Elimizde tuttuğumuz bu saat, yalnızca zamanı tıkır tıkır sayan mekanik bir araç değildir. O; İsviçre’nin hassas horolojik dehasını, Sovyetler Birliği’nin Tankograd sanayi gücünü, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Sirkeci tüccarlarının ticari zekâsını ve Türkiye demiryollarının memur vicdanını aynı gövdede buluşturan tarihsel bir anıttır.
Künyesi kısaca şudur. Mekanizmanın mimarisi İsviçre’den, Cortebert’in savaş öncesi cep saati kalibrelerinden gelir. Saatin içindeki kalibre Molnija 3602’dir; otuz altı milimetre çapında, etli çark dişlileriyle, saatte on sekiz bin salınım yapan bir mekanizmadır. Üretildiği yer Ural Dağları’nın doğusundaki Çelyabinsk Saat Fabrikası’dır. Kadranda Türkçe GARANTİ yazar, kırmızı kanatlı çark durur ve on üçten yirmi dörde vardiya sayıları sıralanır. Arka kapaktaki lokomotif kabartması soğuk dövmeyle basılmış, sonra karartılıp zımparalanmıştır. İbreler ise boyalı değil, ısıtılarak mavileştirilmiş çeliktir.
format_quote"Elimizde tuttuğumuz bu saat, yalnızca zamanı tıkır tıkır sayan mekanik bir araç değildir."
Hasan Bekmezci
Bin dokuz yüz otuzların ortasında İsviçre’de, Cortebert atölyelerinin pirinç kokan tezgâhlarında doğdu ilk taslaklar. O kadar kusursuz bir eylemsizlik momenti, o kadar yüksek bir tork gücü vardı ki bu kalibrede, dönemin lüks devi Rolex de aynı yıllarda Cortebert tabanlı mekanizmalara yöneldi.
Genç usta Stefan, tezgâhın başında bu çarkların milimetrik dişlerini yontarken, hayatının sadece pirinç ve çelikten ibaret olacağını sanıyordu. Ta ki atölyeye stajyer olarak gelen, bakışlarında Ural Dağları’nın derinliğini taşıyan Rus ressam ve tasarımcı Elena ile tanışana kadar. Stefan’ın hassas kumpasları ile Elena’nın çizim kalemleri arasında sessiz, derin bir bağ filizlendi. Stefan ona en ince çelik balans milleriyle işlenmiş küçük bir madalyon armağan etti; Elena ise ona fısıldadı: çelik soğuktur Stefan, ama içine koyduğun niyet onu ısıtır.
İkinci Dünya Savaşı’nın karabasanı Avrupa’yı sardığında, Moskova ve çevresindeki sanayi tesisleri tehdit altına girdi. Sovyetler Birliği devasa bir kararla batıdaki kritik fabrikaları söktü, tren vagonlarına yükleyip Ural Dağları’nın doğusundaki Çelyabinsk’e taşıdı. O kadar çok tank ve ağır mühimmat döküldü ki bu şehirde, adı adeta Tankograd, yani Tank Şehri oldu.
Elena ailesiyle birlikte Urallar’ın arkasındaki bu buz tutmuş, baca dumanları tüten şehre dönmek zorunda kaldı. Stefan ise aşkının peşinden, üretim şemaları ve döküm tezgâhlarıyla birlikte Çelyabinsk’e gelen teknik heyetin arasına karıştı. Buz gibi Ural ayazında kurulan fabrikanın adı konmuştu: Molnija. Rusçada birebir yıldırım, şimşek demekti. Hızlı, durdurulamaz ve karanlığı yırtan bir enerji.
Stefan ile Elena, Tankograd’ın kurum kaplı çelik fabrikasında gizlice buluşuyorlardı. Stefan, İsviçre mimarisini Sovyetler’in en sert döküm çelikleriyle yeniden boyutlandırdı; mekanizmanın çapını otuz altı milimetreye çıkardı. Bu yeni doğan devasa kalibreye Molnija 3602 adı verildi. Etli çark dişlileri ve dev bir zembereği vardı. Yağ donup pıhtılaşsa bile tork gücüyle engelleri ezip geçecek kadar tank gibi bir mekanizmaydı bu.
