Gökyüzü zifiri bir kadife, yıldızlar birer harf,
Sonsuzluğun koynunda dönüp durur her bir çark.
Rabbim; geceye serptiğin o ışıklı tohumlar,
Sabah bir incir dalında mührünle can bulurlar.
Aynı mürekkep, aynı boya, aynı usta el:
Gökleri boyayan da inciri dokuyan da ne güzel.
Deniz Alper, akademide sıra dışı bir zihindi. Hem astrobiyoloji hem de yüksek astronomi ve moleküler biyoloji üzerine çift anadal yapmış, yıllarını bir yanda dev teleskopların başında galaksi haritalarını inceleyerek, diğer yanda mikroskop altında hücresel enzimatik süreçleri analiz ederek geçirmişti. Maddenin en devasa ölçekteki davranışına da en mikroskobik ölçekteki biyokimyasal mimarisine de bütünüyle hâkimdi.
Fakat zihninde yıllardır tamamlanamayan, eksik kalan büyük bir bulmaca vardı: kozmoloji ile biyoloji arasındaki o nihai, sarsıcı ortak halkanın ne olduğu.
Ege’nin nemsiz, pürüzsüz yaz gecelerinden birinde, İzmir Torbalı’daki arsasında cırcır böceklerinin ritmik sesleri eşliğinde başını göğe kaldırdı. Şehir ışıklarından uzak o zifiri karanlıkta Samanyolu galaksisi tül gibi serilmişti. Yıldızların doğumunu, çekirdeğindeki nükleer füzyon süreçlerini ve kozmik patlamaları zihninde tefekkür ediyordu.
Gece boyu süren bu tefekkür, tan vaktinin morluğuyla birleşirken bahçesindeki asırlık bardacık inciri ağacının altına yürüdü. Dışı derin mor siyah, üzeri minik gümüş çil beneklerle kaplı bir incire odaklandı. Meyvenin altındaki mikro kapıdan, yani ostiolden içeri süzülmeye çalışan dişi bir incir arısını izlemeye başladı.
Deniz Alper önce bilimsel bir gözle süreci zihninde sıraladı. İncir, botanik açıdan standart bir meyve değil; binlerce mikroskobik çiçeği kendi bağrında saklayan kapalı bir çiçek tablasıdır. Çiçekleri dış dünyaya bütünüyle kapalıdır. Bu kapalı âleme ulaşabilecek ve döllenmeyi sağlayabilecek tek geçit, meyvenin altındaki milimetrik ostiol tünelidir.
Dişi Blastophaga psenes arısı o daracık tünele doğru ilerler. Tünelin dar yapısı nedeniyle içeri süzülürken sürtünmenin etkisiyle kanatlarını ve antenlerini kaybeder. Dış dünyayla olan bütün araçlarını geride bırakan arı, içeri girdikten sonra bacaklarındaki polen ceplerinde taşıdığı polenleri dişicik tepelerine aktararak döllenmeyi sağlar, yumurtalarını bırakır ve dışarı çıkamayarak orada ölür. Meyvenin salgıladığı ficin enzimi arının protein yapısını sindirir ve arı, incirin dokusuna karışır.
Bu ortaklık her incir çeşidi için zorunlu değildir; bahçe incirlerinin çoğu döllenmeden olgunlaşır. Ama Deniz Alper’in altında durduğu ağaç Ege’nin kendi incirlerindendir ve bu tipte meyve, arı o tünelden geçmeden olgunlaşmaz. Yani sahne, tam da ayağının bastığı toprakta zorunludur.
Tam bu noktada, Deniz Alper’in beynindeki seksen altı milyar nöron aynı anda ateşlendi. Zihni adeta yerinden sarsıldı, şakakları zonklamaya başladı. Çıldıracağım, bu nasıl bir şeydir ya, diye fısıldadı elleri titreyerek.
Bir canlı, sırf başka bir canlı türü döllenebilsin, olgunlaşabilsin ve tatlanabilsin diye kendini tamamen adıyor ve feda ediyor. Bunu bana hangi kör tesadüfle, hangi indirgemeci teoriyle açıklayabilirsiniz? Hiçbir rastlantısal süreç bu milimetrik, bilerek kurgulanmış uyumu izah edemez. Arı tünele girecek, kanatlarını ve antenlerini bırakacak, görevini kusursuzca tamamlayıp oracıkta ölecek ve o meyvenin bir parçası olacak. Bu nasıl bir akıl, nasıl bir tasarımdır!
format_quote"Bir canlı, sırf başka bir canlı türü olgunlaşabilsin diye kendini tamamen adıyor ve feda ediyor."
