Vacheron Constantin’in Métiers d’Art Les Masques koleksiyonu, yüksek saatçiliğin yalnızca mikro mekanik bir yetenek olmadığını, insanlığın ontolojik hafızasını, estetik krizlerini ve varoluş sancılarını bileğe taşıyan bir tefekkür nesnesi olabildiğini kanıtlar. Akrep ve yelkovanın feda edildiği bu kadranda, zamanın alışılagelmiş akışı kırılır. Mekanizma, maskenin çevresindeki dört pencerede anlık atlamalara dönüşürken, merkezde yükselen som altın maskeler ve safir cama gizlenmiş Michel Butor şiirleri felsefe tarihinin beş dev zihnini aynı mecliste karşı karşıya getirir.
Koleksiyon iki bin yedi ile iki bin dokuz arasında, her yıl dört saat olmak üzere üç yılda tamamlandı. Dört saatin her biri bir kıtaya ayrıldı: Asya, Afrika, Okyanusya ve Amerika. Her yıl yirmi beş takım yapıldı; toplamda on iki saat ve yüz parça. Kadranlardaki maskeler, Cenevre’deki Barbier-Mueller koleksiyonundaki gerçek eserlerin birebir küçültülmüş hâlleridir. Yukarıdaki fotoğrafta bir takımın dördü birden duruyor: Çin’den bir Kıtan ölü maskesi, Alaska’dan bir yüz, Kongo’dan bir yüz ve Endonezya’dan bir dans maskesi. Kutu böyle satıldı, dört kıta bir arada.
format_quote"Akrep ve yelkovanın kaldırılması estetik bir tercih olduğu kadar ontolojik bir karardır."
Hasan Bekmezci
Michel Butor’un her maske için ayrı yazdığı kısa düzyazı şiirler, safir cam üzerine vakumda metal buharlaştırma tekniğiyle, altın harflerle ve ucu başına değen bir helezon şeklinde işlenmiştir. Sıradan bir bakışta tamamen kaybolurlar; ancak doğru ışık açısı yakalandığında kadranda parıldayarak belirirler. Bu durum, hakikatin zahirin arkasındaki gizlenmiş doğasını simgeler.
Şiirler Fransızcadır ve bu sayfada onları alıntılamıyoruz; Butor’un metinleri hâlâ telif altındadır. Ama aşağıdaki fotoğraflarda, ışık doğru açıdan düştüğü için, harflerin kadranların üzerinde nasıl belirdiğini görebilirsiniz.
Asya’nın maskesi Çin’den gelir: Liao hanedanını kuran Kıtan halkına ait bir ölü maskesi. Kıtanlar ölülerinin yüzüne ince metalden dövülmüş birer maske geçirir, yüzü çürümeden korunsun ve kimliği dağılmasın isterlerdi. Butor’un bu maske için yazdığı satırlar da uykuyla, kapanan gözkapaklarıyla ve ışığın bir noktada toplanmasıyla ilgilidir.
Platon’a göre bu altın maske, kadranda duran somut bir nesne değildir; mağara benzetmesindeki duvar gölgelerinden sıyrılıp zamansız idealar âlemine geçişin simgesidir. Duyularımızla algıladığımız güneş ve zaman geçicidir; asıl olan, gözler kapandığında beliren o ezelî ruh ışığıdır.
Aristoteles, dostu Platon’un yine soyut kavramlara sığındığını söyler. Kadrandaki bu yapı, madde ile formun ayrılmaz birliğidir. Altın, potansiyel bir kütleydi; usta oymacının elinde forma bürünerek fiil hâline geçti. Şiirdeki akış ise değişimin kendisidir, ancak o akış mekanizmanın rasyonel düzeniyle anlam kazanır.
İbn Rüşd için gece de akış da doğanın değişmez matematiğidir. Evren, faal akıl vasıtasıyla mantıksal bir nedensellik zinciri içinde hareket eder. Zamanın bir nehir gibi akması bir yanılsama değil, fiziksel bir zorunluluktur.
İbnü’l-Arabî, Aristoteles ile İbn Rüşd’ün kabukta kaldığını söyler. Altın yüz, gizli hazine olan hakikatin tecellisinden ibarettir. Âlem, O’nun aynasındaki yansımadır; sonraki takipçilerinin vahdet-i vücud diye adlandıracağı şey budur, kendisi bu tabiri hiç kullanmamıştır. Maske gizlemek için değil, o gizli güzelliği tecelli ettirmek için bürünülen bir perdedir.
