Gözümüzü evrenin devasa galaksilerinden ayırıp maddenin en derin, en mikroskobik odacığına çevirelim: atomun çekirdeğine. Bir atomun kalbinde pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlar yan yana, sıkışık bir odada yaşarlar. Oysa fiziğin en tavizsiz yasalarından biri şudur: aynı yükler birbirine düşmandır, birbirini şiddetle iter.
İki güçlü mıknatısın artı kutuplarını birbirine bastırmaya çalıştığınızda elinizi nasıl geriye ittiğini hayal edin. Şimdi o mıknatısları santimetrenin trilyonda biri kadar bir alana sıkıştırdığınızı düşünün. İki proton çekirdeğin içinde birbirine yaklaştıkça aralarındaki elektriksel itme, fırtınalı bir patlama gücüne ulaşır. Eğer evrende sadece elektromanyetizma olsaydı hiçbir atom çekirdeği var olamazdı; protonlar birbirini bir mermi gibi uzaya fırlatır, evren tek protonlu hidrojenden ibaret, kimyasız, çorak bir gaz çölü olarak kalırdı.
Ancak tam bu isyanın ortasında, doğanın en güçlü, en amansız ama etki mesafesi en kısa kuvveti devreye girer: güçlü nükleer kuvvet. Bu kuvvet, protonların birbirini iten o devasa elektriksel nefretini bastıran, onları çekirdeğin kalbine sımsıkı kenetleyen evrensel bir süper tutkaldır.
format_quote"Varlık, maddenin hırçınlığına galip gelen görünmez bir merhametin tutkalıdır."
Hasan Bekmezci
Yirminci yüzyılın başlarında bilim dünyası aynı muammayla çalkalanıyordu: protonlar çekirdekte patlamadan nasıl bir arada durabiliyor?
1935 yılının dondurucu bir Japonya akşamında, Osaka İmparatorluk Üniversitesi’nin loş bir odasında genç fizikçi Hideki Yukawa masasının başında kâğıtlara girift kuantum denklemleri çiziyordu. Zihninde bir aydınlanma şimşeği çaktı: elektronlar birbirini, ışık tanecikleri olan fotonları alıp vererek hissediyorsa, protonlar da çekirdeğin o daracık hücresinde birbirlerine bir şey atıp tutuyor olmalıydı. Birbirlerine görünmez bir top atıyorlar ve o top onları birbirine kilitliyordu.
Yukawa, kuantum belirsizlik ilkesini kullanarak bu gizemli topun kütlesini matematiksel olarak hesapladı ve ona pion adını verdi. Fırtınalı bir denizde birbirinden sürüklenmek üzere olan iki ağır filika düşünün; içlerindeki insanlar birbirlerine aralıksız olarak ağır gülleler fırlatıp tutuyor ve her alışverişte ortaya çıkan momentum, filikaların birbirinden kopmasını engelliyor. Proton ve nötronlar da saniyede sayısız kez birbirlerine pion fırlatır; bu fırlatma trafiği, protonların elektriksel itme gücüne galip gelerek maddeyi bir arada tutar. Yukawa bu hesapla 1949 Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan ilk Japon bilim insanı oldu.
Güçlü nükleer kuvvetin bağlanma enerjisindeki yüzde yarımlık bir sapma bile varoluş matrisini anında yok etmeye yeter.
Bir fırındasınız, fırına ekmek malzemelerini koyuyorsunuz ama fırının harareti ve yapıştırıcı harcı o kadar zayıf ki un taneleri ekmek olup kaynaşamıyor, en küçük bir dokunuşta un çuvalı dağılıp gidiyor. Kuvvet azıcık zayıf olsaydı, protonların birbirini iten elektriksel gücü baskın çıkardı. İki proton hiçbir zaman kenetlenemezdi. Yıldızların kalbinde karbon, oksijen, silisyum ve demir gibi ağır elementler sentezlenemezdi. Evrende hidrojen dışında hiçbir atom var olamazdı; su, toprak, taş, gezegenler ve insan bedeni asla var olamazdı.
Tersi de aynı kapıya çıkar. Hamurun harcına o kadar vahşi bir tutkal döküyorsunuz ki, fırının kapısı kapanmadan un taneleri taş gibi sertleşiyor ve hiçbir pişme reaksiyonuna izin vermiyor. Kuvvet azıcık güçlü olsaydı, Büyük Patlama’dan hemen sonra protonlar birbirini görür görmez anında yapışır ve diproton, yani helyum-2 oluştururdu. Evrendeki bütün tekli hidrojen stoğu saniyeler içinde tükenirdi. Hidrojen kalmayınca Güneş’i dört buçuk milyar yıldır besleyen yakıt hiç var olamaz, suyun ana bileşeni bulunamaz, yıldızlar doğar doğmaz bütün yakıtını tüketip sönerdi.