Hasan Bekmezci
Başını hemen göğe, Samanyolu’na kaldırdı. Zihnindeki o devasa ateşleme iki ayrı âlemi bir anda birleştirdi.
Düşünsene, dedi kendi kendine. Süpernova patlamalarını düşün. Dev kütleli bir yıldız ömrünün sonuna geldiğinde kendi içine çöküp devasa bir patlamayla kendini feda ediyor. Yıldız patlamasa ne olur? Çekirdeğinde pişen demir, karbon ve oksijen uzay boşluğuna saçılamaz. O demir ve oksijen saçılmasa ne olur? Toprak oluşamaz, gezegenler doğamaz. İnsanın kanındaki hemoglobin proteini, o yıldız patlamasıyla evrene dağılan demir atomuna bağlanarak oksijeni dokulara taşıyamaz. Hemoglobin demire bağlanamasa, oksijen taşınamaz; yaşam tek bir an bile devam edemez.
Biyolojide arı kanatlarını koparıp kendini feda ediyor ve incir tatlanıyor, yaşam döngüsü tamamlanıyor. Astronomide yıldız patlayıp bedenini feda ediyor ve demir ile oksijen saçılıyor, hemoglobin demire bağlanıp insan kanında hayatı taşıyor.
Aklım duracak, dedi. Demek ki inciri tanıyan, arıyı tanıyan, insanı ve onun kanındaki hemoglobinin demirle bağ kurma hassasiyetini bilen, gökyüzündeki dev yıldızları yöneten mimar aynı biri. Bütün bu mikro ve makro ekosistemi kuran tek bir ilahi irade var.
format_quote"İnciri tanıyan, arıyı tanıyan ve gökyüzündeki dev yıldızları yöneten mimar aynı biri."
Hasan Bekmezci
Astrobiyolog Deniz Alper’in Torbalı’da yaşadığı bu aydınlanmanın, yani göklerdeki kozmik patlamalar ile incirin bağrındaki mikroskobik fedakârlığın aynı sanatçıya ait olduğu hakikatinin, yüksek saatçilik dünyasındaki karşılığı De Bethune DB Kind of Grande Complication modelidir. Markanın kendi kataloğunda DBK2TV2 referansıyla, DB Kind of Two koleksiyonu içinde yer alan bu saat, De Bethune’ün yirmi iki yıllık araştırmasının toplamı olarak sunulur.
Kadran, yüksek ısı işlemiyle mavileştirilmiş ve cilalanmış titanyumdandır; o derin gece mavisi, Deniz Alper’in dalından kopardığı incirin kabuk rengini ve Torbalı gecesindeki gökyüzünü okuyucuya aynı anda düşündürür.
Kadranın üzerindeki yıldızlar, çoğu kişinin sandığı gibi pırlanta değildir. Her biri, titanyum yüzeye tek tek elle yerleştirilmiş beyaz altın pimdir. Aralarından geçen Samanyolu şeridi ise lazer ışınıyla mikro frezelenerek açılmış ve yirmi dört ayar altın varakla yaldızlanmıştır. Yani gökyüzü kadrana basılmamış, kazınmış ve çakılmıştır; tıpkı incirin kabuğundaki beneklerin boyanmayıp büyümüş olması gibi.
Saat üç yönünde küresel bir ay safhası döner. Bu küre düz bir disk değil, kendi ekseni etrafında dönen gerçek bir küredir ve markanın hesabına göre ancak yüz yirmi iki yılda bir ay günü sapar. Artık yıl göstergesi de aynı yerdedir. Saat dokuz yönünde kumlanmış ve mavileştirilmiş titanyumdan, altın kabartmalı bir tarih alt kadranı durur; gün ve ay diskleri mavi zemin üzerinde yine altın kabartmadır. Akrep, yelkovan ve tarih ibresi cilalı sarı altındandır.
