Gök kubbenin en görkemli galaksilerini ayakta tutan devasa kütle çekiminden çok daha şiddetli, elektromanyetizmanın göz kamaştırıcı oyunlarından, yani artı ve eksi yüklerin kesintisiz bir dansla birbirini çekip itmesiyle evrene rengini, ışığını ve kimyasını veren o büyüleyici elektromanyetik ağdan katbekat kudretli bir hakikat vardır. Bu hakikat, maddenin en dipteki sığınağında, çekirdeğin ta kendisinde gizlidir.
Mevlânâ’nın derûnî irfanla işaret ettiği mana da buraya bakar: bir zerrenin iç kapısını aralasanız, onda dönen kâinatları, sönmeyen güneşleri ve nizamın bütün azametini müşahede edersiniz.
İşte o nizamın en muktedir mührü, artı yüklerin birbirini yok etmek istercesine ittiği protonları çekirdeğin kalbine mühürleyen güçlü nükleer kuvvet sabitidir.
format_quote"O nizamın en muktedir mührü, artı yüklerin birbirini yok etmek istercesine ittiği protonları çekirdeğin kalbine mühürleyen güçlü nükleer kuvvettir."
Hasan Bekmezci
Yirminci yüzyılın başlarında fizikçiler atomun kalbine baktıklarında büyük bir akıl tutulması yaşadılar. Aynı elektrik yüküne sahip artı yüklü protonlar yan yana duruyordu. Elektromanyetizma yasalarına göre, aynı yükler birbirini şiddetle iterdi. Elimizdeki bu mutlak yasaya göre o protonların anında birbirini patlatarak uzaya saçılması, atomların derhal yok olması icap ediyordu. O hâlde çekirdekte onları tutan, yerçekiminden de elektromanyetizmadan da milyarlarca kat daha şiddetli görünmez bir demir yumruk olmalıydı.
Japon fizikçi Hideki Yukawa, 1930’lu yılların başında bu muammayı çözmek için masasının başına oturduğunda zihninde çığır açan şu fiziksel sezgiyi yürütüyordu: elektromanyetik kuvvette etkileşim fotonlar aracılığıyla sonsuza kadar uzanıyor; acaba çekirdekte de bir alışveriş var mı, ve neden yalnızca atomun içinde, mikroskobik bir mesafede etkili olup dışarı taşmıyor?
Yukawa, kuantum mekaniği ile görelilik teorisini ilk kez nükleer ölçekte birleştirerek şu deha hamlesini yaptı. Werner Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre, uzayın boşluğundan veya parçacıkların içinden anlık olarak bir enerji borç alıp geçici bir tanecik üretmek mümkündü; yeter ki bu borç çok kısa sürede geri ödensin. Burada kastedilen süre gündelik ölçülerin tamamen dışındadır: saniyenin yüz milyar kere milyarda biri mertebesinde, yani bir ışık huzmesinin bir atom çekirdeğini geçmesi kadar.
Yukawa, nükleer kuvvetin etki alanının çok kısa olduğunu, yaklaşık bir femtometre, yani metrenin katrilyonda biri kadar olduğunu biliyordu. Matematiksel olarak hesapladı ki, eğer bu kuvvet bu kadar kısa mesafede sönümleniyorsa, taşıyıcı taneciğin mutlaka kütleli olması gerekiyordu. Menzil ile kütle arasında ters bir bağ vardı: taşıyıcı ne kadar ağırsa, kuvvet o kadar erken tükeniyordu.
Yukawa hesap masasında bu gizemli taneciğin kütlesini elektronun yaklaşık iki yüz ilâ üç yüz katı olarak öngördü ve ona önce ağır kuant adını verdi; mezon adı sonradan başka ellerden geldi. Kozmik ışınlarda 1937’de yakalanan parçacık bir süre onunki sanıldı, ama o müondu ve çekirdeğe hiç tutunmuyordu. Yukawa’nın gerçek taneciği, yani piyon, ancak 1947’de bulundu. Yukawa, henüz laboratuvarda görülmemiş bir parçacığı sadece kâğıt üstündeki matematiksel nizamla kehanet gibi bularak Nobel Ödülü’nü kazandı ve kâinatın en sert mizanını insanlığa açtı.
format_quote"Yukawa, henüz laboratuvarda görülmemiş bir parçacığı sadece kâğıt üstündeki matematiksel nizamla bularak kâinatın en sert mizanını insanlığa açtı."
