Geleneksel yüksek saatçilik dünyasına baktığımızda, yüzyıllardır bize ezberletilmiş kutsal bir geometri vardır. Saatler ortadadır, ibreler merkezden doğar, komplikasyonlar simetrik birer mücevher gibi kadranın dört bir yanına dengeyle yerleştirilir. Gözümüz bu düzene öylesine alışmıştır ki, kadrana baktığımızda huzur buluruz.
Peki ya bir saat, bu konfor alanınızı bile isteye yerle bir ederse?
Geleneksel estetiğin o sakin sularına çomak sokan, klasik kuralları altüst eden ve İspanyolcada çılgın anlamına gelen loco kelimesinden beslenen bir cesaret düşünün. Horoloji dünyasının en prestijli sahnelerinden biri olan Grand Prix d’Horlogerie de Genève’in iki bin yirmi altı yarışmasında resmî adaylık elde eden Christopher Ward C1 Loco Classic, tam olarak bu estetik isyanın adıdır.
Bir sahne hayal edelim. Bin sekiz yüz doksanların başında, İsviçre’nin Le Locle kasabasındaki ufak bir atölyede genç bir saat ustası gecenin karanlığında tek başına çalışıyor. Masasındaki lüks cep saatlerinin hepsi kusursuz simetriye sahip: akrep ve yelkovan tam ortadan çıkıyor, Romen rakamları dairesel bir hiyerarşiyle kadrana hükmediyor.
Usta derin bir iç çekiyor. Zaman bir çemberin içine hapsedilmiş düz bir çizgi midir, yoksa zihnin kurallarını yıkan bir tiyatro mu, diye soruyor kendi kendine. Masasındaki cımbızı alıyor, çarkların yerini değiştiriyor, ibreleri yukarı taşıyor ve mekanizmanın kalbini dışarı fırlatacak şekilde açıkta bırakıyor. Sabah atölyeye gelen yaşlı ustalar kadrana baktıklarında dehşete düşüyorlar: bu tamamen çılgınlık, bu adam bir loco, diyorlar.
Gerçek sahne ise çok daha yakın bir tarihte ve bambaşka bir yerde geçti. İki bin yirmi dört yılının Temmuz ayında, Biel’de boğucu sıcak bir Cuma akşamı. Christopher Ward’ın İsviçre ekibi yaz tatili öncesi mahallenin futbol kulübünde toplanmıştı. Tasarım direktörü Adrian Buchmann, bir süredir üzerinde çalıştığı bir fikri göstermek istedi; dizüstü bilgisayarını açtı ve görüntüyü toplantı odasındaki büyük ekrana aktardı. Odada kalan az miktardaki hava, ardından gelen iç çekişlerle birlikte tükendi. Karşılarında, markanın o güne dek gördüğü en güzel saat görselleştirmesi duruyordu. İki yıl sonra, bitmiş saat ortaya çıktı.
İsmin nereden geldiğini ev hiçbir zaman açıklamadı. Bilinen şu: loco İspanyolcada çılgın demek, ve ailenin ilk üyesi olan C12 Loco, markanın kendi anlatımıyla teknik direktörünün eğlencesine çizdiği bir karalamadan doğdu.
Loco, kelime anlamı olarak delilik kabul edilen bir kavram; zanaat dünyasında ise kuralların kölesi olmaktan kurtulup özgürleşmenin en üst formudur. Pablo Picasso’ya atfedilen o söz gibi: her çocuk bir sanatkârdır, mesele büyüdüğünde nasıl sanatkâr kalacağıdır. Sözün kaynağı tartışmalıdır ama fikri sağlamdır. C1 Loco Classic de büyüdükçe ezberlerin kurbanı olan horoloji dünyasına o çocuksu, çılgın cesaretle geri döner.
format_quote"Loco, zanaat dünyasında kuralların kölesi olmaktan kurtulup özgürleşmenin en üst formudur."
Hasan Bekmezci
Tarih, geleneksel akademinin kurallarını yıkan bu çılgın isyanların hikâyeleriyle doludur. Mükemmellik, mevcudu tekrarlamakta değil; kuralı bozup yeni bir dil inşa etmektedir.
Isaac Newton’un yüzyıllar boyunca mutlak kabul edilen klasik fiziğine göre zaman, evrenin her yerinde sabit ve herkes için aynı hızda akan sarsılmaz bir nehirdi. Tüm bilim dünyası bu kurala inanırken Albert Einstein çıkıp zamanın sabit olmadığını, kütleye, hıza ve gözlemciye göre büküldüğünü söyledi. Dönemin akademik çevreleri bunu akıl dışı bir çılgınlık olarak gördü. Ancak Einstein, zamanın üzerindeki o katı mutlaklık algısını kırarak fiziğe göreliliğin ve esnekliğin kapısını açtı.
