Eylül’ün son haftasında, gece yarısını geçe, Büyük Okyanus’un batı kesiminde bir araştırma denizaltısı bin iki yüz metrede duruyordu. Gözlem kamarasının camı dışarıdaki iki derecelik suyla temas ettiği için buğulanmıştı. İçeride iki kişi vardı: fotobiyolog Dr. Sabiha Tekin ve lüminesans spektroskopisi uzmanı Dr. Kenan Arslan.
Projektörler kapatıldığında kamara mutlak bir karanlığa gömüldü. Sonra camın birkaç metre ötesinde, hiçbir ısı yaymadan, hiçbir yakıt yakmadan ve çevresindeki suyu tek bir derece ısıtmadan turkuaza çalan yeşil bir ışık belirdi.
Şu spektrometre değerlerine bak Kenan, dedi Dr. Sabiha. Termal kamera sıfır gösteriyor. İnsanlığın yüzyıllardır övündüğü akkor ampul, harcadığı enerjinin büyük kısmını ısı olarak israf eder. Işık üretmek için yakmak gerektiğini sanırdık.
Biz ışığı yakarak elde etmeyi öğrendik Sabiha, diye karşılık verdi Dr. Kenan Arslan. Oysa bu suyun içinde başka bir yol var. Lusiferin denilen molekül, lusiferaz enziminin yardımıyla oksijenle birleştiğinde açığa çıkan enerji doğrudan foton olarak salınır. Buna soğuk ışık deniyor.
Burada bir düzeltme gerekir, çünkü bu olay sık sık abartılır. Reaksiyon enerjinin yüzde yüzünü ışığa çevirmez; ateşböceği kimyasında ölçülen verim yüzde kırk civarındadır. Fakat kıyas noktası bunu yine de olağanüstü kılar. Bir akkor ampul elektriğinin ancak yüzde ikisini üç dördünü ışığa dönüştürür, geri kalanını ısı olarak odaya bırakır. Derin deniz canlısının bedeninde ise kayda değer bir ısı artışı olmaz. Bu, dokuyu kavurmayan, suyu ısıtmayan ve bulunduğu yeri ele vermeyen bir aydınlanmadır.
Üç benzetme işi kolaylaştırır. Birincisi, yanmayan bir ateştir: elinize aldığınızda buz gibi kalan, dokunduğunuzda ısı hissettirmeyen bir alev. İkincisi israfsız bir fabrikadır; bir otomobil motoru benzinin çoğunu egzozdan ısı olarak atarken burada enerji doğrudan işe gider. Üçüncüsü ise dışarıdan şarj gerektirmeyen bir fenerdir; güneş ışığını hiç görmemiş bir derinlikte canlı, ışığı almaz, üretir.
Yöntem de türe göre değişir. Derin deniz fener balıklarının sarkıtında yanan ışık çoğu zaman balığın kendi kimyası değildir; o yuvada barınan simbiyotik bakteriler onu yakar. Balık ışığı kiralar, kendisi yapmaz.
format_quote"Derinlikte ışık bir ısı artığı değil. Doğrudan amacın kendisi."
Hasan Bekmezci
Bu fikrin bilekteki en dürüst karşılığı pahalı bir komplikasyon değil, bir alet saatidir. TAG Heuer’in Aquaracer Professional 300 Date modeli, koleksiyoncuların kendi aralarında Night Diver diye andığı referansla, kadranın tamamını ışık kaynağına dönüştürür.
Kırk üç milimetrelik kasa, elmas benzeri karbonla kaplanmış paslanmaz çelikten yapılmıştır. Bu kaplama kasayı mat ve dipsiz bir siyaha indirir, böylece kadrandan çıkan yeşil ışıkla arasında sert bir karşıtlık oluşur. Üzerindeki döner bezel sekizgen değil, Aquaracer Professional serisinin imzası olan on iki kenarlı biçimdedir; parmak ucu her kenarda bir durak bulur ve ıslak eldivenle bile kavranır.
Kadran gündüz soluk, neredeyse beyaz görünür ve yatay çizgilerden oluşan ince bir doku taşır. Karanlığa girildiği anda bu yüzeyin tamamı yeşile döner. Okumayı kolaylaştırmak için ikinci bir renk daha kullanılmıştır: dakika ibresi ve bezelin üstündeki gösterge mavi ışıldar, böylece göz dalış süresini yeşil zeminin içinde kaybetmez.
Burada dürüst olmak gerekir. Super-LumiNova biyolüminesans değildir ve kimyasal bir reaksiyonla ışık üretmez. Fosforludur; önce ışığı içer, sonra yavaşça geri verir. Yani derin deniz canlısının yaptığının tam tersini yapar: o ışığı üretir, bu ise ödünç alır. Aralarındaki tek ortak nokta, ikisinin de ısı yakmadan parlamasıdır. Benzetme saatçinin iddiası değil, seyredenin okumasıdır.
format_quote"Super-LumiNova ışığı üretmez, ödünç alır. Önce içer, sonra geri verir."
Hasan Bekmezci
Mekanizma tamamen mekaniktir. Calibre 5 otomatik kalibresi ne pil ne de elektronik bir devre ister. Su geçirmezlik üç yüz metredir ve kasa, bu derinlikte helyum tahliye valfine ihtiyaç duymayacak biçimde kurulmuştur. Kayış siyah kauçuktur. Ortada ne bir kompleks komplikasyon ne de bir vitrin numarası vardır; bir alet için gereken ne ise o kadarı yapılmıştır.
Belki de bu saati anlamlı kılan şey tam olarak budur. Haute horlogerie’nin ulaşılmaz raflarına çıkmadan, zifiri karanlıkta zamanı okuyabilmek gibi son derece somut bir ihtiyaca son derece sakin bir cevap verir.
Geceleyin kadranın tamamının ışıkla dolmasını izleyen biri, bin iki yüz metrede camın ardında beliren o yeşilliği anımsayabilir. İki ışık arasındaki fark bellidir: biri üretir, diğeri ödünç alır. Fakat ikisinin de geldiği yer aynı soruyu doğurur. Bir hücrenin içine, kavrulmadan ışık yapmanın kimyasını kim yerleştirdi? O molekül kendi formülünü kendi bulmadı.
İnsan, ışığı yakmadan elde etmenin mümkün olduğunu öğrendiğinde yalnızca bir mühendislik dersi almaz. Evrende israfın zorunlu olmadığını, Yaratıcı’nın en küçük canlıya bile kayıpsız çalışan bir düzen verebildiğini görür.
format_quote"İsraf zorunlu değil. Bunu bize kendi ampullerimiz değil, denizin dibindeki bir hücre öğretti."
Hasan Bekmezci
Aquaracer Professional 300, astronomik fiyatlı örneklere ihtiyaç duymadan bu fikri bilekte yaşatır. Karanlıkta kadranın tamamının yeşile dönmesini izlediğinizde, ışığın yalnızca yakarak değil, tek bir dokuyu bile israf etmeyen bir düzenle de verilebileceğini düşünmeye başlarsınız.
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: TAG Heuer, Aquaracer Professional 300 Date