Eylül’ün yirmisinde, sabaha karşı, Pasifik’in abisal düzlüklerinde dört bin metrede duran bir araştırma aracının kamerası çamurun üzerinde solgun, kıvrımlı bir yumru buldu. Gemideki laboratuvarda iki kişi ekrana bakıyordu: denizel biyokimyacı Dr. Sabiha Tekin ve sedimantoloji araştırmacısı Dr. Kenan Arslan.
Ekrandaki şey bir mercan değildi, bir sünger de değildi. Onlarca santimetre genişliğindeki o yapı tek bir hücreydi.
Biyoloji kitapları bir canlının kabuğunu kendi genetik koduyla ürettiği proteinden ya da kalsiyumdan yaptığını söyler Kenan, dedi Dr. Sabiha. Salyangoz kalsiyum karbonat salgılar, mercan kendi iskeletini çökeltir. Bu canlı ise hiçbir mineral kabuk salgılamıyor.
Salgılamıyor çünkü ihtiyacı yok, diye karşılık verdi Dr. Kenan Arslan. Xenophyophore, etrafındaki çamurdan kum tanelerini, sünger iğnelerini, ölmüş radyolaryaların kabuk kırıntılarını ve baryum sülfat kristallerini tek tek topluyor, sonra bunları kendi ürettiği organik bir yapıştırıcıyla birbirine tutturuyor. Bilim bu tip kabuğa aglütine kabuk diyor; yani yapıştırılmış kabuk. Malzemeyi üretmiyor, buluyor ve diziyor.
Bunu kavramak için üç benzetme yeter. Birincisi harçsız kule örmektir: çimento fabrikanız yoksa bina yapamayacağınız düşünülür, oysa bu canlı etraftaki molozu toplayıp ayakta duran bir yapı kuruyor. İkincisi dönüşümdür; abisal çamurdaki organik artıkları süzerek besleniyor ve geride bıraktığı iskeletler küçük bentik canlılar için barınak oluyor. Üçüncüsü ölçektir: tek bir hücrenin içinde binlerce çekirdek bulunuyor, yani bu canlı büyümek için bölünmek zorunda değil.
Burada metinlerde sık karışan bir ayrımı düzeltmek gerekir. Hücrenin içinde stercomare denilen, atık taneciklerinden oluşmuş uzun diziler bulunur; bunlar depolanmış artıktır, kabuğu tutan yapıştırıcı değildir. Kabuğu tutan şey hücrenin ayrıca ürettiği organik bir bağlayıcıdır. Canlı atığını da saklar, zırhını da örer, ama ikisi aynı madde değildir.
format_quote"Malzemeyi üretmiyor. Buluyor ve diziyor."
Hasan Bekmezci
Saatçilikte yuvarlak kasa ve kadran kalıbını en açık biçimde reddeden ev MB&F’tir ve Horological Machine N°10, Maximilian Büsser’in yolculuk sırasında aklına gelen bir tasarımdan doğmuştur. Bir köpeğe atıfla Bulldog adını taşır.
Benzetme yüzeyde kalmaz. Üst tarafta iki kubbe durur ve bunlar hayvanın gözleridir: soldaki on iki saatte, sağdaki altmış dakikada bir tur atarak zamanı gösterir. Kubbeler masif alüminyumdan işlenir, kâğıt inceliğindedir ve her biri yarım gram gelir; ağırlık ne kadar düşerse mekanizmadan o kadar az enerji ister. İkisinin arasında, şişkin bir safir kubbenin altında, on dört milimetrelik asılı balans çarkı havada durur ve dört klasik ayar vidasıyla düzenlenir.
Asıl buluş kasanın altındaki çenededir. Güç rezervi bir ibreyle ya da bir ölçekle değil, metal çenelerin açılıp kapanmasıyla gösterilir. Kurma tam olduğunda çeneler açıktır; yay boşaldıkça kapanır ve güç bittiğinde tamamen kapanmış olur. Köpek, enerjisi tükendiğinde ağzını kapatır.
Bu gösterge mümkün olan en az enerjiyi harcayacak şekilde hesaplanmıştır, çünkü zembereğin torku esas olarak asılı balansa ve dönen kubbelere ayrılmıştır. Mekanizma elle kurulur, üç yüz bir parçadan oluşur, otuz dört taş taşır ve kırk beş saat dayanır. Saniyede iki buçuk devirle, yani saatte on sekiz bin kez salınır; bu modern bir kalibreye göre sakin bir ritimdir ve o büyük balansı gözle izlenebilir kılar. Kubbelerin üzerindeki rakamlar ve işaretler Super-LumiNova ile kaplanmıştır.
format_quote"Köpek, enerjisi tükendiğinde ağzını kapatır."
Hasan Bekmezci
Kasa titanyumdan, kırmızı altından ya da kumlanmış çelikten siyah PVD kaplamayla üretilir. Burada bir düzeltme gerekir: bu saatte karbon yoktur. Karbon ve Macrolon gövde MB&F’in arşivindeki HMX’e aittir, ayrı bir makinedir.
Çenenin kapanmasını izleyen biri, dört bin metredeki o solgun yumruyu anımsayabilir. Benzetme üreticinin iddiası değil, seyredenin okumasıdır. Üstelik aradaki fark açıktır: biri malzemeyi dışarıdan topluyor, diğeri en pahalı alaşımları ısmarlayarak çalışıyor. Ortak olan şey daha derinde durur. İkisi de parçaları bir araya getirmenin kendisinin bir bilgi işi olduğunu gösteriyor.
Çünkü asıl mesele malzeme değil, dizilimdir. Okyanus tabanındaki çamurun içinde o kum taneleri milyonlarca yıldır duruyor; onları toplayıp basınca dayanan bir yapıya çeviren şey taneler değil, onları yerleştiren düzendir. Tek hücreli bir canlıya hangi taneyi alacağını, hangisini bırakacağını ve nereye koyacağını kimse öğretmedi. O bilgiyle doğdu. İnsan ise aynı işi yapabilmek için üç yüz bir parçayı tek tek hesaplamak zorunda kaldı.
format_quote"Asıl mesele malzeme değil, dizilim. Taneler milyonlarca yıldır orada duruyordu."
Hasan Bekmezci
HM10 Bulldog, saatin bir kadrandan ibaret olmadığını hatırlatır. Safir kubbelerin altında dönen o iki alüminyum göze ve yavaşça kapanan çeneye baktığınızda, parçaları bir araya getirmenin kendisinin bir tasarım olduğunu, hiçbir yığının kendi kendine bir yapıya dönüşmediğini düşünmeye başlarsınız.
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: MB&F, Horological Machine N°10