Bir sonraki isyan Einstein’ın kendisine karşı geldi. Kuantum fiziğinin öncüleri, evrenin iki ucundaki iki parçacığın aradaki mesafeyi hiçe sayarak birbiriyle uyumlu sonuçlar verdiğini söylediğinde Einstein buna inanmayı reddetti ve alaycı bir dille uzaktan ürpertici eylem dedi; adeta bir büyü. Bin dokuz yüz otuz beşte yazdığı itiraz, bin dokuz yüz altmış dörtte John Bell’in ortaya koyduğu teoremle sınanabilir hâle geldi. Ve o sınavı laboratuvarda yürüten John Clauser, Alain Aspect ile Anton Zeilinger iki bin yirmi ikide Nobel Fizik Ödülü’nü aldılar. Dünün büyü denilerek dışlanan çılgın fikri, bugünün ders kitabı oldu.
Resimde Pablo Picasso, Rönesans’tan beri tuvale hükmeden tek kaçışlı derinliği ve kusursuz perspektifi darmadağın etti. Yüzleri ve nesneleri parçalara ayırıp aynı anda farklı açılardan çizdiğinde sanat akademileri ona delilik dedi. Oysa Picasso nesnenin dış görünüşünü değil, özündeki çok boyutlu hakikati çiziyordu.
Salvador Dalí, zamanı katı ve mekanik bir cetvel gibi gören klasik anlayışa karşı eriyen saatlerini çizdi; Belleğin Azmi, zamanın zihinsel ve esnek yapısını tuvale taşıyarak dönemin bütün estetik ezberlerini bozdu.
Claude Monet, Paris Salonu’nun muhafazakâr fırça darbelerini reddedip ışığın anlık değişimini ham vuruşlarla tuvale yansıttığında alay konusu oldu. Oysa o ham fırça darbeleri modern resmin kapılarını sonuna kadar araladı.
Andy Warhol, yüzyıllardır müze duvarlarına hapsedilmiş yüksek sanat anlayışını yerle bir etti. Sıradan bir çorba konservesini sanat galerisinin tam merkezine koyduğunda eleştirmenler dehşete düştü. Warhol elitist sınırları yıkarak gündelik nesnenin içindeki ikonik ruhu açığa çıkardı.
Matematikte iki bin yıl boyunca insanlık, Öklid’in düz bir kâğıt üzerindeki geometrisini tek gerçek sandı: bir üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir ve paralel çizgiler kesişmez. Bernhard Riemann ise çıkıp sordu: ya evren düz bir kâğıt değil de bir küre, esnek bir yüzeyse? Bir kürenin üzerine çizilen devasa bir üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen dereceden büyüktür. Riemann, uzayın bükülebileceğini matematiksel olarak gösterdi.
Yıllar sonra Einstein genel göreliliği yazarken devasa kütlelerin uzay zamanı nasıl büküp bir trambolin gibi eğdiğini anlatmak zorundaydı. Düz kâğıt geometrisiyle bunu ifade etmek imkânsızdı. Einstein, Riemann’ın yıllar önce geliştirdiği eğri uzay matematiğini alıp denklemlerine yerleştirdi. O çılgın matematik olmasaydı, uzay zamanın büküldüğü asla formüle edilemezdi.
Kimyada ise Dmitri Mendeleyev, çağdaşları elementleri rastgele listelerken henüz keşfedilmemiş elementlerin varlığına inandı ve periyodik tablosunda boşluklar bıraktı. Onunla dalga geçtiler. Yıllar sonra keşfedilen galyum ve germanyum, Mendeleyev’in boş bıraktığı kutulara ağırlıklarıyla birlikte tam oturdu.
format_quote"Dünün büyü denilerek dışlanan çılgın fikri, bugünün ders kitabı oldu."
Hasan Bekmezci
C1 Loco Classic de saatin kadranında klasik akademinin biçtiği rolü reddeder. Alışılagelmiş kadran dengelerini söküp atar, zamanı okuma merkezini yukarı taşır ve alt alanı tamamen mekanik bir tiyatro sahnesine çevirir. Üst kısımda son derece geleneksel Romen rakamları ve mavi ibrelerle klasik bir duruş sergilerken, alt yarıda ham ve iskeletleştirilmiş bir mekanik isyan başlatır.
Burada ince bir ayrım vardır ve atlanmamalıdır. Kırılan çember oldu, simetri değil. Markanın kendi tarifiyle saatin yüzü yukarıdan aşağıya bir simetri alıştırmasıdır: üstte kubbeli seramik kadran, altta denge çarkı ve eşapman, ikisi de aynı dikey eksen üzerinde. Loco, simetriyi yok etmez; onu merkezden alıp dikey bir eksene taşır.
Bir saatin merkezini boşaltıp zaman göstergesini yukarı taşımak, sadece kadranı yeniden çizmekle bitmez. C1 Loco Classic’in çözümü, kadranın kendisini üst üste iki katman hâlinde kurmaktır.