Bin dokuz yüz ellilerin başında demir perde baskısını artırırken, Stefan ve Elena için Çelyabinsk’ten kaçmak bir varoluş meselesine dönüştü. Stefan, prototip hattından çıkardığı, arka kapağına soğuk dövme presle lokomotif kabartması işlenmiş özel bir cep saatinin içine, ikisinin özgürlük belgelerini ve bir miktar altın birikimini gizleyen çift kapaklı bir kovan tasarladı.
Bir kış gecesi, Ural fırtınası fabrikanın düdüklerine karışırken, iki gezgin kömür katarının vagonuna saklandı. Doğu Avrupa’yı ve Balkanlar’ı aşan o tehlikeli yolculukta, karanlık vagonun içinde korkuyla birbirlerine sarıldıklarında, tek tesellileri Stefan’ın avucunda tıkırdayan saatin sesiydi. Saniyede beş vuruş yapan o ağır, tok tik tak sesleri. Adeta kalplerinin ritmini fırtınaya karşı koruyan Yıldırım’ın sesiydi.
Ve nihayet bir sabah vakti, buharlı lokomotif çelik çığlıklar atarak durdu. Dışarıda martı sesleri, Boğaz’ın tuzlu kokusu ve simitçilerin bağrışları geliyordu: Sirkeci Garı.
Garın yüksek tavanlı sarı ışıkları altında bekleyen Serkisof ailesinin temsilcisi, İsviçre genetikli bu devasa Sovyet mekanizmasını incelediğinde gözlerine inanamadı. Stefan cebindeki saati uzattı: bu saat Cortebert’in aklını, Çelyabinsk’in kırılmaz çeliğini taşıyor, dedi; donmaz, durmaz, pes etmez. Serkisof Efendi saatin kapağını çıt diye kapattı: ben bu saati Türk demiryolcusunun avucuna koyarım, dedi; kadrana Türkçe GARANTİ yazacağız, kanatlı çarkı koyacağız. Bu saat bu toprakların zamanının namusu olacak.
Editörün notu: şüphesiz ki Cortébert’ten Çelyabinsk’e, oradan bir kömür vagonuyla Sirkeci Garı’na uzanan bu tutkulu kaçış hikâyesi, saatçilik edebiyatının ve hayal gücümüzün bir kurgusuydu. İçimizden bir ses, elinizdeki o soğuk çeliğin arkasında böylesine romantik bir geçmiş olmasını arzular.
Fakat edebiyatın büyüsünü bir kenara bırakıp tarihin tozlu arşivlerine girdiğimizde, karşımıza Stefan ve Elena’nın hikâyesinden çok daha gerçek, çok daha vizyoner ve endüstriyel bir ticari zekâ destanı çıkar.
Bin sekiz yüzlerin sonlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nda zaman demek, devletin ve demiryollarının şaşmaz çarkları demekti. Tren seferlerinin eşzamanlanması, istasyon şeflerinin ve makinistlerin hassasiyeti imparatorluğun nizamını sağlıyordu. İstanbul’da Sirkeci ve gar çevresinde kümelenen Ermeni asıllı saat tüccarları bu ticaretin kalbindeydi.
K. Serkisoff & Co. Constantinople imzası, o dönemin cep saatlerinde bugün hâlâ okunabilen gerçek bir imzadır. Bu saatlerin içinde Billodes mekanizmaları çalışıyordu; Billodes, sonradan Zenith adını alacak olan İsviçreli üreticinin eski adıdır. Yani Serkisof adı Türkiye’ye Sovyet saatleriyle değil, İsviçre saatleriyle girmiştir.
Cumhuriyet’in kurulmasından ve otuzlu yıllardan itibaren kur dalgalanmaları, İsviçre saatlerini Türkiye pazarında aşırı pahalılaştırdı. Devlet Demiryolları ise personeline her yıl sağlam, şaşmaz ama ekonomik cep saatleri vermek durumundaydı.
İşte tam bu noktada yön doğuya döndü. Çelyabinsk’te kurulan fabrika, savaştan hemen sonra İsviçre’den alınan bir cep saati tasarımını seri üretime geçirmişti. Saatler hem İsviçre mimarisine sahipti hem de Sovyetler’in ağır sanayi ölçeği sayesinde çok daha erişilebilir maliyetlerle çıkıyordu.