Güneş’in dingin sıcaklığı ve ciğerlerimizdeki oksijen atomu, Yukawa’nın formüle ettiği o değerin bıçak sırtı dengesine borçludur.
format_quote"Birbirini iten iki şeyi bir arada tutan şey, itişin kendisinden daha güçlü bir sadakattir."
Hasan Bekmezci
Maddenin çekirdeğindeki bu kenetlenmeden ve yörüngesel nizamdan ilham alarak saatçilik dünyasına baktığımızda, karşımıza Felix Baumgartner ile Martin Frei’ın kurduğu URWERK’in arşivindeki bir parça çıkar: UR-106.
Bu saatin evin ürettiği en sert, en askerî parça olduğunu söylemek doğru olmaz; tam tersine, Baumgartner’in kendi ifadesiyle temiz, zarif ve kadınsı bir saat yapma niyetiyle doğmuştur ve URWERK onu yörüngedeki şiir diye anar. Ama tam da bu yüzden ilginçtir: evin bütün sertliğini bıraktığında elinde kalan şey, saatin asıl fikri olan kilitlenmiş yörüngelerdir.
UR-106, tıpkı bir atom çekirdeğinde birbirine kilitlenerek duran proton ve nötronlar gibi, merkezdeki karusel etrafında dönen üç uydusal saat kovanına sahiptir. Her kovan dört saat rakamı taşır ve kovanlar hem kendi eksenlerinde hem de merkezin etrafında döner. Zaman, sahnedeki kovanın alt kısımdaki testere dişli dakika skalasını pürüzsüzce taramasıyla okunur. Her saat başında bir kovan sahneden çekilirken diğeri aynı açıyla sahneye girer.
Kovanları yörüngelerinde tutan şey ise bir dişli zinciri değil, berilyum bronzundan yapılmış Malta haçlarıdır. Malta haçı, döndürdüğü tekeri her adımda kilitleyen bir mekanizmadır: bir adım ilerletir, sonra tutar; ilerletir, sonra tutar. Pion alışverişinin protonları her an yeniden yakalaması gibi, haç da kovanı her açıda yeniden yerine oturtur. Uydular ve karusel hafifliği için titanyumdan, elle çekiçlenip fırçalanarak; karusel ile üç katlı ana plakalar ise ARCAP alaşımından yapılmıştır.
format_quote"Bir kadranda saat, yerinde durarak değil, yörüngesini tamamlayarak okunur."
Hasan Bekmezci
Kadranın alt tarafında, dakika skalasının içinde küçük bir ay safhası durur ve o ay lapis lazuliden yontulmuştur. Mekanik bir saatte lapis kullanmak yalnızca bir renk tercihi değildir: bu taş Afganistan’ın Hindukuş dağlarında, bir mermerin içinde oluşur ve rengini lazurit mineralinin kristal kafesine hapsolmuş kükürt kümelerinden alır. Yani kadrandaki o mavi de, tıpkı çekirdekteki kenetlenme gibi, bir bağlanmanın görünür hâlidir.
Kasa otuz beş milimetreye kırk dokuz virgül dört milimetre, kalınlığı on dört virgül kırk beş milimetredir; safir camı yansıma önleyici kaplamalıdır ve otuz metreye kadar su geçirmez. Dizinin dört ayrı yüzü vardır: Flower Power, Black, White ve Black Pink. Karanlık olanlarında kasa boydan boya siyah elmaslarla taşlanmıştır ve bu taşlar, atomun kalbinde hapsedilmiş bağlanma enerjisinin dondurulmuş birer estetik karşılığı gibi durur. Soğuk metal ile elmasın bu zıtlığı, çekirdekteki elektriksel itme ile nükleer kenetlenmenin görsel karşılığıdır.
Kalbinde atan otomatik kalibre UR-6.01, elli iki taş taşır, İsviçre çapalı maşalıdır, saatte yirmi sekiz bin salınımla, yani dört hertzle çalışır ve kırk sekiz saatlik güç rezervi verir. Kurma kolu üç konumludur. Bu kesintisiz devir daim, güçlü nükleer kuvvetin evrenin her noktasında bir saniye bile şaşmadan sürdürdüğü o sessiz sadakatin bilekteki heykelsi aksidir.
format_quote"Zaman, yıldızların bağrında pişen atom çekirdeklerinin tiktaklarıdır."
Hasan Bekmezci
Hideki Yukawa’nın 1935’te kâğıt üzerinde keşfettiği ve atom çekirdeğini patlamaktan koruyan güçlü nükleer kuvvet, evrendeki bütün maddenin varlık teminatıdır. URWERK UR-106 ise o mikroskobik kenetlenme ve dönerek zamanı kilitleme nizamının insan aklıyla titanyuma ve elmasa işlenmiş hâlidir.
Biri Yaratıcı’nın atomun en derin hücresine koyduğu merhamet tutkalını, diğeri ise o mikroskobik kilitleri okuyup bileğimizde sanata dönüştüren insan dehasını temsil eder.
Saat, üreticisinin kendi anlatımıyla: URWERK, UR-106