Kasa cilalı beşinci sınıf titanyumdandır, kırk üç virgül üç milimetre çapında ve on üç virgül seksen beş milimetre kalınlığındadır. Markanın 2006’da patentlediği yüzen kulaklar arasında bir çevirme mekanizması vardır: kasa kendi etrafında döner ve ön ya da arka yüzden hangisini isterseniz öne alıp orada sabitlenir. İki yüzde de safir cam vardır; bin sekiz yüz Vickers sertliğinde ve çift taraflı yansıma önleyici kaplamalı.
Öteki yüzde mekanizmanın kendisi görünür. Orada otuz saniyede bir tur atan ultra hafif titanyum tourbillon, elle cilalanıp mavileştirilmiş titanyum ibreler, sıçrayan saniye, ayın yaşını gösteren retrograd gösterge ve saat sekiz ile dokuz arasında güç rezervinin bitişini haber veren bir ibre durur.
İçeride DB2529 kalibresi çalışır. Yedi yüz elli bir parçadan ve kırk sekiz taştan kurulur, saatte otuz altı bin salınım yapar, elle kurulur ve kendi kendini düzenleyen çift zemberekten dört gün yürür. Balans çarkı titanyumdandır ve içine beyaz altın parçaları yerleştirilmiştir; sıcaklık farklarına ve hava direncine karşı böyle ayarlanmıştır. Eşapman çarkı silisyumdandır, balans yayı ise markanın kendi patentli düz uçlu formundadır. Bu parçaların her biri ayrı bir yılın ve ayrı bir patentin ürünüdür; 2004’ten 2016’ya kadar uzanan bir dizi.
Bir saatsever De Bethune’ün o titanyum kadranına, altın pimlerle çakılmış yıldız şeridine ve kasanın altındaki çarkların senkronizasyonuna baktığında tereddütsüz şöyle der: bu saatin Denis Flageollet gibi bir ustası, bir mimarı var. Hiç kimse o titanyumun kendiliğinden ısınarak o maviyi aldığını, altın pimlerin tesadüfen o dizilimle kadrana döküldüğünü iddia edemez.
O halde Astrobiyolog Deniz Alper’in Torbalı’daki bahçesinde yaşadığı o zihinsel şimşek, her akıl sahibini sarsmalıdır. Nasıl ki De Bethune kadranındaki o mikro yıldız haritasını gördüğümüzde bir saat ustasının varlığını zorunlu görüyorsak; gökyüzünde dev yıldızları patlatıp küllerinden demiri ve oksijeni saçarak hemoglobinin çalışmasını sağlayan sonsuz mimarı ve o gökyüzünün bir kopyasını incirin kabuğuna nakşedip içine o minik arıyı muazzam bir düzenle yerleştiren Yaratıcı’yı nasıl görmezden gelebiliriz?
Gökyüzünü boyayan da, inciri yaratan da, insanın kanını ve saat ustasının zihnine o yeteneği veren de O’dur. Cümle varlık, O’nun sanatını ilan eden mekanik ve biyolojik birer kadrandır.
format_quote"Cümle varlık, O’nun sanatını ilan eden mekanik ve biyolojik birer kadrandır."
Hasan Bekmezci
Editörün notu: Bu yazı, 2027 şubatında dünyaya gelecek olan Deniz Alper Bekmezci’ye ithaf edilmiştir. Hikâyenin içinde yürüyen ad onundur. İleride tam da böyle bir tefekkür dâhisi olsun; gökyüzüne bakarken incirin kabuğunu, incirin kabuğuna bakarken gökyüzünü okuyabilen bir astrobiyolog olsun diye.
Ve bu yazı, Deniz Alper’in dedesi İsmail Baysal’ın aziz hatırasına ithaf edilmiştir. Torbalı’daki o incir bahçesi onundu. Metindeki ağaç onun ağacıdır, altında durulan gölge onun gölgesidir, kabuğu gümüş benekli o incirler onun yıllarca topladığı incirlerdir. Torununu göremeden göçtü.
Şunu da not düşelim: belki de Allah’ın nazenin âlemlerinden birinden, o bahçeyi kuran göz, bahçede yürüyecek olan çocuğu seyrediyor olacak. İkisinin arasındaki bütün o mesafe, ilk incirin olgunlaştığı bir sabah kadar kısadır.
Saat, üreticisinin kendi sitesinde: De Bethune, DB Kind of Two Grande Complication