Anlatılana göre Serkisof adı altında Sovyetler’e özel bir üretim ısmarlandı: kadranda Rusça değil Türkçe GARANTİ yazacak, demiryolcuların simgesi olan kırmızı kanatlı çark kadrana yerleşecek, arka kapağa ise üç boyutlu bir lokomotif kabartması basılacaktı. Bu sözleşmenin ayrıntıları arşivlerde değil, çoğunlukla ailelerin ve koleksiyonerlerin hafızasında durur; ama ortaya çıkan nesne ortadadır.
Bu saatler Türkiye’de asıl ününü emekli olan demiryolcuya verilen hediyeyle kazandı. Devlet Demiryolları bu geleneği bin dokuz yüz doksan dörtte tasarruf gerekçesiyle kesti, uzun bir aradan sonra yeniden başlattı. Yani elinizdeki saat satın alınan bir nesne değil, çoğu zaman verilen bir nesnedir. Bir ömrün karşılığıdır.
Şimdi parçalara bakalım, çünkü asıl hikâye orada.
Mekanizmanın soyu İsviçre’ye, Cortebert’in savaş öncesi cep saati kalibrelerine çıkar. Kaynaklar hangi numaranın esas alındığında birleşmez; kimi 616 der, kimi 620. Sovyet tarafındaki ilk sürüm ÇK-6 adıyla on beş taşlıydı; sonradan on sekiz taşa çıkarıldı ve 3602 adını aldı. Elinizdeki kapakta okunan 18 КАМНЕЙ, yani on sekiz taş, tam olarak budur.
Rolex bağlantısına gelince, burada dikkatli olmak gerekir. Belgelenen şey şudur: Rolex de aynı yıllarda Cortebert tabanlı mekanizmalar kullandı. Sovyetler’in satın aldığı tezgâhların, Rolex’in İtalyan donanması için monte ettiği Panerai saatlerine ısmarladığı tezgâhların ta kendisi olduğu iddiası ise koleksiyoner anlatısıdır, birincil bir kaynağa dayanmaz. Yani akrabalık gerçektir, ama akrabalığın tam derecesi rivayettir.
Kalibre adındaki otuz altı, mekanizmanın otuz altı milimetrelik çapını belirtir. Modern bir kol saati mekanizmasının yirmi beş ila otuz milimetre arasında kaldığı düşünülürse, bu çap devasadır ve bir şeyi mümkün kılar: daha etli çark dişlileri ve çok daha büyük bir ana zemberek.
Bunun pratik sonucu şudur. Mikro tozlar veya kurumuş yağlar bu kalınlıktaki çarkları durduramaz; mekanizma zemberek torkuyla engelleri ezerek dönmeye devam eder. Ağır balans çarkı saniyede beş vuruş, yani saatte on sekiz bin salınım yapar. Yavaş çalışır ama büyük bir eylemsizlik momentiyle çalışır, bu yüzden dış darbelerden ve sarsıntılardan kolay kolay etkilenmez. Sertleştirilmiş Sovyet çelik milleri, darbe emici taşlar olmasa dahi hizasını korur.
Arka kapaktaki üç boyutlu lokomotif baskı ya da kazıma değildir. Sertleştirilmiş çelik kalıplar arasına konulan metal pul, ısıtılmadan yüzlerce tonluk bir hidrolik presin altında ezilir. Yüksek basınç altında metal adeta bir sıvı gibi davranır ve kalıptaki en ince duman ve tekerlek çizgisine kadar dolar.
Presten çıkan kapak kimyasal banyoda karartılır. Ardından yüksekte kalan lokomotif gövdesi ve yazılar zımparalanıp parlatılır; çukurda kalan siyahlıkla birlikte gölgeli, derinlikli bir yüzey ortaya çıkar. Yani kabartmanın derinliği boyayla değil, ışığın çukurda tutulup tümsekten dönmesiyle yapılmıştır.
format_quote"Yüksek basınç altında metal adeta bir sıvı gibi davranır ve kalıptaki en ince duman çizgisine kadar dolar."
Hasan Bekmezci
Kadrandaki en dikkat çekici detay ise akrep, yelkovan ve küçük saniye ibresinin o derin maviliğidir. Bu mavi bir boya ya da kaplama değildir; horolojinin en geleneksel ve en zorlu tekniklerinden biri olan termal mavileştirmedir.