Hasan Bekmezci
Fizikçilerin hesaplamalarına göre, güçlü nükleer kuvvetin şiddetini belirleyen sabitteki hassasiyet payı yüzde birkaç civarındadır. Bu oran, kâinatın kimya mutfağının açık kalması için bırakılmış son derece dar bir aralıktır. Eğer bu oranla oynansaydı varlık sarayı şöyle yıkılırdı.
Sabit biraz daha güçlü olsaydı ne olurdu, neden su ve Güneş olmazdı? Eğer güçlü nükleer kuvvet sabiti normal değerinden sadece yüzde iki ilâ yüzde dört oranında daha güçlü yaratılsaydı, neden anında füzyona uğrardı? Güçlü kuvvet o kadar acımasızca çekici hâle gelirdi ki, protonlar birbirini iterken aradaki elektromanyetik bariyer tamamen hükümsüz kalırdı. Neden hidrojen kalmazdı? Evrenin ilk saniyelerinde, uzaydaki tüm serbest protonlar, yani hidrojen çekirdekleri, anında ve durdurulamaz bir şekilde birbirine yapışır, füzyona uğrardı. Evrende tek bir serbest hidrojen atomu bile kalmazdı. Neden kimya mutfağı kapanırdı? Hidrojenin olmadığı bir evrende su molekülü asla oluşamazdı, çünkü suyun temelini oluşturan hidrojen atomları tüketilmiş olurdu. Hidrojenin bulunmadığı bir evrende Güneş gibi yıldızlar hiç var olamaz, yakıt deposu boş kalır ve yeryüzü sonsuz, sönmüş bir karanlığa gömülürdü.
Sabit biraz daha zayıf olsaydı ne olurdu, neden ağır elementler yok olurdu? Eğer güçlü nükleer kuvvet sabiti normal değerinden sadece yüzde bir ilâ yüzde iki oranında daha zayıf yaratılsaydı, neden çekirdek dağılırdı? Protonlar arasındaki elektromanyetik itme gücü, yani artı yüklerin birbirini itmesi, güçlü kuvvetin zayıflayan direncini hemen yenerdi. Çekirdekler bir arada duramaz, anında paramparça olurdu. Neden periyodik tablo çöküverirdi? Evrende sadece tek bir protondan oluşan saf hidrojen kalabilirdi. Karbon, oksijen, azot, demir, altın gibi hidrojenin ötesindeki hiçbir ağır element sentezlenemezdi. Neden kimya mutfağı kapanırdı? Çekirdeğin olmadığı, atomların birleşip molekül kuramadığı bir evrende DNA, hücre, protein ve dolayısıyla yaşam imkânsız hâle gelirdi; kimya mutfağı başlamadan kapanırdı.
Bu mutlak kuvveti zihnimizde somutlaştırmak için şu altı analojiyi kullanalım. Gemi halatı ve fırtına: devasa bir okyanus gemisini limana bağlayan çelik halatlar gibidir. Eğer halat biraz ince, yani zayıf olsaydı ilk dalgada kopar, gemi kayalara çarpardı; biraz kalın ve gergin olsaydı limanın iskelesini kökünden söküp gemiyi parçalardı. Güçlü kuvvet, o gemiyi limanda tutan kusursuz kalınlıktaki yegâne halattır.
Kilitli kemer köprü: taşların birbirine basarak havada durduğu kemer köprülerdeki o kilit taşı gibidir. Taşların arasındaki sürtünme veya çekim milimetrik olarak zayıf olsa köprü çöker; çok güçlü olsa taşlar birbirini ezerek toza çevirir. Mıknatıs duvarı: aynı kutuplu iki dev mıknatısı birbirine yaklaştırmaya çalışın, aradaki o direniş ve itme kuvveti ellerinizi titretir. Güçlü kuvvet, birbirini bu kadar şiddetle iten mıknatısları birbirine yapıştırıp âdeta tek bir demir kütle hâline getiren ilâhî bir mengenedir.
