaldığı için biz onun var olduğuna inanmaya devam ederiz.
Albert Einstein’ın özel izafiyet kuramına göre zaman, evrenin her noktasında aynı sabitle tıkırdayan mutlak bir metronom değildir. Zaman; kütleye, çekim alanına ve hepsinden önemlisi hıza bağlı olarak bükülen esnek bir kumaştır.
Gelin o zihinsel deneyi gözümüzün önüne getirelim. Elimizde ışık hızına, yani saniyede yaklaşık üç yüz bin kilometreye ulaşabilen bir araç ve bizi Dünya’dan izleyen devasa bir teleskop olsun. Rotamız, iki buçuk milyon ışık yılı uzaklıktaki komşumuz Andromeda Gökadası. Burada bir kaydı baştan koymak gerekir: kütlesi olan hiçbir araç ışık hızına tam olarak çıkamaz, o sınır yalnızca kütlesiz olana, yani ışığın kendisine aittir. Deneyi, o sınıra sonsuzca yaklaşan bir araçla düşünelim.
Motoru ateşleyip ışık hızına yaklaştığınız an, sizin referans sisteminizde zaman genişlemesi büyür ve boy kısalması nedeniyle mesafe neredeyse sıfırlanır. Sizin öz zamanınızda yolculuk bir ana iner; ışığın kendisi için ise iki buçuk milyon yıllık bir yolculuk hiç yoktur. Foton, yaratıldığı an ile varacağı yer arasını zamansız yaşar, yolda yorulmaz, yaşlanmaz ve zamanı hissetmez. Dünya’da kalıp sizi teleskopla izleyen dostunuz içinse ışık hızı sabittir ve onun referans sisteminde sizin Andromeda’ya ulaşmanız tam iki milyon beş yüz bin yıl sürer.
Siz Andromeda’ya varıp hemen geri dönseniz, sizin için sadece birkaç saniyelik bir an geçmişken Dünya’da beş milyon yıl devrilmiş, kıtalar yer değiştirmiş, medeniyetler doğup batmıştır. İki gerçeklik de son derece gerçektir. Biri diğerinin illüzyonu değildir. Evren, aynı an içinde iki ayrı zaman akışını bünyesinde kusursuzca barındırır.
format_quote"İki gerçeklik de son derece gerçektir. Biri diğerinin illüzyonu değildir."
Hasan Bekmezci
1905 yılında İsviçre’nin Bern kentindeki patent ofisinde çalışan Albert Einstein, geceleri zihnini zorlayan devasa bir bilmeceyle boğuşuyordu. Zihinsel bir deneyinde, Bern’deki meşhur saat kulesinin önünden geçen ve ışık hızında giden bir trene bindiğini düşündü. Tren kuleden ışık hızıyla uzaklaşmaya başladığı an, saat kulesinin kadranından yansıyan fotonlar trene yetişemez hale gelir. Trenin içindeki Einstein kuleye baktığında akrep ile yelkovanın donduğunu, zamanın durduğunu görür; çünkü saatin tıkırtısını taşıyan foton postacısı trenle aynı hızda koşmaktadır ve yeni bir mektup teslim edemez. Ancak kulenin altında duran bir yaya için saat normal hızında tıkırdayarak akmaya devam etmektedir. Zaman, gözlemcinin ne kadar hızlı koştuğuna göre temposunu değiştiren esnek bir şarkıdır.
Fizikten hiç anlamayan biri bile iki basit mantıkla Einstein’ın ne yaptığını çözebilir. Birincisi, madde dediğimiz şeyin aslında aşırı derecede sıkıştırılmış ve kilitlenmiş devasa bir enerji olduğudur. Düşünün ki devasa bir çelik yayı binlerce tonluk presle sıkıştırıp küçücük bir kutunun içine kilitlediniz. Dışarıdan bakınca o kutu öylece duran sessiz bir nesnedir; ama o kilidi açtığınız an yay öyle bir patlamayla fırlar ki koca bir binayı yıkar. Kütle ile enerjiyi ışık hızının karesi üzerinden birbirine bağlayan o kısa denklem, gördüğünüz her maddenin içine kilitlenmiş devasa bir enerji yayı taşıdığını söyler.
İkincisi, hızlandıkça sizin kolunuzdaki saat ile dışarıdakilerin saatinin aynı tıkırdamadığıdır. Bir koşucu düşünün; dururken attığı her adım bir saniyedir. Ancak koşucu hızlandıkça etrafındaki evren için sanki devasa bir ağır çekim kamerası devreye girer. Koşucu ışık hızına yaklaştığında, onun attığı tek bir adım dışarıdaki izleyiciler için yıllar sürer. O sınıra varıldığında ise kameranın filmi tamamen durur.
Fiziğin hızlandıkça esneyen zaman olarak tarif ettiği bu gerçeklik, Kur’an’ın anlattığı kıssalarda kademe kademe genişleyen zaman ölçekleriyle karşımıza çıkar. Zamandaki bu kırılmayı insani ölçekten ilahi ölçeğe doğru bir merdiven gibi tırmanarak inceleyelim.