Alttaki zemin kadranı önce taneli bir kumlamadan geçer; üzerine toz hâline getirilmiş sedef taşıyan bir vernik sürülür, en sonunda da beş mikron ya da daha ince bir PVD renk katmanı eklenir. Bu incelik, altındaki dokunun kaybolmamasını sağlar. Marka ürün direktörü Jörg Bader, sonucu suyun üstündeki bir yağ tabakasına benzetir: her bir parıltı noktası tek tek seçilir, ama bütün her açıda değişir. Evin kendi tabiriyle etki, Giverny’deki Monet’dir.
Üstüne oturan saat kadranı ise beyaz seramiktendir ve kubbelidir. Üzerindeki Romen rakamları bu saat için çizildi; her biri lazerle oyulduktan sonra mikroskop altında, ince bir iğneyle siyah lak doldurularak elde tamamlanıyor. Hemen üstteki ibreler elmas uçla kesilmiş, parlatılmış ve mavi PVD ile kaplanmıştır; kadranın ve kubbeli safir camın eğrisini takip edecek şekilde bükülmüşlerdir.
Altta ise serbest denge çarkı çalışır. Christopher Ward için İsviçre’de özel olarak üretilen bu çarkın denge yayı kırk beş mikron, yani milimetrenin yirmide biri kadar incedir. Saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz kere, yani saniyede dört kere salınır. Denge çarkını ve eşapmanı tutan köprüler ince ve yuvarlatılmıştır, ve her bir takım İsviçre Jurası’ndaki parlatma ustasının elinde beş saatten fazla zaman geçirir.
Mekanizma CW-003’tür ve tamamen elle kurulur. Rotor olmadığı için arka taraf da aynı mimariyi açıkta bırakır: üst üste dizilmiş üç halka, yani altta ve üstte birer zemberek kutusu ve tam ortalarında pahlanmış ara kurma çarkı, hepsi yatay ve yuvarlatılmış köprülerle taşınıyor. Ana plaka lazerle taneli bir dokuya kavuşturulmuş, kenarları parlatılmış ve sıcak tonlu iki N altınla kaplanmıştır.
Yüz otuz sekiz parçadan kurulu bu kalibre, tek kurmayla yüz kırk dört saat, yani altı gün çalışır. Yirmi dokuz taşı vardır ve günlük sapması sıfır ile artı yedi saniye arasındadır. Kökü, markanın ilk kendi kalibresi olan ve bugün CW-001 adını taşıyan SH21’e dayanır; Frank Stelzer önce C12 Loco için baştan tasarladı, sonra Loco Classic için yeniden elden geçirdi.
Kasa kırk bir milimetredir ve 904L paslanmaz çelikten yapılmıştır; bu alaşım, yaygın olarak kullanılan 316L’ye göre daha derin bir parlaklık verir. Yüksekliği on dört virgül bir milimetre, kulaktan kulağa kırk sekiz milimetre, ağırlığı altmış dört gram. Kasa boyunca uzanan oluk, tek tek lehimlenmiş kulaklara dönüşerek kesintisiz ve yuvarlak bir profil çizer. Su geçirmezliği otuz metredir. Beş halkalı Consort bileziği de 904L çeliktendir ve halkaları aletsiz çıkarılabilir; dilerseniz dokulu süet kayışlardan birini takarsınız.
Her sabah saati kurma kolundan kurmak, mekanik zembereğe doğrudan insan enerjisi aktarmaktır. Bu temas, saati takan kişiyi mühendisliğin dışında bir seyirci olmaktan çıkarır.
format_quote"Kırılan çember oldu, simetri değil."
Hasan Bekmezci
Grand Prix d’Horlogerie de Genève, saatçilik dünyasının en görünür kürsüsüdür. Bir modelin orada resmî adaylık alması, onun sadece güzel görünmekle kalmadığını, sektöre teknik ve tasarım anlamında taze bir soluk getirdiğini tescil eder.
C1 Loco Classic, iki bin yirmi altı yarışmasında Petite Aiguille dalında aday gösterildi. Bu dal, dört bin beş yüz ile on bin İsviçre frangı arasındaki saatlere ayrılmıştır ve bu yıl kategoriye giren yirmi altı saat arasından altı finalist, Akademi’nin bin yirmi sekiz üyesinin oylarıyla seçildi. Ödüller yedi Kasım akşamı Cenevre’de sahiplerini bulacak; yani bu satırlar yazılırken saat henüz hiçbir şey kazanmış değil, sadece finalde.
Saatin fiyatı beş bin sekiz yüz elli beş avro ve ön siparişe açık; teslimler Aralık ortasında başlıyor.
Christopher Ward C1 Loco Classic; sıradanlığı reddeden, zamana klasik bir pencereden bakarken alt katmanlarında mekanik bir devrim barındıran nadide bir eserdir.
O, bileğinde sadece bir saat değil; kuralları esneten, estetik algıyla oynayan ve çılgın cesareti üst düzey mühendislikle buluşturan yaşayan bir manifesto taşıyanlar içindir. GPHG kürsüsünde adını duyuran bu cesur tasarım, modern saatçiliğin ezberlerini bozmaya devam ediyor.
Saat, üreticisinin kendi sitesinde: Christopher Ward, C1 Loco Classic