Doğunun Kadim Üstadı ise o altın yüzü, Sâni-i Zülcelâl’in kadrana nakşettiği bir sikke-i kudret olarak okur. Unutulmuş dualar ve gece, zamanın dönmesiyle tecelliyatın yenilenmesidir. Güneş ve an değişir, fakat Nakkaş-ı Ezelî’nin sanatı her an teceddüd-ü emsal ile taze kalır.
Afrika’nın maskesi Kongo’dan gelir. Oyulmuş ahşap, pigment ve ateşle sertleştirilmiş bir yüzdür; dünyanın en büyük Batı dışı sanat koleksiyonlarından birinde, Barbier-Mueller’de durur. Butor’un bu maske için yazdığı satırlar toprağın derinliğini, ateşin kemiğe değdiği anı ve gölgesiz bir aydınlığı anar.
Aristoteles burada dört unsurun somut örneğini görür: toprak ile ateş. Maddenin değişimi, niteliklerin birbirine dönüşmesiyle açıklanır. Ateşin kemiğe dokunması, maddenin yeni bir forma geçiş sürecidir.
İbn Rüşd bu dönüşümün tesadüfi olmadığını söyler. Toprağın derinindeki damar da, ateşin ısısı da nedensellik ilkesine dayanır. Kalibre 2460 G4’ün çarkları nasıl bir nedensellikle dönüyorsa, maddenin özü de aynı rasyonel yasaya tabidir.
İbnü’l-Arabî için gölgesiz nur ifadesi doğrudan ilahi zatın tecellisidir. Ateş kemiğe dokunduğunda benlik yanar, geriye sadece O kalır. Zaman dediğimiz o soğuk parıltı, nefes-i rahmânînin anlık çakımlarıdır.
Doğunun Kadim Üstadı, toprağın altındaki o damarı, yeryüzünü bir sergi gibi donatan kudretin gizli bir damarı olarak görür. Isı üretmeden aydınlatan ışık ise, canlılardaki biyolojik ışıltı gibi, sebeplerin arkasındaki müsebbibü’l-esbâbı gösteren bir işarettir.
Platon ise ateşin de toprağın da geçici formlar olduğunu hatırlatır. Önemli olan, o karanlığın içinde beliren gölgesiz nurun, ruhun asıl vatanından sızan ışık olmasıdır.
Amerika’nın maskesi Meksika’dan, Guerrero bölgesinden gelir: Mezcala kültürünün taştan yonttuğu bir yüz. İki bin yıldan uzun süredir aynı yüz ifadesini korumaktadır; göz ve ağız yalnızca birer oyuktur, geri kalan her şey yüzeyin sertliğine bırakılmıştır. Butor’un satırları da taşın kalbindeki sessizliği ve sarsılmazlığı anar. Yukarıdaki takımda Amerika’yı temsil eden saat ise Meksika’nınki değil, Alaska’dan gelen yüzdür; koleksiyon üç yıl boyunca her kıtaya birden fazla maske ayırdı.
Platon’a göre evren parçalansa da kırılmaz parça ayakta kalır. Çünkü o parça, ruhun ölümsüzlüğü ve ideal formun bozulmazlığıdır. Maddesel dünya yıkılmaya mahkûmdur; ancak idealar ebedidir.
Aristoteles kadrandaki Mezcala maskesinde kütlesel bir durağanlık görür. Ancak taşın içindeki o potansiyel form olmasaydı, usta onu bu kadrana dönüştüremezdi. Ruhun yeniden doğuşu, formun maddede yeniden tecellisidir.
İbnü’l-Arabî için dağılan evren ve parçalanan kimlik fenâ makamıdır. İnsan dünyevi benliğini yok ettiğinde, taşın kalbindeki o mutlak sessizliğe ulaşıp bekâ bulur. Kırılmaz parça, insanın özündeki ilahi nefestir.
Doğunun Kadim Üstadı, taşın kalbindeki o sessizliği, maddenin kendi kendine kuramayacağı bir intizamın ifadesi olarak okur. Atomların dağılması ölüm değil terhistir. Dünya sergisi kapansa da, o kırılmaz parça haşir yolculuğundaki sarsılmaz hakikattir.