İlk basamak üç yüz dokuz yıldır. Kur’an’ın anlattığına göre, bir mağaraya sığınan gençlerin uykusu üç yüz yıl sürmüş ve buna dokuz yıl daha eklenmiştir. Rivayet bu olayı, çarşıya ekmek almaya gönderilen Yemliha’nın ağzından şöyle anlatır.
Bizler şehrin en varlıklı, en saygın ailelerinin çocuklarıydık. İpek elbiseler giyer, saraylarda ağırlanırdık. Fakat hükümdarımız Dakyanus kendisini tanrı ilan edip halkı puta tapmaya, itaat etmeyenleri de vahşice katletmeye başladığında ruhumuz daraldı. Kalbimizi göklerin ve yerin tek Yaratıcısına bağlamıştık. Gizlice toplandık; sarayların sunduğu iktidarı, serveti ve konforu arkamızda bırakıp inancımızı korumak için şehirden kaçtık. Yolda bize katılan bir çoban ve onun sadık köpeği Kıtmir ile dağdaki o karanlık mağaraya sığındık.
Sığınaktaki son gecemizde Dakyanus’un askerlerinin izimizi bulacağı korkusuyla içimiz ürperiyordu. Diz çöküp dua ettik. Üzerimize öyle ağır bir uyku çöktü ki, dışarıda fırtınalar kopsa duyamazdık. Güneş mağaramızın sağından doğuyor, solundan batıyordu ama biz bunu hissetmiyorduk. Gözlerimizi açtığımızda sanki sadece bir öğle uykusu uyumuştuk. İçimizden biri ne kadar kaldınız diye sordu, biz de bir gün yahut günün bir kısmı kadar dedik. Karnımız çok acıkmıştı. Kesemizdeki gümüş parayı bana verdiler ve görünmeden şehre sız, en temiz, en helal yiyecekten alıp getir, sakın izimizi belli etme dediler.
Mağaradan çıktığımda gözlerime inanamadım. Şehrin kapısına vardığımda surlar değişmiş, binalar başkalaşmıştı. İnsanların kıyafetleri, konuşmaları, kokuları bile yabancıydı. Fırının önüne varıp gümüş parayı uzattığımda fırıncı yüzüme tuhaf tuhaf baktı; parayı elinde evirdi, yanındakilere gösterdi ve sen bir define mi buldun genç adam, bu para yüzyıllar öncesinin hükümdarı Dakyanus’un parası dedi. O an dizlerimin bağı çözüldü. Meğer biz o mağarada tam üç yüz dokuz yıl uyumuşuz. Bizi katletmek isteyen zalim Dakyanus çoktan ölmüş, kemikleri bile toprak olmuştu. Onun devasa imparatorluğu çökmüş, nesiller doğup batmıştı. Biz ise sadece bir öğleden sonra kadar zaman geçti sanıyorduk. Zaman, bizim içimizden akıp gitmiş ama bize hiç dokunmamıştı.
Zaman merdiveninde bir basamak yukarı çıktığımızda bin yıllık ölçeğe varırız. Kur’an, Yaratıcı’nın katındaki bir günün insanın saydığı bin yıla denk düştüğünü bildirir. Peki dünya takviminde bin yıl geçtiğinde insanlık neyi tecrübe eder? Bin yıl, koca bir imparatorluğun sıfırdan doğması, kıtalara yayılması, zirveye çıkması, çürümeye başlaması ve haritadan tamamen silinmesi için fazlasıyla yeterli bir süredir. Bin yılda ortalama otuz beş ila kırk insan nesli geçer; şu an dünyada yürüyen sekiz milyar insanın hiçbirinin izi, kemiği, mezar taşı bile kalmaz. Soy isimler, krallıklar, servetler yok olur. Nehirler yatak değiştirir, devasa ormanlar çöle döner, şehirler toprağın altına gömülür. Bin yıl önce at sırtında kılıçla savaşan insanlık, bin yıl sonra uzaya uydular gönderip yapay zekâlar inşa eder. İnsanoğlunun koca medeniyetler kurduğu, kırk nesil yetiştirip yok olduğu, haritaları yüzlerce kez değiştirdiği o koskoca bin yıl, ilahi boyuttaki zaman metronomunda sadece tek bir güne denk gelir.
