Eylül’ün son haftasında, gece yarısına yakın bir saatte, bir derin deniz araştırma denizaltısı iki bin beş yüz metrede duruyordu. Dışarıda su iki dereceydi ve basınç santimetrekareye yüzlerce kilogram biniyordu. Gözlem penceresinin başında iki jeobiyolog vardı: Dr. Tarık Kuran ve kemosentetik ekosistem uzmanı Dr. Selen Vargel.
Projektörler tabandaki kükürt kulelerine çevrildiğinde pencerenin dışında beklenmedik bir kalabalık belirdi. Bacalardan dört yüz dereceye varan, simsiyah ve zehirli bir akıntı fışkırıyordu. Onun birkaç karış ötesinde ise metrelerce uzunlukta dev tüp solucanları, albino yengeçler ve kükürt karidesleri birbirine geçmiş halde duruyordu.
Bize yıllarca öğretilen dogma neydi Selen, dedi Dr. Tarık. Tüm yaşamın tek kaynağı Güneş’tir. Güneş ışığı yoksa fotosentez yoktur, fotosentez yoksa besin zinciri yoktur. Oysa burada Güneş’in adının bile geçmediği bir derinlikte kocaman bir ekosistem kaynıyor.
Çünkü hayat tek bir sebebe bağlanmamış Tarık, diye karşılık verdi Dr. Selen. 1977’de Galápagos Yarığı’nda bu bacalar ilk kez görüldüğünde kimse buna hazır değildi. Buradaki canlılar enerjiyi ışıktan değil kimyadan alıyor. Bacadan çıkan hidrojen sülfür, başka hemen her canlı için öldürücü bir gazdır; burada ise yakıttır.
İşin en şaşırtıcı yeri tüp solucanının kendisidir. Riftia pachyptila’nın ağzı yoktur, midesi yoktur, bağırsağı yoktur. Bedeninin içinde trofozom denilen bir organ taşır ve o organ milyarlarca simbiyotik bakteriyle doludur. Solucan, kırmızı tüyüyle sudan hidrojen sülfürü, oksijeni ve karbondioksiti emer; kanındaki özel hemoglobin kükürdü kendisini zehirlemeden taşır ve bakterilere ulaştırır. Bakteriler kükürdü yakar, ortaya çıkan enerjiyle besin üretir ve solucanı doyurur.
Burada bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Bu canlılar ışık üretmez. Çoğunun gözü bile yoktur ve zifiri karanlıkta yaşarlar. Olağanüstü olan şey parlamaları değil, Güneş’e hiç uğramadan beslenebilmeleridir. Bacadan çıkan dört yüz derecelik su ile çevredeki iki derecelik okyanus arasında, yalnızca birkaç santimetre genişliğinde ılıman bir bant vardır ve bütün bu kalabalık tam o bandın üzerinde yaşar.
format_quote"Burada olağanüstü olan şey parlamaları değil. Güneş’e hiç uğramadan doyabilmeleri."
Hasan Bekmezci
Panerai’nin adı zaten ışıkla anılır. Firma 1916’da radyumlu bir parlama bileşiğini patentledi ve ona Radiomir adını verdi; sonra radyumun yerine trityum geçti ve Luminor doğdu. Daha az bilinen üçüncü bir patent daha vardır. 15 Haziran 1966’da Panerai, elettroluminescenza kelimesinden kısaltılmış Elux adıyla, İtalyan Donanması’nın seyir aletlerini arkadan aydınlatan elektrolüminesan panelleri tescil ettirdi.
Submersible Elux LAB-ID, altmış yıl sonra o ismi geri çağırıyor. Neuchâtel’deki Laboratorio di Idee’de sekiz yıl süren bir geliştirmenin ve dört ayrı patent başvurusunun sonucudur. Ortaya çıkan şey şudur: içinde tek bir pil, tek bir elektronik devre bulunmayan, buna rağmen elektrikle ışık üreten tamamen mekanik bir saat.