Önce yüzey hazırlanır. Çelik ibreler üretildikten sonra bütün mikro çapaklardan arındırılır ve cam gibi pürüzsüz bir yüzeye ulaşana kadar elle parlatılır. Yüzeydeki en küçük yağ dokunuşu veya toz tanesi rengin dalgalı çıkmasına yol açacağı için parçalar tamamen yağından arındırılır.
Sonra kademeli ısıtma gelir. Temizlenen parçalar, ısıyı eşit dağıtan pirinç talaşı banyolarına ya da özel ısıtma tablalarına dizilerek yavaşça ısıtılır. Çelik ısındıkça yüzeydeki demir atomları havadaki oksijenle tepkimeye girer ve saydam bir demir oksit tabakası oluşturur. Tabaka kalınlaştıkça ışığın kırılması değişir ve metal sırasıyla renk atlar: iki yüz yirmi derece civarında açık sarı, iki yüz kırkta kahverengi, iki yüz altmış beşte erguvan, iki yüz doksan ile üç yüz on arasında ise o peygamber çiçeği mavisi.
Son adım ani soğutmadır. Metal tam olarak o derin maviliğe ulaştığı anda ısı kaynağından alınır ve yağ banyosuna daldırılarak renk orada dondurulur. Birkaç saniye geç kalınırsa mavi griye döner ve parça baştan yapılır.
Boyalı bir ibre mat, opak ve düz bir katman verir. Isıl işlem görmüş çelik ise ışığın geliş açısına göre derin bir siyah, morumsu geçişler ya da göz alıcı bir kobalt mavisi yansıtır. Üstelik oluşan ince oksit filmi metalin öz yapısıyla bütünleşir: zamanla soyulmaz, dökülmez ve ibrenin keskinliğini bozacak bir kalınlık artışı yaratmaz.
İster hayal dünyamızdaki Stefan ile Elena’nın hikâyesini dinleyelim, ister Sirkeci’deki Serkisof ailesinin kıran kırana geçen ithalat diplomasisini.
Elinde tuttuğun bu Serkisof Demiryolu cep saati; mekanizmasında Cortebert genetiğini, üretildiği fabrikada Çelyabinsk’in ağır sanayi gücünü, kadranında Sirkeci tüccarının ticari zekâsını, ibrelerinde geleneksel ısıl işlem ustalığını ve tasarımında Türk demiryolcusunun memur terini barındırıyor.
Bugün bu saatin bir üreticisi yok. Çelyabinsk fabrikası iki bin yedide kapandı, Serkisof adının arkasında bir fabrika durmuyor. Yani bu saat artık satın alınan değil, yalnızca devredilen bir nesnedir.
Zembereğini kurup kulağına götürdüğünde duyduğun o yavaş, tok ve heybetli tik tak sesleri; hem edebiyatın hem de gerçek tarihin raylar üstündeki en güzel melodisidir.
format_quote"Bu saat artık satın alınan değil, yalnızca devredilen bir nesnedir."
Hasan Bekmezci
Yazarın ithafı: bu makaleyi, mekanik saatlerin tıkırtısında zamanın ve emeğin değerini bana ilk kez hissettiren, hayatımda silinmez izler bırakan merhum dedem Ali Bekmezci’nin aziz hatırasına ithaf ediyorum.
Cortébert’ten Urallar’a, oradan da Sirkeci Garı’na uzanan bu horolojik mirası, yani bu tarihî Serkisof cep saatini avucuma emanet ederek bana zamanın ötesinde bir aile bağı bahşeden kıymetli babam Şaban Bekmezci’ye sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Babama ait olan bu gururu ve dedemin aziz anısını taşıyan bu çelik kalbi, yarınların şahidi olması dileğiyle, günü geldiğinde canım oğlum Deniz Alper Bekmezci’ye gururla devredeceğimi şimdiden taahhüt ve beyan ederim.
Unutulmasın ki eşyayı ve evreni tefekkür etmek, eşyanın arkasındaki nizamı aramak Bekmezci ailesinin ata sporudur. Niyazım odur ki evladım Deniz Alper de bu mekanik tıkırtıların rehberliğinde tefekkürü bir yaşam gayesi hâline getirsin ve bu derin bakışla Yaratıcı’nın sonsuz hikmetine ve marifetine ulaşsın.
Zaman aksın, çarklar dönsün; Bekmezci ailesinin bu sessiz, vakur ve tefekkür dolu mirası nesiller boyu tıkırdamaya devam etsin.