Merdivenin en üst basamağında ise insani zaman algısının tamamen çöktüğü ölçek yer alır. Kur’an, meleklerin yükselişinin ölçüsünü elli bin yıllık bir gün olarak bildirir. Elli bin yıl, sadece krallıkların değil, bütün insanlık türünün ve gezegenin jeolojik tarihidir. Dünya üzerinde buzul çağları başlar ve biter, kıtalar milim milim kayar, iklimler tamamen dönüşür. Tarımla birlikte başlayan yaklaşık on iki bin yıllık yerleşik tarih ve onun içindeki yaklaşık beş bin yıllık yazılı tarih, elli bin yılın yanında küçücük bir dilim kalır. Milyarlarca insanın doğup öldüğü, çekilen tüm acılar, yapılan tüm savaşlar, inşa edilen tüm piramitler ve gökdelenler bu elli bin yılın içindedir. Bizim dünyamızda buzul çağlarının açılıp kapandığı, bütün insanlık tarihinin yaşandığı o devasa elli bin yıl, nurani boyutta hareket eden için sabah başlayıp akşam biten tek bir gündür.
format_quote"Zamanın karşısında tüm dünyevi güçler toz olmaya mahkûmdur."
Hasan Bekmezci
İşte tüm bu astrofiziksel denklemler, izafiyet kuramı ve felsefi sorgulamalar, yüksek saatçilik dünyasında bir şaheserde somutlaşır: Girard-Perregaux Planetarium Tri-Axial. Bu saat yalnızca zamanı gösteren bir araç değil, kadrana sığdırılmış bir mikro evren, zamanın izafiliğine verilmiş mekanik bir yanıttır.
Saat dokuz yönündeki kafes, tek bir eksende değil, üç ayrı eksende farklı hızlarla dönen bir tourbillon mekanizmasına sahiptir; saatçilik dünyasında üç eksenli tourbillon taşıyan parçaların sayısı bir elin parmaklarını zor geçer. Yerçekimi, zamanı yavaşlatan ve bizi bu Dünya boyutuna bağlayan temel kütleçekimsel kuvvettir. Bu üç eksenli tourbillon, Dünya’nın kütleçekiminin mekanizma üzerindeki sapmalarını sıfırlamak için uzayda süzülürcesine her yöne döner; bir nevi yerçekimine ve onun büktüğü fani zamana karşı koyar. Kafesin lir biçimi, markanın 1880’lerden beri taşıdığı imzasıdır.
Saat dört ile beş arasında duran Dünya küresi, kendi ekseni etrafında tam yirmi dört saatte bir tur atar. Küre titanyumdan yapılmıştır ve üzerindeki minyatür harita, on yedinci ve on sekizinci yüzyıl haritaları örnek alınarak elle boyanmıştır; pembe altın uygulamada bu harita altın tonlarında, beyaz altın uygulamada mavi ve gümüş tonlarında durur. Siz kadrana baktığınızda Dünya’nın neresinde güneşin doğduğunu, neresinde gecenin hüküm sürdüğünü anlık olarak görürsünüz. Siz kadrana bakarken akan zaman, o küre üzerindeki sekiz milyar insan için farklı coğrafyalarda ve farklı gerçekliklerle yaşanmaktadır.
Kadrana zemin oluşturan o koyu, simli yüzey aventurin camdır ve derin uzayın görsel bir karşılığıdır; pembe altın uygulamada lacivert, Earth to Sky adlı beyaz altın uygulamada siyaha yakın bir tonda, yıldız serpiştirilmiş gibi durur. Saat on bir yönündeki üç boyutlu ay safhası göstergesi göğün ritmik döngüsünü kadrana taşır. Saat ile dakika, kadranın sağ üst yarısındaki ayrı bir küçük kadranda okunur ve o kadranın ortasında markanın kuruluş yılı olan 1791 yazar.
Kırk sekiz milimetrelik kasa on sekiz virgül seksen iki milimetre kalınlığındadır ve otuz metre su geçirmezlik sunar. İki safir kubbe ile yan taraftaki bir açıklık, tourbillonu her açıdan seyrettirir; arka kapak da safirdir. Elle kurulan GP09310 kalibresi otuz altı virgül bir milimetre çapındadır, üç yüz seksen altı parçadan ve kırk iki taştan kurulur, saniyede üç salınım yapar. Arka taraftaki ok biçimli altın köprüler ve kazınmış kartal, imalathanenin 1867’den beri kullandığı işaretlerdir.
Andromeda’ya ışık hızında yapılan bir yolculukta zamanın durmasıyla, Girard-Perregaux Planetarium Tri-Axial’ın kadranındaki o kürenin sessizce dönmesi aynı hakikate işaret eder. Zaman mutlak bir hapishane değildir. Zaman, içinde bulunduğumuz referans çerçevesine ve boyuta göre şekil alan ilahi bir nizamdır.
Üç yüz dokuz yıl boyunca uykuda kalan gençlerin karşısında çürüyüp giden Dakyanus gibi, bin yılda devrilen kırk nesil ve elli bin yılda silinen buzul çağları da gösterir ki, zamanın karşısında tüm dünyevi güçler toz olmaya mahkûmdur. Bileğinize bu saati taktığınızda yalnızca saatin kaç olduğunu görmezsiniz; fotonların süzülüşünü, zamanın esnekliğini ve göklerin o muazzam intizamını bileğinizde taşırsınız.
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: Girard-Perregaux, Planetarium Tri-Axial