Baharın ılık eli ve ateş: ocağın altındaki ateşin ne çok harlanıp evi yakmasına ne de tamamen sönüp donmasına izin veren, ocağın nizamını koruyan en hassas koruma kalkanıdır. Saat çarklarının dişli sıkılığı: saatin çarkları birbirine öyle bir sıkılıkla oturmalıdır ki ne boşa dönmeli ne de birbirini sıkıştırıp dişlileri kırmalıdır. Güçlü kuvvet, zerrelerin çarklarını birbirine kilitleyen o kusursuz akort payıdır.
Maden ocağındaki çelik sütun: yerin yüz bin ton yükünü taşıyan maden sütunları gibidir. Sütunların dayanımı yüzde bir bile eksik olsa tavan çöker; varlık sarayının tavanını zerreler ölçeğinde ayakta tutan o sütun güçlü kuvvetin ta kendisidir.
format_quote"Güçlü kuvvet, o gemiyi limanda tutan kusursuz kalınlıktaki yegâne halattır."
Hasan Bekmezci
Kâinatın en sert ve sarsılmaz yasası olan güçlü nükleer kuvveti, atom altı çekirdeğin o dalgalı topografyasını ve karanlıkta parlayan atomik raksı bileğe taşıyan çağdaş bağımsız saatçilik harikası Kollokium Projekt 02’dir. Genç markanın ikinci modeli, 2020’de ilk beyin fırtınalarında ortaya atılmış bir fikirden iki yıllık bir çalışmayla doğdu; burada gördüğünüz Variant C, dizinin kamuya açık üçüncü yorumudur.
Kollokium Projekt 02, geleneksel düz kadran anlayışını tamamen terk ederek atom çekirdeğinin o dalgalı, katmanlı ve sıkışık topografyasını gözler önüne serer. Bu kadranın arkasında yatan işçilik şu aşamalardan süzülür.
Kadran yekpare değildir, tersine altmış yedi ayrı levhanın dokuz katman hâlinde üst üste dizilmesinden doğar. Her levha kendi payandası ve pimiyle yerine oturtulur; alttan tepeye doğru yayılan o dalgalı ve organik konturlar, katman katman işlenerek atom altı kuantum dalgalanmalarının fiziksel bir heykeline dönüştürülür.
Levhaların kenarları kumlanır, yüzeyleri rodyumlanır ve her biri elde, tek tek boyanır. Beyazdan koyu turkuaz maviye uzanan dokuz ton, tek bir havuzdan değil, levha levha sürülen laktan gelir. Bu sayede her bir katman arasında kusursuz bir gölge ve ışık oyunu elde edilir; kadran, gündüz göz alıcı endüstriyel bir heykel gibi parlar.
Bu katmanlı topografyanın derin oyuklarına ve en alt katmanlarına titizlikle uygulanan yüksek performanslı Super-LumiNova, karanlığa gömüldüğü anda tıpkı güçlü kuvvetin aydınlattığı o zerreler okyanusu gibi masmavi ve can alıcı bir ışıkla alev alır. Turkuaz ibrelerin içine yerleştirilen beyaz Lichtblock parçaları da aynı maviyle yanar, saniye ibresi ise beyaz kalır.
Sağlam çelik kasa, güçlü nükleer kuvvetin atom çekirdeğinde kurduğu o sarsılmaz disiplini bilekte somutlaştırır. Kasa 316L çelikten tek parça olarak döküm yoluyla çıkarılmış; camsız 5,90 milimetre, kubbeli safiriyle birlikte 12,40 milimetre, elli metre su geçirmez, kurma kolu bir vana gibi biçimlendirilmiş. Otomatik mekanizma, zamanın akışını milimetrik bir hassasiyetle denetlerken; ibreler, bu kozmik topografyanın üzerinde süzülerek varoluşun akışına eşlik eder. Mekanizma La Joux-Perret imzalı G101, yirmi dört taşlı, saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz salınımlı ve yaklaşık altmış sekiz saat güç rezervli.
Biri kâinatın atom çekirdeğini bir arada tutan en mutlak yasa olan güçlü nükleer kuvvet sabiti, diğeri ise o çekirdeğin topografyasını ve zerrelerin ışıltılı raksını bilekte hayat bulmuş hâlidir.
Biri evrenin demir yumruğu, diğeri ise o yumruğun zarafetle işlenmiş mekanik başyapıtıdır.
Saat, üreticisinin kendi anlatımıyla: Kollokium, Projekt 02 Variant C