İbn Rüşd ise kırılmaz parçayı insanlığın ortak aklı olarak görür. Bireysel kimlikler yok olur, evrenler değişir; ancak evrensel akıl ve mantık yasaları asla sarsılmaz.
format_quote"Zaman, insanı telaşa sürükleyen bir çizgi olmaktan çıkarılmıştır."
Hasan Bekmezci
Okyanusya’nın maskesi Endonezya’dan, Lombok adasından gelir. Ahşaptan oyulmuş bir yüzdür ve adanın maske geleneğinde, dansçının yüzünü örterek onu bir başkasına çeviren bir nesnedir. Butor’un satırları okyanusun derinliğini, rüzgâra teslim olmuş bir ağacı ve hiçbir mekânın tutamayacağı bir bakışı anar.
İbnü’l-Arabî için zamanın kalbindeki o tek bakış, ibnü’l-vakt olan ârifin bakışıdır. Zaman geçmiş ya da gelecek değildir; zaman, tecellinin muhatap olunduğu şu andır.
Platon’a göre beden ruh için bir kafestir; tıpkı mekanizmanın kasanın içine hapsolması gibi. Ancak ruh, doğru bir bakışla, yani hatırlayarak, o kafesi aşar ve zamansızlığa yükselir.
Doğunun Kadim Üstadı, okyanusun dibindeki gizli nefesi, en görünmez canlıyı bile unutmaksızın rızıklandıran rahmetin işareti olarak okur. Ağacın rüzgâra teslim olması ise, tabiattaki kusursuz tevekkül ve teslimiyet ilkesidir.
Aristoteles için ağacın rüzgârla salınması hareket ilkesinin kendisidir. Her hareket eden, kendisi hareket etmeyen bir ilk hareket ettiriciye muhtaçtır. Mekanizmadaki zemberek gibi, âlemin de bir ilk hareket ettireni vardır.
İbn Rüşd ise o tek bakışı, insanın aklıyla evreni kavradığı andaki entelektüel sezgi olarak görür. İnsan, duyularının kafesini ancak rasyonel düşünce ve doğru bir bakış açısıyla kırabilir.
Bu derin meclisin ardında duran somut horolojik gerçeklikler ise şunlardır.
Akrep ve yelkovanın kaldırılması estetik bir tercih olduğu kadar ontolojik bir karardır. Zaman, sürekli dönen ve insanı telaşa sürükleyen bir çizgi olmaktan çıkarılmış; maskenin çevresindeki dört pencerede anlık atlamalara dönüştürülmüştür. Pencerelerden biri saati, biri dakikayı, biri haftanın gününü, biri de ayın gününü gösterir. Kadranın kendisi yarı saydam safirdir, yani kadranın altındaki mekanizmanın gölgesi de resmin bir parçasıdır.
İçeride, markanın kendi imalatı olan kalibre 2460 G4 çalışır. Otomatik kurmalıdır, saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz salınım yapar, kırk saat yürür ve Cenevre Damgası taşır. Kasa kırk milimetre çapında ve on iki milimetre kadar yüksekliğindedir; önü de arkası da safirdir ve otuz metreye kadar su geçirmez. Bir takımın dört saati sarı altın, beyaz altın, pembe altın ve platin olarak yapılmıştır.
Müzedeki maskeler milimetrik ölçekte taranarak kadrana aktarılmış, sonra Vacheron Constantin oymacıları som altın blokları mikroskop altında elle işleyerek ahşabın, taşın ve metalin dokusunu yeniden kazımıştır. Kadrandaki yüzeyin benekleri, lekeleri ve aşınmaları süs değildir; aslın üzerindeki izlerdir.
Michel Butor’un şiirleri de kadranda sabit bir süsleme değildir. Kullanıcı bileğini çevirip ışığı doğru açıyla kadrana düşürmedikçe görünmezler. Bu da hakikat, ancak ona bakmayı bilen açıya tecelli eder ilkesinin mekanik ifadesidir.
format_quote"Hakikat, ancak ona bakmayı bilen açıya tecelli eder."
Hasan Bekmezci
Vacheron Constantin Métiers d’Art Les Masques, mikro mekaniğin soğuk dişlilerini antropoloji, felsefe ve şiirle buluşturan müzelik bir şaheserdir.
Markanın el sanatları sayfası: Vacheron Constantin, Métiers d’Art