Mekanizmada toplam altı zemberek vardır. Bunların dördü saati yürütmekle ilgilenmez; yalnızca bir mikro-jeneratörü beslemek için ayrılmıştır. Saat sekiz yönündeki butonun önünde patentli bir koruyucu durur. Koruyucu açılıp butona basıldığında, o dört zembereğin biriktirdiği mekanik enerji boşalır, jeneratörü yüksek hızda döndürür ve ortaya çıkan akım kadrandaki yüz altmış mikro-LED’e gider.
Işığı yanan şeyler bellidir: kadran üzerindeki on iki indeks, patentli ibreler ve tek yönde dönen bezelin üzerindeki nokta. Toplam yanma süresi otuz dakikadır ve saat altı yönündeki çizgisel bir gösterge, geriye kaç dakikalık ışık kaldığını söyler. Bu gösterge saatin güç rezervini değil, yalnızca ışığın rezervini ölçer.
format_quote"Altı zembereğin dördü saati yürütmez. Yalnızca ışığı taşır."
Hasan Bekmezci
Elux söndüğünde saat karanlıkta kör kalmaz. İndeksler ile akrep yeşil Super-LumiNova X2 ile kaplanmıştır ve bu yeni derece, karanlıkta yüz seksen dakika sonra bir öncekinden yaklaşık yüzde on daha parlak kalır. Yelkovan ile bezel üzerindeki noktalar ise mavi X1 ile işaretlenmiştir. Yani saatte iki ayrı ışık sistemi iç içe çalışır: biri önce ışığı içip sonra geri veren fosforlu kaplama, diğeri düğmeye basıldığında kendi akımını üreten mekanik santral.
Kasa kırk dokuz milimetredir ve Ti-Ceramitech adı verilen bir malzemeden yapılmıştır. Bu malzeme, titanyum alaşımının yüzeyinin plazma elektrolitik oksidasyonla yoğun bir seramik tabakaya dönüştürülmesiyle elde edilir ve geliştirilmesi yedi yıl sürmüştür. Ortaya çıkan mavi renk boya değildir; yüzeyin kendisinin rengidir. Su geçirmezlik elli bar, yani yaklaşık beş yüz metredir.
Butona basıp kadranın karanlıkta yanmasını izleyen biri, iki bin beş yüz metredeki o bacaları anımsayabilir. Benzetme üreticinin iddiası değil, seyredenin okumasıdır. Üstelik aradaki fark önemlidir: bacadaki canlılar ışık değil besin üretir. Ortak olan şey daha derindedir. İkisi de dışarıdan beslenmeyi reddeder ve ihtiyaç duyduğu enerjiyi kendi içinde kurduğu düzenden çıkarır.
Bir solucanın bedeninde, kendisini öldürecek bir gazı taşıyacak ama zehirlemeyecek bir kan kimyası bulunuyor. Bu kimya deneme yanılmayla bulunmuş bir çözüm değildir; yanlış denemenin bedeli ölümdür ve ölen bir solucan ikinci denemeyi yapamaz. Aynı şekilde, bir mekaniğin yalnızca ışık için dört ayrı zemberek ayırması da kendiliğinden akla gelmez. Birinin oturup bunu tasarlaması gerekti. İnsan burada bir şey icat etmiyor; daha önce kurulmuş bir çözümü, kendi ölçeğinde yeniden deniyor.
format_quote"Yanlış denemenin bedeli ölümse, o çözüm deneme yanılmayla bulunmamıştır."
Hasan Bekmezci
Submersible Elux LAB-ID, saatçiliğin ışık sorununa verilmiş en inatçı cevaptır. Kırk dokuz milimetrelik kasanın yan tarafındaki butona basıp zifiri karanlıkta o saf mekanik ışığın belirmesini izlediğinizde, Güneş’in hiç uğramadığı bir derinlikte hayatın nasıl kurulabildiğini ve bu düzenin kendi kendine oluşamayacağını düşünmeye başlarsınız.
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: Panerai, Submersible Elux LAB-ID PAM01800